Sayfalar

28 Aralık 2011 Çarşamba

Olur mu Böyle MEB!!! Olur mu Böyle İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ! Olur mu Böyle Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı!!!

Hep futbol, spor vs. konuşacak değiliz ya. Konumuz bu sefer bir sınav. Türkiye'de sınavsız şuradan şuraya adım atılmaz ya bu sefer de hafta sonu İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) C Sınıfı Sertifika Programı Sınavı ile ilgili olarak Ankara'daydım. Aynı eğitim seviyesine sahip insanların ekstra birşeylere sahip olup birbirlerinin önüne geçmesi amacıyla ortaya çıkarılmış olan bu sınava girmesem bile önemine haiz oldum. Fakat bu sınav diğerlerine hiç mi hiç benzemiyor. İlk kurallar şöyle:

1. Mühendis, mimar, teknik öğretmen vs. gibi 4 yıllık ya da 2 yıllık işçi sağlığı ve iş güvenliğini bitireceksin.

2. Kursa gitmek mecburi ve ücreti minimum 2500 TL. O da kurbanlık pazarlığı gibi bir pazarlık sonucunda.

3. Bir kere kursa gidip geçemezsen tek hakkın kalıyor. Yani geçmek için 2 hakkın var; 2 hakta geçemezsen ya "bırakıyorum" diyeceksin ya da paşa paşa tekrar, artık o zaman ne kadar olursa ki şimdiden 3000 TL. diyebilirsin, parayı ödeyeceksin kurslara.

4. Tüm işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarını zaten bileceksin de onun haricinde her türlü mevzuatı da gözlerin kapalı bileceksin. Yani ben madenciyim onunla ilgili mevzuatı bilirim ya da elektrikçiyim elektrik mevzuatı önemli benim için falan diye birşey yok. Ömrün boyunca kullanmayacak olsan bile bileceksin tüm iş gruplarına ait olan mevzuatları. Hatta kendi mesleğimle ilgili bir örnek vereyim; mesela sadece elektrik mevzuatını bilmek yetmiyor onun alt mevzuatları olan iç tesisat mevzuatı, proje mevzuatını falan da bileceksin.

Bu kuralları ilk önce koyalım da ondan sonra sorun çıkmasın diyeceğim ama şu hafta sonunda olan sınavda ilginç olan birşey var:

Soruları ve cevaplarını hazırlayan grup nasıl bir grupsa mevzuatlara adaylar kadar hakim değiller. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Neredeyse 5-6 soru var cevabının mevzuatta farklı cevap anahtarında farklı olduğu. Örnek mi?

Soru: Genç işçi sınıflaması aşağıdakilerden hangisini kapsar?
İlan edilen cevap : A)16 yaşını doldurmuş, ancak 18 yaşını bitirmemiş olanlar.
Doğru olması gereken cevap : B)15 yaşını doldurmuş, ancak 18 yaşını bitirmemiş olanlar.
Doğru cevabın A şıkkı değil B şıkkı olması gerektiği yönündeki gerekçesi:

T.C.ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI’NDAN
Resmi Gazete Tarihi: 06.04.2004 Resmi Gazete Sayısı: 25425
ÇOCUK VE GENÇ İŞÇİLERİN ÇALIŞTIRILMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK
Tanımlar
Madde 4-Bu yönetmelikte geçen;
Genç işçi : 15 yaşını tamamlamış, ancak 18 yaşını tamamlamamış kişiyi ifade eder.

Soru: Uluslararası sözleşmeler ve ülkemizdeki mevzuata göre en küçük çalışma yaşı kaçtır?
İlan edilen cevap : C)15
Doğru olan cevap : B)14
Doğru cevabın C şıkkı değil B şıkkı olması gerektiği yönündeki gerekçesi:

Mevzuatımızda en küçük yaş grubu çocuk işçi olarak sınıflandırılmıştır :
T.C.ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI’NDAN
Resmi Gazete Tarihi: 06.04.2004
Resmi Gazete Sayısı: 25425
ÇOCUK VE GENÇ İŞÇİLERİN ÇALIŞTIRILMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK
Tanımlar
Madde 4-Bu yönetmelikte geçen;
Çocuk işçi : 14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış kişiyi ifade eder.
Uluslararası sözleşmelere bakarsak asgari yaşın 14 olarak belirlenebileceği hükmü vardır.Madde 2,üçüncü fıkrada asgari yaş 15 olarak belirlense de hemen sonrasında dördüncü fıkrada aynı maddenin üçüncü fıkrası dikkate almaksızın asgari yaşın 14 olarak belirlenebileceği hükmünü taşır.Dolayısıyla uluslararası sözleşme ve bahsi geçen yönetmeliğe göre en küçük çalışma yaşı 14’tür.
İSTİHDAMA KABULDE ASGARİ YAŞA İLİŞKİN SÖZLEŞME
ILO Kabul Tarihi: 6 Haziran 1973
Kanun Tarih ve Sayısı: 23 Ocak 1998 / 4334
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Ocak 1998 / 23243
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 5 Mayıs 1998 / 98-11184
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 21 Haziran 1998 / 23379
MADDE 2
· Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, onay belgesine ekleyeceği bir açıklamayla ile kendi ülkesinde ve kendi ülkesinde kayıtlı bulunan ulaşım araçlarında istihdama veya çalışmaya kabul için asgari yaş sınırını belirleyecektir; bu sözleşmenin 4 üncü ve 8 inci maddeleri saklı kalmak üzere, hiç bir kimse bu yaşın altında herhangi bir meslekte istihdama ve çalışmaya kabul edilmeyecektir.
· Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, daha önce belirlemiş olduğu asgari yaştan daha yüksek bir asgari yaş belirlendiğini sonradan yapacağı yeni açıklamalarla Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne bildirebilir.
· Bu maddenin 1 inci fıkrasına göre belirlenen asgari yaş sınırı, zorunlu öğrenim yaşının bittiği yaşın, altında ve her halükarda 15 yaşın altında olmayacaktır.
· Ekonomisi ve eğitim olanakları yeterince gelişmemiş olan, her üye bu maddenin 3. fıkrası hükümlerini dikkate almaksızın varsa ilgili iş veren ve işçi örgütlerinin görüşünü aldıktan sonra, asgari yaşı başlangıçta 14 olarak belirleyebilir.
· Bir önceki fıkra gereğince asgari yaşı 14 olarak belirleyen her üye, bu sözleşmenin uygulanmasına ilişkin olarak Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası'nın 22. maddesine göre sunacağı raporlarda;
- bu belirlemenin gerekçelerinin devam ettiğine veya
- belirli bir tarihten sonra söz konusu hükümlerden yararlanma hakkından yaz geçtiğine,
ilişkin bir açıklamaya yer verecektir.

Soru: Güvenlik rengi kullanılan tüm işaretleri uygulanan ve aşağıda verilen renk ve tehlikeli hareket(davranış) eşleşmelerinden hangisi doğrudur?

İlan edilen cevap : c)Kırmızı - Yangınla mücadele ekipmanı
İkinci doğru cevap : b) Yeşil - Kapılar,çıkış yerleri ve yolları

Gerekçesi ;GÜVENLİK VE SAĞLIK İŞARETLERİ YÖNETMELİĞİ(*)
(*) 23 Aralık 2003 tarih ve 25325 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır
EK – IİŞYERİNDE KULLANILAN GÜVENLİK VE SAĞLIK İŞARETLERİ İLE İLGİLİ ASGARİ GENEL GEREKLER
4. Aşağıdaki tabloda yer alan hususlar güvenlik rengikullanılan tüm işaretlere uygulanır.
Renk : KIRMIZI
Anlamı veya amacı : Yangınla mücadele ekipmanı
Talimat ve Bilgi : Ekipmanların yerinin gösterilmesi ve ne olduğu
Renk : YEŞİL
Anlamı veya amacı : Acil kaçış, ilk yardım işareti
Talimat ve Bilgi : Kapılar, çıkış yerleri ve yolları, ekipman, tesisler
B ve C şıklarının ikisi de mevzuata göre doğru olduğu için soru iptali gerekmektedir.

Sınavda çıkan üç soru, bu soruların uzmanlarca! hazırlanmış cevapları ve mevzuattan alınan ve olması gereken cevaplar. Şimdi bu sınava giren ve sınavı geçmek için he zaman hem de para veren binlerce aday nasıl emin olacaklar girdikleri sınavdan alacakları puandan. İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YETKİLENDİRME DAİRE BAŞKANLIĞI bu işin içinden nasıl sıyrılacak ya da yapılan itirazlarla ilgili açıklamayı yapıp eğri gemi doğru sefer yapabilecekler mi? Ne olursa olsun, hem MEB'in hem bu soruları ve cevaplarını hazırlayanların hem de İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YETKİLENDİRME DAİRE BAŞKANLIĞI'nın yapılan bu sınavdan sonra şapkalarını önlerine koyup gerekli düzeltmeleri yapıp bundan sonraki sınavlarda konuyla ilgili daha ehil insanlardan yardım almalarını tavsiye etmekten başka elimden birşey gelmiyor.

