Sayfalar

2 Temmuz 2010 Cuma

Futbol Nerede Oynanıyordu?

Bastian Schweinsteiger

Arjantinli futbolcular oldukça sert oynuyorlar ve daha maçın ilk düdüğünden itibaren hakemi etki altına alıp maçı provoke etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Diego Armando Maradona

Bizim kimseden korkumuz yok. Geçen Dünya Kupası'nda kaybedilen maçın intikamını alacağız. Sahaya çıkıp onların yarıalanında oynayacağız topumuzu ve maçı kazanacağız. bu yüzden gergin ve sinirliler. "What's the matter Schweinsteiger? Are you nervoussh?" (Alman aksanıyla Schweinsteiger ile dalga geçiyor " Ne oldu Schweinsteiger, Zinirli misin?")

Klaus Allofs

Mesut Özil kesinlikle bu dünya kupasının en büyük yıldızı. Messi bile onun yanında sönük kaldı.

Carlos Tevez

Bu Almanya 2. Turda elediğimiz Meksika'dan daha kötü bir takım. Meksika çok daha kuvvetli bir ekipti.

Daha maç oynanmadı ama Almanlarla Arjantinliler resmen birbirine girmiş durumdalar. Bu maçta kırmızı kart olması muhtemel gözüküyor bana. Kimse görmese Maradona görür :)

Ağır Ol da Molla Desinler Klaus!

Tam pazarlama stratejisi bu işin adı. Bir kaç takım tarafından takip edilmeye başlandığı anda pazar fiyatını ne kadar yukarı çekebilirim uğraşısı. Aslında Allofs'un derdi Mesut'un performansı, Almanya'ya katkısı falan değil. Allofs yavaş yavaş ovuşturmaya başlamış ellerini, gelmesi muhtemel Euroların hesabını yapıyor şimdiden. Yavaş ol Klaus, ağır ol, bu kadar aleni de yapılmaz ki bu iş. Bu kadar da abartılmaz, dilin kemiği olmasa da, 32 dişin içinde muhafaza ediliyor bildiğim kadarıyla. Abartma, güldürme.

1 Temmuz 2010 Perşembe

John Woo, I Want to ..... You!


cenky edit: Bugün anlamsızca gülmek istiyoruz belki de ikimiz birden, olamaz mı, olabilir :)

30 Haziran 2010 Çarşamba

POLONYANIN SUYU




Daha ikinci yazımdan su koyverdim gibi; futbol yazmak hiç aklımda yoktu ama, fırsat var madem, ufaktan bir laf açayım.

70-80 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en sistemli soykırımlarından biri yaşandı Almanya'da. Milyonlarca insan yakıldı, boğuldu, katledildi. Nice insan soykırım laboratuvarlarında ciğerlerine kadar parçalandı. Alman ırkı o günlerde, topraklarında başka bir ırkın yaşamasına tahammül edemedi. İşte o Almanya, bu gün futbolunu; dünyabaşı yapmak, uluslarası listelerde tepeye taşımak için topraklarında doğmamış çocuklara emanet ediyor. Yani 40-50 yıl ülkesinde hakir gördüğü insanların çocuklarından başka bir sömürdüğü kıta olan Afrika'da, ülkesinin bayrağını dalgalandırmak için faydalanıyor, başarı bekliyor. Sadece Almanya değil, birçok Avrupa ülkesinde aynı dramatik ve ironik ortam mevcut. Sözü Polonyalılara getirmek istediğimden bu derin konuyu ayrıca, başka bir yazıda uzun uzadıya tartışmak üzere kenara alıyorum. Şimdi dağılmadan devam edelim. İşte o Almanya, bu gün, Afrika'da Çeyrek final oynayacak; o maç öncesi İngiltere'yi perişan ederken iki adama özellikle duacılar: Podolski ve Klose. Bu iki adamın dünyaya geldikleri hastaneler (en azından hastanede doğduklarını umuyoruz:Opole ve Gliwice Devlet hastaneleri) Almanya topraklarında, ilhakında değil. Yani ari ırktan değil bu iki Alman! Belki 3-4 yıl içinde başka Polonyalıları da göreceğiz Alman milli takımında. Bendeki de şans işte, geldi yazıma meze baharat oldu: mesela yakın zamanda bir haber duymuştum, tanımam etmem ama haberin niteliği açısından ilgimi çekmişti futbolcu: Mainz'da Polanski adında Polonyalı bir futbolcu Polonya milli takımı hocası tarafından oynatılmak isteniyor fakat bu genç çocuk Alman milli takımında oynamak istediğinden bu daveti geri çeviriyor. Google'da şöyle basit bir araştırma da yapınca Almanya'da birçok Polonyalı gencin top peşinde koşturduğunu görüyoruz. Futbolu çok takip edemediğimden kısıtlı bilgi verebiliyorum, affola; ancak böyle bir gerçek sabit.


