Sayfalar

2 Nisan 2010 Cuma

Her yanımız Bataklık, Çamur...

* İLHAN CAVCAV: “... Hiçbir kulüp yöneticisi, futbolcusuna ’Gel kardeşim sen bu maç ver’ demez. Adam almış, böyle şerefsiz her cemiyette var. Adam kaleci... Bakın, bir şey söyleyeyim size, bunu Milli Takım yaptı. Bizde kaleci Petry vardı; ama Allah aşkına, bunları, sakın, basına, masına... Kimse yok değil mi?”
* KOMİSYON BAŞKANI HALUK İPEK: Basın yok.”
* SELAMİ UZUN : “Kayda geçiyor ama bunlar.”
* İLHAN CAVCAV: “Yav geçsin. Petry diye kaleci vardı bizde. Macar Milli Takımı’yla İstanbul’da oynuyoruz, Türkiye 3, Macaristan 0. (Maç 2-0 bitmişti) 25 bin dolar vermişler Petry’ye Federasyondan, el altından vermişler.”
* MURAT YILMAZER : “Bizimkiler veriyor?”
* İLHAN CAVCAV: “Bizimkiler veriyor. Bunu öğrendim, hemen o sene Petry’yi, mukavelesi de olduğu halde gönderdim; ama, ilk defa burada size söylüyorum.”
* AHMET ÇAĞLAYAN : “Ben soracaktım başkan Petry’yi ne yaptın diye? O F.Bahçe’yi kupa şampiyonluğundan etti bir sene değil mi? Çok güzel bir oyuncuydu.”
* İLHAN CAVCAV: “Tabii, tabii. Ama, işte, maalesef, milli maç bunlar. Efendim, yabancı oyuncu... Ülkenin insanları, orada... Yani, her cemiyette, takdir edersiniz...”
* SELAMİ UZUN: “Kendi ülkesini satmış.”
* İLHAN CAVCAV: “Kendi ülkesini satmış, tabii canım.”
* AHMET ÇAĞLAYAN: “Kayseri’de oynanan maçta geçilmez bir adamdı, hep öyle hatırlıyorduk...”

İlhan Cavcav doğru mu söylüyor yoksa kendini kurtarmak için hedefi en tepeye mi saptırıyor bilmem ama şu bahis olayları futbola girdi gireli artık kimse maç skorlarına güvenle bakamıyor. Gerçi tüm dünyada legal olarak kabul edilen bir olgudan kendi ülkeni nasıl muaf tutacaksın, mümkün değil. İş Atatürk'ün dediği gibi "Ahlaklı" sporcuya, yöneticiye kalıyor. O ahlaktan da nasibini almamışlar var çok fazla bu spor, özellikle futbol dünyasında.

Peki Şenes Erzik bunun üzerine ne konuşmuş: “Benim görev yaptığım bir yerde böyle şeylerin olması söz konusu olabilir mi? Bu tip konuların çok hassas konular olduğunu düşünüyorum. Ve şu anda bunların gündeme gelmesi de oldukça sakıncalı. 2016 Avrupa Şampiyonası'na ev sahipliği ypmak için uğraşan bir ülkeyiz. Umarım bir zararı dokunmaz. Federasyon'un böyle ilişkiler içinde olduğunu düşünmek de çok yanlış.”

Bravo vallahi Şenes Erzik'e. Şike iddialarının fazlalığından artık hassasiyet falan kalmadı ki neyin hassas konusundan bahsediyor bu Erzik, anlamadım gitti. Bütün kulüp takımları şike yapsın o önemli değil, hassas konularda değil onlar ama Milli Takım'ın adı şikeye karışırsa ortalık toz duman olur mu yani? Olacaksa olsun eğer durum buysa. Resmen, şimdi bunların zamanı değil, boşverin, olan olmuş demeye getirmiş. Her soruya politik cevaplar vermekten bıkmadı ömrü boyunca. Hayatı politika. Bu iddianın üzerine gidilsin, bu kokuşmuşluktan kurtulalım diyeceğine hala daha politik cevaplar veriyor. Zaten hep halı altına pislikleri ata ata bu hale geldi futbol. Her geçen gün izleyicisi azalıyor, marka değeri için 400-500 milyon eurolardan bahsediliyor ya gülmekten alamıyorum kendimi.

Yaşadığını Hissetmek Yeniden

Saat çalmadan uyanmak sabahları,
Kaçta yatarsan yat dinlenmiş olarak kalkabilmek,
Dimdik durabilmek her dakika,
Annem, babam diyebilmek yeniden doya doya,
Sarılabilmek dostuna hiç olmayan kardeşinmiş gibi,
Gülen gözlerde yansıdığını bilmek, 
Set kurmamak artık hayata, 
Sana uzanan eller olduğunu görmek,
Olduğun yere şükretmek huzur dolu bir kalple,
Mutluluk gözyaşlarını tatmak tam da tadını unutmuşken,
Erkek olduğunu yıllar sonra,
Yaşadığını hissetmek yeniden...