Son olarak bir de itiraz için 15 TL para yatırılması gerekmiyormuymuş bu yolda bu kadar para harcamış adayların cevap anahraını düzelttirmek için tekrar para vermeleri ancak bizim ülkemizde olacak birşey sanırım. Neyse bekleyelim görelim. Tek beklentim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın işe el atması ve yanlışların düzeltilmesi. Bizim de elimizden sesimizi duyurun diyen adayların seslerini duyurmaktan başka birşey gelmiyor. İnşallah düzeltilir yanlışlar ve herkes hakettiğini alır...

Euroleague Top 16 Grupları

Cim Bom Efes bir arada, sanırım Euroleague'de ilk kez oldu bu Türk Takımlarına. İspanyollarsa F grubunda birbirlerini kıracak.

Carlos Arroyo Beşiktaş'ta (Ama Futbolcu Olanı!!!)

Televizyonlarda görünce ismiyle benzer olan NBA patentli basketbolcu Arroyo aklıma gelmişti ama meğerse Beşiktaş beklenmedik bir hareketle ilk yarı ortasında sözleşmesi feshedilen futbolcu Guti'nin yerine oyuncu transfer etmiş. Ya da başka bir hipotez; Carlos Arroyo adında Porto Riko sahillerinde bulunan bir futbolcunun, büyük ihtimalle kalecidir, Beşiktaş Milangaz basketbol takımında oyun kurucu olacağı. Ne diyor bu demeyin. Sabah Spor öyle diyor. Ben onların yalancısıyım...

25 Aralık 2011 Pazar

Sabri'den Daha İyi mi Galatasaraylısınız???

Uzun bir zamandan beri cobansalata’yı rafa kaldırmış sadece dışarıdan bir okuyucu modunda bloga katkıma devam ediyordum. Hatta yalan olmasın belli bir zamandır takip etmek bile aklıma gelmiyordu. Bugün öğle saatlerinde Ankara’nın soğuk havasında gezmek yerine bloga bir bakayım dedim; bakmaz olaydım. Sevgili Cenky, sahibinin kimin olduğu ve o kişinin kimlere hizmet ettiği belli bir sitenin haberini bloga koyup yorumsuz görünen ancak altında çok büyük anlamlar yatan bir post yayımlamış. Açıkçası blog hakkında bir bilgim olmasa doğrudan Galatasaray’ın rakibi olanlarca açılmış bir blog derdim.

Dediğim gibi postun içeriği zaten Tahir Kum adı verilen zata ait bir sitenin haberi olduğu için bu bloga konmasına sonuna kadar karşıyken sevgili Cenky’nin başlığa “Sarbi” diye başlaması beni ziyadesiyle şaşırttı. Tamam, Sabri’yi sevmeyebilirsin, takım içerisinde görünce mutsuz oluyor olabilirsin, hatta sakatlanınca mutlu bile olabilecek kadar ileri gidebilirsin; (bu konuda Cenky’ye kesinlikle bir ithamım yok ama bu şekilde düşünen Galatasaraylılar hiç de az değil…) ama bir Galatasaraylı olarak nasıl olur da rakiplerin dalga muhabbetlerine katkı yapacak, ekmeklerine yağ sürecek şekilde böyle bir başlıkla post yayımlayabilirsin, aklım kesinlikle ermiyor.

Sabri acaba bu tip Galatasaray taraftarlarına ne yaptı da bu hale getirildi? Takımdaki bazıları gibi ikililik mi yaptı takım içinde? Bazıları gibi yediği kabı pisleyecek şekilde takım kadrosunu rakiplere mi jurnalledi? İhtiyaç duyulduğu anlarda ben sakatım, oynamam etmem mi dedi? Ya da ilk önce gitmeyeceğim deyip ilk fırsat bulduğu anda sözünü yiyerek arkada kendine güvenenleri ve inananları p.ç gibi ortada mı bıraktı? Ya da saha içinde veya dışında yaptıklarıyla yüzünü mü kızarttı, Galatasaraylılığınızla utanacak duruma mı getirdi sizi?