Peki Almanya'da birden mi çiçekleniverdi bu Polonya sevdası? Hayır gibi duruyor cevap. Futbolla alakasız belki ama, büyük Alman romancısı Günter Grass'ın 'Yüzyılım(Mein Jahrhundert)' adlı romanında bu konuyla ilgili birkaç ifadeye rastlıyoruz: Almanya'da ulusal anlamda ilk mücadele 1902 yılına tesadüf eder; turnuva şeklinde olur şampiyonluk mücadelesi. 7 bölge/eyalet birincisi belirlenir, işin enteresan yanı, bu eyalet birincilerinin hepsi turnuvaya dahil edilmez. Daha enteresanı turnuvaya hiç alakası olmayan, bir tane bile maç yapmadan gelmiş, Prag dahil edilir, Avusturya-Macaristan kontenjanından. Praglılar olağanüstü uyanık çıkarlar, gerçi söylentidir tabi ancak, Karlsruher FV ekibiyle oynayacakları hem çeyrek hem de yarı final sayılan maçlarını Münih'ten Saksonya şehri, Napolyon'un tarihten silindiği şehir Leipzig'e alırlar, daha sonra da Karlsruher FV yöneticilerine maçın iptal edildiğine dair bir telgraf atarlar. Karlsruher maça çıkmaz ve Alman futbol federasyonu maçı Prag'a verir. Kanıtlanmamışsa da böyle olduğu kesin gibidir. Finalde Prag'ın rakibi ise o zamanların multiyetenek,her işten çakan "Herr" Behr'li Altonaer(şimdiki Werder Bremen)'ine 6 tane atan Leipzigtir. "Pantekot yortusu (Pfingsten) günü saat dörtbuçuğu biraz gece final maçı başladı," diyor o dönemi yaşamış gibi anlatan Grass. Maç başlamadan enteresanlıklar başlar; orta noktaya konması için top bulamazlar. Onun öncesinde ise takımlar topsuz ısınmışlardır. Maçta olanları ise hikayeleştirilmiş şekilde şöyle anlatıyor Grass:

"Sonunda top orta çizgiye konduğunda büyük bir tezahürat oldu. Oyuna başlayan,rüzgarı ve güneşi arkasına alan rakibimizdi. Hemen kalemize kadar sokuldular, sol taraftan yaptıkları ortayı, ağaç gibi uzun kalecimiz Raydt zorlukla çeldi, böylece Leipzig'i daha başlangıçta yenik duruma düşürmekten kurtardı. Sonraları karşı koymaya başladık ama sağ taraftan paslarla bizi sıkıştırıyorlardı. Daha sonra ceza sahamızdaki bir karambolda Praglılar gole kavuştu. Pick adlı iyi bir kalecileri olan Pragla ancak zorlu hücumlardan sonra birinci devre bitmeden beraberliği sağlayabildik. Kaleleri değiştikten sonra tutulacak gibi değildik. Friedrich'in ikinci golü ve Stany gol yağmurundan önceki ilk gölünü attıktan sonra, beş dakika içinde Stany ve Riso üç gol daha attılar. Her ne kadar Praglılar hatalı pasımızdan yararlanarak bir gol daha attılarsa da, -tabiri caizse- iş bitirilmişti ve tezahürat çok büyüktü. Stany'ye sert fauller yapan çok çalışkan orta saha oyuncusu Robitsek bile bizim oyuncuları durduramadı. Herr Behr sportmenliğe uymayan Robi'yi sertçe uyardı (Altonearlı futbolcu,ayrıca maçın organizatörü ve hakemi olur,ancak bu maçtan kazandıkları harcadıklarının gerisinde kalır ve zarar eder). Bitiş düdüğünden hemen önce Riso yedinci golümüzü attı."

Grass'ın bahsettiği Stany denen adam Polonya kökenliydi,ve lakabı "iş bitirici"ydi, bugünkü Klose gibi. Bakın tüm bunlardan sonra Grass kitabında Polonyalılar hakkında ne diyor:

"...bizim kısaca Stany dediğimiz Bruno Stanischewski, Polonya kökenli futbolcuların zaman içinde alman futbolu için neler yaptıklarını daha o zaman göstermiş oldu.
"Fritz Szepan'ı ve onun kayınbiraderi Ernst Kuzzora'yı, yani Schalke'li iki as'la, Schalke'nin büyük zaferlerini yaşadığım için hiç çekinmeden diyebilirim ki, Altona'nın şampiyonluğundan sonra alman futbolu hep ileri gitmiş ve bunda almanlaştırılan Polonyalıların oyun şevki ve golcülükleriyle katkıları olmuştur."