1 Nisan 2010 Perşembe

Beni Kimsenin Bulamayacağı Bir Yer Çiziktirsene Amca

Ne ilgiyle izlerdim bu amcanın sunduğu programı. İlgi çeken tabiki sadece resim yapması değildi. Öyle güzel anlatırdı ki yaptığı resmi her zaman gitmek isteyeceğimiz türden yerler olurdu hep. Bob Ross amcamız 1995 yılında hayata gözlerini kapadı. Ama aklıma geldi bugün. Hala daha onu hatırlayabiliyorsak bu amca bize sadece resim yapmayı öğretmemiş, başka şeyler de varmış programının arka planında ve hafızamızda güzel bir yer edinmiş.

Bugün sabah kalkmakta zorlanmıştım uyumak istiyordum ama işe gitmem gerekiyordu. Üstüne yapmam gereken onca şey var ki. Zaman az, iş çok. Hayat hep koşuşturmayla geçmeye başladı. Verimli bir şekilde uyuyabilmek haram oldu. Sabah 8.00 de telefonlar çalmaya başlıyor. Cevap vermesen daha büyük sorun olacak. Bir yandan aranıyorum ki işe yarıyorum diyorum, diğer yandan da keşke yokolsam bir anda. Ancak yaşamam gerek bunları sanırım. Ama içimden keşke beni kimsenin bulamayacağı bir yerler olsa diye geçirmedim değil. Arkasından da aklıma bu amca geldi. Hep derdi ya " Şimdi her zaman gitmek isteeceğimiz türden bir orman yapalım." Keşke bir kere de beni kimsenin bulamayacağı türden bir yerin resmini yapsaydı... Yok yok ben cidden deliriyorum. Hadi hayırlı olsun.

Rooney'i Hedef Almak

Ribery'nin üzerine basa basa söylediği laftı "Rooney'i durdurmalıyız.". Rooney'nin normal şartlar altında durdurulamayacağını daha 2. dakikada basit bir korner atışında biz de gördük onlar da. Geri kalan 88 dakika ise tam Soccernet'in başlığı gibiydi "Bayern Rooney'i Hedef aldı!". Demichelis çok uğraştı İngiliz'den parça almaya ama bu şeref oyuna sonradan giren Gomez'e nasip oldu. Rooney'nin normal şartlarda 1 ay boyunca sahaya çıkamayacağını söylüyor doktorlar. Ama biz biliyoruz ki daha 19 yaşında, hem de ayağında kırık varken sahaya çıkıp İngltere adına gol atma başarısı göstermiş bir adamdır Rooney. Serttir, inatçıdır, mücadeleden kaçmaz. Ve haftaya Salı günü o sahada olmasa bile onun işini yapacak ilk önce ruhu vardır United'ın. Tek bir adamın üstüne oynayan zihniyet eninde sonunda kaybedecektir. Ribery'nin söyledikleri çok çirkindi sözün özü, sonunda Pandora'nın kutusundan bu sakatlığın çıkması hiç iyi olmadı. Ribery benim gözümde bir kez daha değer kaybetti.

Tur hala Ferguson'un ellerinde...

Zlatan ve Futbol Aşkı

İnsanın morali yüksek olunca uykuda alacağı enerjiye çok da ihtiyacı kalmıyor haliyle. Yine öyle bir gecede Arsenal-Barcelona maçına takılmış buldum kendimi. İyi ki de bulmuşum arkadaş, şu maç kaçırılsa cidden yazık olurmuş. Müthiş keyifli futbolun ve pozisyonların su gibi aktığı bir maçtı Ama en önemlisi Zlatan Ibrahimovic'in futbola, Barcelona'ya tam anlamıyla döndüğünü ilan ettiği maç oldu. İlk devre çok önemli 2 pozisyonu Almunia'da eritse de Zlatan 2. yarıda müthişti. Inter'i lokomotif gibi çektiği zamanlardaki Zlatandı sahada, yeniden Ibrakadabra'ydı, yeniden göz alıcıydı. Arsenal de eşlik edince Barça ve Zlatan'a Emirates'te tam bir futbol şöleni sergilendi, ama ne şölen ama ne goller. Futbolu sevme nedeni bu Barcelona, bu Messi, bu Zlatan. Zamanında TRT2'de izleyip de aşık olduğumuz İngiltere Ligi'nin, cumartesi geceleri kaçak köçek izlediğimiz İspanya Ligi'nin bıraktığı etkiyi bırakıyor çocuklar üzerinde, onları futbola aşık ediyor.

Hoşgeldin Zlatan, ne iyi ettin de döndün!

31 Mart 2010 Çarşamba

Çoban Salata'nın Renkleri

Geçen hafta Özhan Başkan için karartmıştık Çoban Salata sayfalarını. Bugün normalde eski haline getirecektim ama elim gitmedi bir türlü, kıyamadım. Şu haline gözüm öyle alışmış ki anlatamam. Yazılar sanki karanlığın içinden sıyrılan ışık hüzmeleri gibi bembeyaz. Bir de son zamanlarda Allah nazardan saklasın işler yolunda gidince o beyaz satırlar siyah zeminde çok farklı gözüktü bana. En azından bir süre daha böyle kalmasını istiyorum Salata'nın. Fikri olanı dinlemeye de hazırız, eski halini beğenenler, renklere eleştiri getirecek olanlar varsa başımız üzerine...

Kaleci Diyince Hugo Lloris

Dün gece uyku tutmayınca Bayern maçı sonrası Lyon - Bordeaux maçını da izledim. Kendimi şanslı bir futbolsever olarak sayıyorum bu maçı izleyebildiğim için çünkü Hugo Lloris'in çok önemli oyununa şahit oldum. Lloris gerçekten muhteşem bir maç çıkardı. Daha önce de izlemiştim ama dün gece tam anlamıyla beyminde kendisine bir anı çizgisi edindi Lloris. Muhteşem reflekslere ve çok iyi zamanlamaya sahip genç Fransız. Yan topları alıyor, bire birde iyi, şutlara karşı çok iyi yer tutuyor, savunmasını devamlı konuşarak uyarıyor. Artık kaleci diyince aklıma gelecek ilk isimlerden biri Hugo Lloris. Frey'i harcayan Domenech'in Lloris'i görmesi için belki de son dönemdeki en büyük şansı Fransız Futbolunun.

Kahveyi Güzelleştiren...

Kahve yapmakta da iddialıyım tıpkı mutfakta da olduğum gibi. Bol köpüklü, kıvamında ve telveye boğmadan yaparım kahveyi. Hayatımda iki kez kahve içebildim oysa, birincisi kabus gibi geceye sebep olurken ikincisi lavaboda sonuçlandı denemelerimin. Peki nasıl oluyor da içemediğim, tadını bile doğru düzgün hatırlamadığım Türk kahvesini becerebiliyorum diye düşünürdüm hep. Bugün çözdüm o konuyu.

Bir türlü tutturamamıştım kıvamını, köpüğünü 2009'da kahvenin, ne yaparsam yapayım istediğim gibi olmuyordu. Ama bugün öğleyin yaptığım kahve tıpkı son bir kaç haftadır yaptığım gibi güzel oldu. Kahvenin nasıl olduğunu fincana koyarken anlıyorum, sanki "ben oldum" der gibi bir koku veriyor cezveden fincana dökülürken. O koku ne çekicidir, o koku ne cezbedicidir, ne kadar kadın kokar... Oldu gerçekten de, içenler de beğendiler, sağolsunlar güzel sözlerini eksik etmediler. Keyif aldım ben de haliyle...

Bu kahve tecrübesinden bana kalan ise yukarıdaki sorunun cevabı oldu. Kahveyi güzel yapan onu hazırlayan kişi değil tam aksine o kahvenin keyifle içildiği güzel dudaklar. Ki o güzel dudaklar güzel, güler yüzlü ve içten insanlara aitler muhakak, kahveyi içemesen de benim gibi o keyifli yüzleri seyreder, hayatın güzelliklerine bir kez daha şükredersin... Aynı kahveyi haz etmediğine 50 kere yapsan tutturamazsın, ama bugünkü kahve gibi güzel ellere verilecekse, hep yakalarsın kıvamını...

Spartacus: Blood and Sand

Spartacus 2010'un bana en güzel sürprizi oldu. Muhteşem bir dizi bu. Öylesine muhteşem bir senaryo, son derece güzel kurgulanmış bir hikaye, harika oyunculuklar ve görsel efektler içeriyor ki Spartacus: Blood and Sand tutkunu oluyorsunuz. O dönemi yaşamak, kendinizi orada hissetmek için mutlaka izlemelisiniz. Spartacus rolündeki Andy Whitfield bir Galli ve geçmişinde dişe dokunur hiç bir projede yer almamış tam anlamıyla sürpriz bir adam, mühendislik yaparken kazara modelliğe bulaşmış, oradan Avustralya'da bazı dizilerde ufak rollere geçip en sonunda Gabriel filmindeki rolüyle Spartacus'ü canlandırma şansını yakalamış, 74 doğumlu rolünün hakkını veren önemli bir yıldız olma yolunda yürüyen ciddi bir aktör. Onun en büyük rakibi Crixus rolünde ise Yeni Zelandalı Manu Bennett var. Bennett yaklaşık 20 senedir TV dizilerinde boy gösteren bir oyuncu. En önemli hatırladığımız rolü ise 30 Days of Night'taki Şerif yardımcısı Billy Kitka rolü. Spartacus dizisi her ikisi için de önemli birer çıkış oldu. Whitfield ilk sezon çekimlerini bitirir bitirmez The Clinic, Bennett ise Sinbad The Minotaur filminde başrol kaptı.