Bu gün, taa 100 yıl sonra bile Polonyalılar şevkleri ve golcülükleriyle Alman futbolunu ileriye taşıyorlar. En halisane duygularımızla bize de; 'doğduğun değil,doyduğun yer...' demek düşüyor.

Denizli - Pamukkale - Kongre

Uluslararası Ege Enerji Kongresi için Denizli'deyim, yarın döneceğim, bir kaç gündür yazamamamın sebebi o. Buralara gelmişken Pamukkale'yi görmemek olmazdı. Sevgili kardeşim Memet sağolsun dün akşam götürdü beni. Muazzam bir yermiş gerçekten. Dedemin ruhu şad olsun, çok götürmek isterdi beni, o yanımdaymış gibi gezdim. Döneyim Hierapolis'li, Pamukkale'li fotoğraflardan paylaşırız.

29 Haziran 2010 Salı

İleri Görüşlü Cenky

Türkiye'de Yılmaz Vural'a güven duyulmazken onunla aynı kişiliğe sahip olduğu görüşünün hakim olduğu Maradona'nın Arjantin'in başına geçtikten sonraki yaşadıkları ve yaşattıkları ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum ki Cenky taa 29.10.2008'te olacakları görmüş ve yazmış. Noktasına virgülüne dokunmadan aynen koyuyorum ve başarılarının devamını diliyorum kendisinin. Bu arada yorumları da ekledim ki o zaman ki beklentiler de nasılmış görülsün diye. Kısacası Cenky medyumvari bir şekilde olacakları yazarken yorumcular biraz yaya kalmışlar bu hususta. Tabi şu an için.

Arjantin Teknik Direktörlüğü'ne sonunda beklendiği gibi getirildi Maradona. Kampanyalar sonuç verdi, halkın istediği oldu. Maradona'nın Arjantin Hocası olduğunu ilk duyduğumda aklıma hemen kulübedeki Maradona acaba nasıl olur sorusu takıldı. Sonra gerek Boca gerekse Milli maçlardaki Maradona'yı düşündüm. Sorunun cevabını bulup bizim ülkeden dengini söylemek olmazdı. Arjantin'in Yılmaz Vural'ı olur Maradona bence. Takımının ne yaptığından çok onun kenarda, içerde, dışarda, golde, ofsaytta, faulde ne yaptğıyla ilgilenilir. Kesin olan takımın önüne geçecek, daha fazla ilgi toplayacak. Bunu takımdaki oyuncular ne derece kaldırabilecek, kafalarını topa verebilecekler mi orası muallak. Bunu bilen Arjantin Federasyonu yanına bir de Basile'yi koymuşlar ki, Bilardo (Di Stefano uyardı da fark ettim, Basile yazmışım adamı, akıl fikir baskete gitmeye başlamış anlaşıldı) iyi futbolcu - iyi hoca örneklerinin bana göre enderlerindendir. Ha öte yandan da Karpatların Maradonası Hagi'yi ve gittiği her yerdeki üstün (!) başarılarını aklımızdan çıkaramıyoruz, o ayrı. En çok "Devrimci Diktatör" Maradona futbolcu döver mi ve Aguero bir yerine kına yakmış mıdır onları merak ediyorum bugünden sonra. Ya kısmet artık foto muhabirlerine.

Yorumlar
Adsız dedi ki...
aslinda takimin onune gecebilir dusuncen arjantin milli takiminin yararina olur, cunku eger maclardan once stress maradonanin uzerine cokerde oda bunu iyi bir sekilde futbolcularini motive etmede kullanabilirse takim is yapar. chelsea doneminde mourinho nun yaptigi aciklamalar butun baskiyi presi kendine cekiyordu maclardan once bu sayede futbolcularin kafasi rahat oluyordu cikip duzgun bir sekilde baskisiz stresssiz oyunlarini oynuyorlardi.