Dizi de bu iki sürpriz isim dışında tanıdık 2 isim daha var. En çok Mumya serisinden hafızalarda kalan John Hannah ve Savaşçı Prenses Xena olarak hatırladığımız Lucy Lawless. Her ikisi de oyunculuklarının doruklarına çıkıyorlar. Hannah hiç görmediğimiz derecede sinsi bir karakteri canlandırma işini çok iyi kotarırken, kadınların nasıl şeytanlar olabileceğini ise adeta Lawless'tan kurs görür gibi öğreniyoruz. 42 yaşındaki Lawless ayrıca dizide aşırı bir kendine güvenle cesurca sergilemekte vücudunu. Gerçi bu dizi için oldukça müstehçen sahneler içerdiğini de söylemek gerek. Dönemin ahlaksızlık sınırına ulaşmış ahlak anlayışını ve insanın - namusun ne derece değersiz olduğunun anlatılması açısından oldukça başarılı bir çalışma Spartacus: Blood and Sand. Sanırım hiç bir aklı başında kadın, soylulardan olsa bile, o dönemde yaşamak istemezdi. Dizinin diğer ağır topları Doctore rolündeki Peter Mensah, düzenbaz Ashur rolündeki Nick Tarabay ve General Glaber'ın eşi Ilithyia rolündeki korkunç sarışın Viva Bianca. Bianca'nın Lawless'tan çok daha cesur sahnelerde rol aldığını söylemek de şart.
 O Romalılarla birlikte savaşan Trakyalılar'ın en önemli savaşçısıdır ilk önce. Yine Romalılarla birlikte çıktıkları bir seferde düşmanlarının cephe gerisine, Trakya'ya sarkacağını hissedince Romalı generale baş kaldırır ve ordudan kaçarak köyüne döner. Köyü çoktan işgal edilmiştir ama o karısını kurtarmayı başarır. Ancak kabus bu dakikadan sonra başlayacaktır Trakyalı kahraman için. General Cladius Glaber intikam için onun peşine düşmüştür. Esir düşer, karısı köle olarak satılır. Artık canı pahasına savaşacak bir gladyatör olarak,sadece ve sadece karısını tekrar görebilmek amacıyla yaşayan bir ölüm makinesine dönüşür Trakyalı. Arena'da ilk kazandığı şeyse Trakyalı'nın ona ait olmayan ama onu bir efsaneye dönüştürecek adıdır: Spartacus!

30 Mart 2010 Salı

Ne İsa'ya Ne de Musa'ya Yaranamayan Adam


Yakın tarihimizde futbol sahalarının Ergün Penbe ile gördüğü en efendi futbolcularından biri. Yıllanmış şarap gibi devam ediyor meslek hayatına. Ama Türk futbol tarihine ne kadar damga vurdu desek de yıllar içinde ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabildi. Fenerbahçe'de Engin'in yedeği olarak beklerken, Engin'in "ne kadar daha oynamaya devam edeceksin" sorusuna "Bilemiyorum Rüştü'ye bağlı" denecek kadar futbol geleceğinin nasıl olacağı belli olan bir kaleciydi. Ama Fenerbahçe'ye 1. kaleci olduktan sonra 20 maç kazandırıp 1 maç kaybettirince dayağı, köteği yiyen de sadece o oldu. Başkası olsa o olaydan sonra psikolojik olarak biterdi ama o yaşadığı olayı sineye çekti, işine baktı. Beşiktaş'a geldiğinde taraftarları onu soğuk karşıladılar. Üstüne makus kaderi onun yine yakasını bırakmadı. 20 maç kazandırdı bir maçta hatalı gol yiyince en galiz küfürleri yiyen yine o oldu. Ama gene işine baktı. Bunun adına profesyonellik, kafaya takmama ya da başka birşey denebilir ama bildiğim tek birşey varsa hiçbir takımda taraftar Rüştü'ye hakettiği saygıyı vermedi. Üstüne yaptığı son olayda Rüştü'yü herkesin gözünde daha da büyütülecek cinsten. Sözleşmesi 1,5 milyon dolar iken yönetimin 1,5 milyon liralık yeni sözleşme önerisini kabul etmiş ama tek şartı, Necip'in sözleşme şartlarının iyileştirilmesi. Zamanında Hakan Şükür, Fatih Terim vs. gibi futbol adamlarından bu tip olaylarını biliyorduk. Bu zincire Rüştü'nün de katılması güzel oldu. Yalnız onunla ilgili tek bir eleştiri var:

"Gol yemem sörf yerim" Ne gerek vardı öyle bir reklamda oynamaya?

Akıl Tutulması

Manchester United'ın tek bir adamdan kurulu, onun sırtında taşıdığı bir takım olduğunu düşünen Ribery'nin geçirdiği rahatsızlıktır başlıktaki ifade. "Onu durdurabilirsek tur bize daha yakın" demiş zatı muhterem. Durdurun bakalım Rooney'i, hatta tamamen ona yoğunlaşıp adım attırmayın, bakalım skor ne yazacak tabelada.

Ekran görüntüsü Soccernet'ten

Mesajı Alan Adam: Hidayet

7 yıl sonra ilk kez sağlıklı olduğu ve giyindiği bir maçta Hidayet Miami'ye karşı koçu tarafından oynatılmamıştı. Toronto o maçı kaybederken Hidayet'e verilen mesaj belki de daha önemliydi mağlubiyetten. Bunca senelik kariyerinde Hidayet hakkında ilk kez hasta olduğu için oynamadığı maçın oynandığı saatlerde dışarıda bir eğlence mekanında görüldüğü dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Gerçi herhangi bir fotoğrafla ispatlanmadı bu ama, Triano için dedikodusu bile yetmişti bu konunun. Chicago arkadan doludizgin gelirken Bobcats maçı çok önemliydi Toronto için. Triano'nun bu maçta Hidayet2i tekrar takıma alması bekleniyordu ama ilk beş açıklandığında yine ismi görülemedi Hidayet'in. İlk çeyreğin sonunda Triano kenara Hedo diye bağırdığında, cezasının bittiğini anlamış olduk. Senelerdir ilk kez bençten geldi Hidayet ve hiç sorun etmedi. Maçın sonunda Toronto'nun 4. çeyrek atağında takımını ilk kez öne geçiren üçlüğü soktu ve Toronto maçı bırakmadı o andan sonra. Yahoo'nun Game Recap'inden aldığım bölümü koyuyorum aşağıya. Hidayet bençten gelmek sorun değil benim için, takımın galip gelmesi için her şeyi yaparım diyor. Görünen o ki dersini ve gerekli mesajı almış Hidayet. Umarım hayal kırıklığına dönüşen sezonun sonunu güzel getirir. Gelecek maç sanırım ilk beşte görürürüz onu.

Turkoglu, who signed a five-year, $53 million free-agent deal with the Raptors in the offseason, was a healthy scratch for the first time in seven years Sunday in Miami. It came after he was spotted out on the town Friday night — hours after he missed a home loss to Denver with what was called a stomach virus.

Coach Jay Triano, asked before the game if he was concerned if Turkoglu would accept his indefinite role as a reserve replied, “Probably more readily than not playing at all.”

Turkoglu checked in with 1:50 left in the first quarter and hit two 3-pointers and a mid-range jumper in the first half, but was 0 for 3 in the second half before his 3 put Toronto ahead for good.

“If I’m going to start off on the bench, it doesn’t matter for me,” Turkoglu said. “Whenever I get a chance, I’m just going to try to do my job and help the team get a W.”

Arşivlik: Yapma Volkan Yapma!


                                     
                       Video: yapma volkan yapma                                                  Benzer: amatör, doldu, hocam, komik, spiker, matrak
              
Sevgili Türker'in blogu Desportivo'da gördüm bu videoyu. Gerçekten muhteşem. Arşivlik bir parça olduğu için paylaşmak istedim. Tekrar sağol Sevgili Türker.

29 Mart 2010 Pazartesi

Çoban Salata

Bu bloğun adını Çoban Salata seçmemdeki en büyük etken tabii ki Çoban Salata sevgimin ta kendisidir. O kadar seviyorum ki Çoban Salata'yı, her gün bıkmadan usanmadan yiyebilirim. Hazır az evvel çok önemli bir iş yükünden kurtulmuş ve çok güzel bir yüz görmüşken nicedir içimde kalan şu Çoban Salata tarifimi yapayım istedim. Çoban Salata'nın da tarifimi olur diyenlere su içmenin bile tarifini yapabilecek bir adam olduğumu söylemek isterim. Şu hayatta vazgeçemediğim 2. tattır su, ama Salata zamanı şimdi.

Benim için salatada en önemli nokta kullanılacak malzemelerin tazeliğinde. Malzemeler ne kadar taze olursa o kadar lezzetli bir Salata yapabilirsiniz, malzemenin yaşlandığı her gün salatanın tadından kaybettiğini bilmek önemli erdemdir salatayı hazırlayan için. O yüzden tavsiyem salata yapmak amaçlı alıyorsak malzemelerimizi, gerektiği kadar satın almak, fazlasını aldıysak, en fazla 3 gün sıfır derece bölmesinde bekletelim buzdolabında, ötesi Salata ihtişamından verilen ödündür.

Çoban Salata'da bir çokları bir çok farklı malzemeyi birarada kullanırlar ama benim için bir Çoban Salata'nın özü domates, salatalık, soğan üçlüsüdür. Bunlara ilave olarak kullanılacak yeşil ya da çarliston biber, maydanoz, dere otu v.b. eklentiler damak tadına göre değişir. Ben kendi adıma o öz üçlüyü birarada diğerlerini söğüş tercih edenlerdenim, sadece dereotu ile zaman zaman o alışkanlığı kırarım. Sarımsak da zaman zaman arzı endam eder o üçlünün yanında o günkü ruh halime göre ezilmiş ya da ince ince doğranmış şekilde, en az 2 diş olmalı ama onun tadını da almak istiyorsak (Çağrı'ya teşekkür hatırlatması için).