ama ne yazikki (bu kisim ulkemizde ki tum arjantin yalakalarina geliyor) maradonadan direktor felan olmaz saka gibi. bu iki seyin nasil diyim bu isim ile bu teknik direktorluk taniminin ayni cumlede gecmesi bile saka gibi. bu adam eski bir kokainman sirf su resimlerine bakin. hayatinda 1 kere 8 ayligina bir takim calistirmis, yanina verdikleri adaminda sebebi bu zaten yoksa bu adamin cikip antremanlarda felan futbolculara taktik felan verecegini beklemek cok saflik bence saka gibi, hagiye elestiriler gelmiste hani haginin teknik taktik antreman bilgisi felan maradonanin fersah fersah otesindedir en azindan direktorluk yapiyor adam yillardir hemde, bir gun galatasaraya 2. defa direktor olarak gelip tamamlayamadiklarini tamamlamasi gibi bir fikri oldugunuda biliyor herkes.tamam iyi futbolcu iyi teknik adam olmaz derler ama hagide kotu teknik adam deildir ama maradona ne diyim artik :) maradonada maradona iste :D ciksin amigo gibi takimini desteklesin puro ile felan kokain felan cekmiyor artik diyorlardi gitsin dedikodu yapsin surekli aguero sole messi bole diye onu ciddiye alip teknik direktorluk beklemek hata olur, hersey yanindaki adama yani 2. direktore bagli o cikarirsa cikarir bu takimi dunya kupasi finallerine.
29 Ekim 2008 04:38

Alfredo Di Stéfano dedi ki...
yanındaki adam Carlos Bilardo.arjantin geçmişi muhteşem olan bir TD.(2 dünya kupası finali oynatmak ve birini kazanmak).Maradona gibi bir adamın yerine onu başa geçirselerdi muhteşem olurdu.Maradonanın teknik ekipte olması Arjantin için büyük şanssızlık.

30 Ekim 2008 17:49

Gecenin İkisinde Program Yapılırsa...


Ahmet Çakar:"Maradona, Dünya Kupası'nın en önemli rengi şu anda. Hiç beklemediğim bir sıcaklık var kendisinde. Tıpkı bir anaokulu öğretmeni gibi. Yani o kadar ki gece futbolcuların üzerini örtüyorsa ya da susayana su getiriyorsa kesinlikle şaşırmam."

Ziya Şengül: "O kadar da değil be hocam. Abartıyorsun"

A.Ç.:"Kesinlikle öyle, futbolcularıyla arasında çok sağlam, sarsılmaz bir ilişki olduğu apaçık ortada. Gözlerinden anlaşılıyor. Yani futbolcularıyla konuşuyor, parmak.....(bir an ne diyorum ben sessizliği), futbolcuların popolarına şöyle haydi koçum dercesine pıt pıt vuruyor. Yani dediğim gibi tam bir şefkat timsali oldu benim gözümde.

Serhat Ulueren: "Programı da bitirme vakti geldi gibi geliyor bana."
29.06.2010 Telegol

Ziya Şengül tabiki kıs kıs gülüyor bu arada...

28 Haziran 2010 Pazartesi

ANKET


Geçen sezon başlamadan önce yapmıştık aynı anketi. Bu sezon biraz geç kaldık ama yine de yapmak istedik. Sezon başlamadan önce Galatasaray'da kimlerin yararlı olamayacağını soruyoruz sizlere. Ankete yeni transferleri de ekledik ki çıkan sonuçlar bu transferlerin taraftarın gözündeki yerini gösterecektir. Aynı zamanda yine önceki ankette olduğu gibi teknik kadro, yönetim, sağlık kurulunu da ekledik anketimize. Buyrun, Galatasaray'da size göre bu sezon kimler iş yapmaz?

27 Haziran 2010 Pazar

What the F...?

Nooluyo Birader?
Bence Afrika 2010'un şu ana kadarki en güzel enstantanesi...

Günah Keçisi (Scape Goat) Geliyor


Bu film kaçmaz, box-officeler yıkılır, salonlar dolar, taşar, ödüller ardı ardına gelir :P
The Blair Witch Project, Rec, Paranormal Activity halt etmiş :P

NBA Draft 2010

Arşivlik olsun, kenarda dursun. Zamanında yazamadık yazısını. Bu draftin en önemli iki ismi kuşkusuz oyun kurucu John Wall ve şutör gard Evan Turner'dı. Sürpriz olmadan ilk 2 sırada Wizards ve Sixers seçti bu iki oyuncuyu. Wall için en az bir Derrick Rose etkisi yapar denilirken, Turner'da Roy-Kobe arası bir potansiyel olduğu ama işlenmesi gerektiği anlatılıyor. Bu seneki draftlerde Türk oyuncu yoktu. Orlando Magic 4-5 numara oynayabilen Daniel Orton'u 29., 3 numara oynayan Stanley Robinson'ı 59. sıradan seçti. Oyuncuların isimlerine tıklarsanız kendileriyle ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz. Orton'ın kadroda yer bulabileceğini ama Robinson ile sözleşme yapılmayacağını düşünüyorum çok zorda kalınmazsa. Yine spektaküler isimlerin çıkmadığı vasatın altında bir draft oldu. Tutarsa Wall bu sınıfın en çok hatırlanacak adamı olur.