Çoban Salata'nın domatesi önemlidir. Bir kere o kışkırtıcı domates kokusunu alamıyorsak bilin ki Salata'ya 1-0 mağlup başlıyoruz. Ölçülü sertliğinin içinde sulu bir kıvama sahip olan kokulu salkım ya da normal fide domates salatanın tadına çok önemli katkı verir. Doğraması da çok önemlidir domatesi. Bir kere bıçağınız mutlaka iyi bilenmiş keskin bir bıçak olmalı. Körlenmiş bıçakla kesilmeye çalışıldığı anlaşılan domates hem yiyenin göz zevkini bozacak hem de ayırt edebilenlerin ağzında bir metal tadı bırakacaktır. O yüzden bıçağa dikkat diyelim bir kez daha. Çoban Salata'da en önemli ayrıntılardan birinin estetik görünüm olduğunu unutmadan doğramak gerekir domatesleri, öyle kocaman kocaman ya da mini minicik doğranmış domates Çoban Salata'nın ezgisini kaybettirir, makul bir büyüklük tutturmak gerekir doğrarken. Doğradıktan sonra doğrama esnasında sızan su asla ziyan edilmemelidir, mutlaka kabın içine katılmalıdır.

Salatalık Çoban Salata'nın diğer iddialı rengidir benim için. Ancak o koyu yeşil kıyafeti aykırılık yaratmaması için dekolteli kullanmak gerekir. Bütün kabuklarını soymaya kalkışmadan, onun yerine bir çizgili pijama deseni çıkartır gibi boyuna soymak salatalığı, doğrama sonrası kabuklu, kabuksuz ve kısmen kabuklu kısmen kabuksuz 3 farklı salatalık çeşidi ortaya çıkaracağı için görsel cümbüşe fena halde destek olacaktır. Tıpkı domateste olduğu gibi salatılıkta da parça boyutu önemlidir. Seçilen salatalığın en başta çok büyük, acuru andıran ya da kornişona yaklaşan küçüklükte olmayan bir salatalık olmasına dikkat ettiğimiz için orta boylu olarak kabul ettiğimiz salatalığı boyuna 3 parçaya bölmemiz gerekir evvela. Arkasından domates parçalarının boyutunu geçmeyecek büyüklükte ama çok da küçük olmayan parçalara, yine o yukarda bahsetiğimiz keskin bıçakla doğrarız salatalığı. Henüz 2 malzememizi doğramışken 4 farklı desen barındırır Salata.

En sonda işleyeceğimiz malzeme ise soğandır artık. Ben salatada mor ya da kırmızı soğana tutku derecesinde bağlı bir adamım. Tamam beyaz soğanı da severim ama Salata'daki o son ve farklı renk benim için koyu bir renk olmalı. Eğer has bir kırmızı soğan bulabilirseniz ısıra ısıra bile yiyebilirsiniz emin olun, o kadar tatlıdır. Mor soğan ise çoğu beyaz soğan gibi belli bir acı tada sahiptir. Mide rahatsızlıkları olanlarda olumsuz etki yapma ihtimaline karşı mor ve beyaz soğanları doğramadan önce ezerek yumuşatabilir ya da doğradıktan sonra su içerisinde sıkarak acılığını alabiliriz. Bunlar Salata'yı yiyecek olan topluluğun damak zevki ve sindirim sistemi sağlıklarına göre çeşitlenebilecek konular. Asıl soğanı nasıl doğramak gerekir? Klasik doğrama şekli hem restoranlarda, hem de büyüklerimizin evlerde yaptığı gibi küp küp doğramaktır. Eğer böyle doğranmış soğan favorinizse çok büyük küpler oluşturmamaya dikkat edin derim, yukarıda anlattığımız domates ve salatalık boyutları ölçü olmalıdır. Ancak ben küp küp doğrama yanlısı değilim. Her ne kadar daha uzun sürecek olsa da ortadan ikiye bölünmüşsoğanı ince ince ve hilal şeklinde seviyorum. Domates ve salatalığın köşeli şekillerine muhalefet edercesine eğimli bir yay görüntüsündeki (kırmızı) soğanın Salata'ya kattığı derinliğe hasta oluyorum. İtiraf edeyim hazırladıktan sonra bir süre izliyorum Çoban Salata'yı ve çok rahatlıyorum bu aykırılıkları bir arada huzur içinde kayık tabakta uzanırken izleyince.

Şimdi sıra Çoban Salata'nın en vurucu kısmında ki bu kısım o görsel şöleni bir festivale çeviren sıvı katkıların salataya eklendiği an. Önemli ayrıntı ise dileğe göre tuzun sıvılar eklenmeden salata üzerine sepilmiş olması. Böylece sıvılar eklenip salata karıştırıldığında tuz homojen bir şekilde nüfuz eder malzemelere. Çoban Salata'ya katılacak sıvılar limon, sirke, nar ekşisi, sıvı yağ dörtlüsü veya türevlerinden seçilmeli. Tabii ki bu benim damak zevkim. Beni Çoban Salata'da zevklerin doruğuna çıkaran üçlü balsamik sirke, nar ekşisi ve sızma zeytiyağıdır. Balsamik sirke kimilerinin dediği ya da isimlendirmeye çalıştığı şekilde bir sos değil tam aksine yer yüzünün en keskin sirkelerindendir. Ötesinde şarap sirkesidir balsamik, üzüm suyunun alkollenmeden önceki yoğun mayalanmış son sirke hali yani. Benim Balsamikte tercihim İtalya'nın Modena şehrinin sirkeleri. Kemal Kükrer de son dönemlerde ciddi atılım yapmış olsa da o tadı yakalayamadılar, Modena balsamiği benim için hala 1 numara. Balsamik sirkeye eşlik eden nar ekşisi sızma zeytinyağının o tarif edilemez natürelliği ile kucaklaştığında ortaya adını koyamadığınız bir bileşim çıkar. Bu bileşim taze domates, salatalık ve soğanla birleştiğinde kayık tabakta ortaya çıkan manzarayı anlatmak için görmek gerekir. İlk görenlerin tepkisi "Bu güzelim salatanın içindeki bu simsiyah şey de nedir Allah aşkına!" olsa bile bir çatal aldıktan sonra artık Çoban Salata onlar için yemeğe eşik eden formatından çıkıp yemeğin eşlik ettiği meta görüntüsüne bürünmüştür. Hele ki sıvı eklentilerimizi normal ölçünün biraz üzerinde kullandıysak o Salata'ya ardı ardına batırılan, çatallara takılı ekmekleri görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Yemek sonunda tabakta kalan salata suyu ise paylaşılmaz bir ganimet halini alacaktır emin olun.

Eğer balsamik sirkeniz yoksa normal üzüm sirkesi kullanmak en doğru tercih olacaktır. Elma sirkesi bence Çoban Salata'yı bozuyor çünkü. Üzüm sirkesi diyince de mümkünse "Vefa" marka bulmaya çalışın derim, keza bunca senedir Çoban Salata'ya bu kadar çok yakışan bir sirke daha görmedim. Nar ekşisi de olmazsa olmaz değildir, eğer ilk kez kullanacaksınız pek bileni olmasa da bu taraflarda Adana'nın Bürücek markası hem hesaplı hem de çok lezzetlidir. Sızma zeytinyağı yoksa, ayçiçek yağı da kullanılabilir. Limon sevenler zaten sirkeyi falan hiç düşünmeden ortadan ikiye böleceklerdir limonlarını. Ancak minimum 2 farklı sıvı katkı şarttır Çoban Salata'ya. Yukarlarda dedim ya sıvıları eklemeden bile zaten Çoban Salata malzemeleriyle bir şölendir, sıvı katkılarla onu bir festivale çevirirsiniz.

Umarım bu satırları okuyan herkesin hayatı bundan sonra geçirdiği her gün en az bir şölen ama pek çok gün de festival tadında geçer.

El Bombalarına Üzülmek

Feci bir fotoğraf olmuş. 2 haftada takımı yakan 2 adam. Emre o acının anlamını biliyor, Franco'nun yanında kadim dost rolünde. Zor bir iş böylesi yıkımların altından kalkmak, gece nasıl uyur bu adamlar. Hata sadece onlarda mı diye düşünmeden edemiyor insan. Ne kadar kızsak da sabır diliyorum ikisine de, keza senelerce unutulmayacak bu iki mağlubiyet.

28 Mart 2010 Pazar

Ne zaman Fener'i Yeneriz?

Derbi maça yaklaşırken ortalık gerilir. Gerginlik bize yaramadı deriz, yeniliriz.
Koskoca UEFA Kupası'nı almaya giderken şansımız tutmaz, zaten o şans bize hiç gelmez nasıl oluyorsa deriz, yeniliriz.
Ortalık durulur, güllük gülistanlık olur, oyuncular mental olarak sadece maça konsantre olacaklar, bu iyi oldu deriz ama o da yaramaz, yeniliriz.
Maçta bir oyuncumuz olmadık bir hata yapar, onu günah keçisi ilan ederiz, sonuç, yeniliriz.
Maç başlamadan önce ısınma esnasında rakip oyuncular bizim oyuncuların asabını bozar, ondan bizim topçular sinirlendi, kafalarını futbola veremedi deriz, yeniliriz.
Rakibin tek atımlık barutu kalır, bu sefer kesin alırız deriz, yeniliriz.
Kimsenin reddedemeyeceği bir teknik direktör takımın başına geçer, ligi sürklase ederiz deriz, yeniliriz.
Takımdaki oyuncuları FM'de bir araya getirmek bile mümkün değil deriz, ama yeniliriz.
Acaba biz ne zaman bu Fener'i rahat rahat yeneriz? (Rüyanızda, PES'te esprileri yapıldı :D)
Bunca yıldır ne ediyorlarsa nasıl yapıyorlarsa alıyorlar derbi maçlarını. Tebrik etmek lazım.

Defansif orta saha, tek yönlü orta sahadır! Uygar futbola aykırıdır!

Derbi sonrası aklımdan dökülenler...

Çok önce yazmışım. Bu iki adam Galatasaray'ın adamı değil gelmesin diye. (Bknz. Musatafa ve Leo Franco gelmesin.) İkisi de bir kez olsun bir halta yaramadı. "Büyük takımın kalecisi maç kurtarmalı" diye klişe bir laf vardır. Klişeler ne kadar canımı sıksa da bu büyük bir takımın kalecisinde olması gereken bir şey. Zaten maç boyu iki pozisyon geliyor. Onları da kurtaracaksın. (Bknz. Rüştü Beşiktaş-Eskişehir: 2-0 iken Mehmet Yılmaz'ın şutu) Leo Franco ile yollar kesinlikle gönderilmeli. Kale Aykut veya Ufuk'un olmalı.

(TV'de Rijkaard'ın basın toplantısı var) Rijkaard'a katılmamak elde değil. Gio Dos Santos ikinci yarının başındaki golü atsa takımın kazanmak için isteksiz olduğundan ve takımdaki konsantrasyon kaybından bahsedebilecek miydik. Servet'e de fena geçirdi. "Bir derbiden sonra Servet'in "Çok çalışmadık" demesi olabilecek en kötü şeydir."

Giovani, ilk yarı mükemmel bir oyun çıkardı. Fakat Arda'yı sola çekip Gio'yu, Jo'nun (sonra da Baros'un) arkasında oynatmak akıllıca değildi. Gio hızlı bindirmeleriyle ilk yarı Fener'in beklerini çokça yordu. Tehlikeler yarattı. Arda kanatta daha iyi olabilir ama ortada topu tutup, vücudunu koyarak, ara paslar atarak Keita ve Gio'yu kanatlarda koşturabilecek yeteneğe ve mentaliteye sahip. Gio ise tamamen bir kanat oyuncusu. Galatasaray'ın Aaron Lennon'ı olabilir.

(Rijkaard'ın basın toplantısı devam ediyor) "Arda çok oynamak istedi. Bence tam olarak iyileşmemişti. Ama hafta boyu çok oynamak istediğini söyledi. Bence iyi bir değişiklik olmadı. Çünkü sakatlığı oyununa yansıdı." O zaman almasaydın hocam...


Gelecek yıl için Haldun Üstünel'den ricam: Mustafa Sarp geldiği gibi gitsin. Mehmet Topal artık kendini geliştiremiyor. Talepleri varken gönderilsin. Barış'ı Almanya'ya falan gönderilsin. Ayhan da askerlikten yırtmak için İsveç'e, Yunanistan'a, Portekiz'e falan gitsin. Gaziantepspor'dan Murat Ceylan, Kayserispor'dan Abdullah Durak mutlaka takıma alınsın. Özer kaçtı bunlar kaçmasın. (Altay'dan Musa Çağıran zaten yolda)... Altyapıdaki Caner, Sinan, Cumhur ve Emre gibi oyuncular yer bulmaya başlasın.Yabancılardan da Elano Dünya Kupası kadrosuna çağrılırsa ki bu kuvettli bir ihtimal, (Dunga çok seviyor Elano'yu) kupa sonrası hemen gönderilsin. Jo takımda kalsa da olur gitse de ama Gio Dos Santos kesinlikle kalmalı. (Al sana yeni Ribery!) Yabancı oyuncu alınacaksa da, sırf yabancı diye, şu ligde bu ligde oynadı diye aman şu kadar milli olmuş diye yabancı alınmasın artık. Gözümüzü isimle değil oyunla boyayacak bir takım kurun. Rijkaard'a adam gibi takım verin lütfen... Gerçi şampiyonlar ligine gidemezsek yine bize kim gelir ki...

Böyle Saça Böyle Tarak

Bu lafın başka versiyonları da var ama terbiyem müsaade etmiyor söylemeye. Benim teklifim bundan sonraki Fener maçlarına A2 takımla çıkmak. Emirhan falan en az bu kadar kalecilik yapar, Berkinli Emreli Cem Sultanlı Anıllı hücum hattı en az bu kadar koşabilir sanırım. Hiç değilse mücadele ederler biraz, gözlerinde kazanma hırsını görürsünüz. Koca takımda sadece bir Okyanusyalıyı kendini hırpalarken görmek beni çok yıprattı. Sonuçta her saça uygun bir tarak var, bizimkisi de anlaşıldı ki Fenerbahçe. Tebrikler Daum'a da, adamdan saymadıkları Selçuk'a da, bütün sarı lacivertlilere de. Hak ettiler.