Evet, Sabri saha içinde performans olarak etkisiyle, yaptıklarıyla ya da yapamadıklarıyla beklentileri karşılayamayabilir. Ama beklenti ne? Önemli olan Sabri’ye sallayanların beklentileri mi yoksa teknik direktörlerin mi? Lucescu’su, Fatih Terim’i, Rijkaard’ı, Hagi’si ya da Gerets’i vs. hiçbir şey bilmiyor da siz mi biliyorsunuz? Bir futbolcuya futbol aleminde Avrupa arenasında ismi olan bunca t.d. güveniyorsa bir nedeni ya da birçok nedenleri vardır demek bu kadar mı zor?
Denilebilir ki, yahu bu kadar diyorsun da Sabri bu kadar önemli bir futbolcu mu takım için? Sabri takım için illa olması gereken bir oyuncu olmayabilir ama Galatasaray kulübü için olmazsa olmaz bir oyuncudur. Galatasaraylılık diyince Servet’i mi öne atacaksınız ya da Balta’yı mı veya başka bir Türk oyuncuyu mu? Ya da Melo’nun saha içinde hareketlerine bakarak “konsantrasyonuna bak” ya da Baytar terinin son zerresine kadar savaşıyor diye tribünden avuçları patlayıncaya kadar alkışlayan sizler Sabri’nin hangi maçında kaçak güreştiğini gördünüz? Bu takım 10 yıldır kendi öz çocuklarını bir çırpıda sildiği için bu hale geldi. Bu takımı anca bu takımın içindeki bazı aklıevveller bu hale getirebilirdi ki gönülleri rahat olsun dibe koydular markayı. Ama yine aynı şekilde bu sezon eğer bir şekilde şu ana kadar başarı varsa o başarının özünde yine o çocuklar ile kulüp arasındaki barışın sağlanması ve yönetim tarafından bu çocukların kulübe hizmet için alınması vardır.

Ama siz haklısınız, Sabri sizin çocuğunuz, Sabri’ye sallarsınız rakibinizin ergen muhabbetleri üzerinden devam edersiniz ve onu takımdan ayırmaya çalışırsınız. Ama Sabri kızmaz, sen konuşma otur şöyle köşede dersiniz o da ses çıkarmaz kendine yapılan onca yakıştırmalara rağmen çıkar topunu oynar. Zamanında Sabri gibi bu kulübe parayla değil gönülden bağlı olanları öyle ya da böyle küstürüldüğü için dibe kadar gitti bu takım. Ünal Aysal ve yanındakiler bunu bildikleri için ilk önce iç barışı sağlayıp ve Galatasaray’ı, Galatasaray’ı bilenlere bıraktığı için bu durumda. Aynı şekilde bu durumdandır ki Fatih Terim, yönetimden ilk etapta Sabri’nin sözleşmesinin yenilenmesini istemiştir. Çünkü Sabri’nin takım içinde olmasa bile kulüpte olması Galatasaray ruhunun ne olduğunu anlatacak ekstra bir kişinin olması demektir. Siz devam edin dalga geçin, istemeyin Sabri’yi ya da laf çarpın Sabri’ye. Ama Sabri’yi sadece saha içindeki performansı ile değerlendirdikçe bu kulüp mehter takımı gibi devam eder. Allah’tan Fatih Terim ve yönetimdekiler sizler gibi düşünmüyor ve biliyorlar ki Sabri gibi gerçek Galatasaraylıların kulüp içerisinde kalması kulübün her zaman için menfaatinedir…

23 Aralık 2011 Cuma

Mehmet Okur New Jersey'e Takas Oldu!!!

Sanırım bu işte Deron Williams'ın parmağı var. Nets'in yıldızı Brook Lopez Mart başına kadar sakatlığı yüzünden forma giyemeyecek, bu durumda da Mehmet Nets'in bu sezonun önemli kısmında ilk beş pivotu olarak sahada olacak. D-Will ve Memo tekrar birleşti, Memo sezon sonu bitecek kontratı sonrası belki de kariyerini NBA'de sürdürebileceği bir takım da bulmuş oldu. Mehmet'in kontratı Haziran'da sona eriyor ve 10.8 milyon değerinde.

19 Aralık 2011 Pazartesi

SAKARYA TATANKALARI 16 - 6 ANADOLU ÜNİ SK

Sakarya Üniversitesi Spor Kulübü Korumalı Futbol Şubesi (Sakarya Tatankaları) 3 sezondur Korumalı Futbol Türkiye Profesyonel 2. Liginde Mücadele etmekte. 2009-2010 sezonunda ligde 2. olup baraj maçında 1.Lige çıkma şansını kaybeden ekibimiz geçen sezonu 3. olarak bitirdi. Bu sezonsa 9 takımın bulunduğu 2. Lig'de B grubunda Koç Üni SK, İstek Vakfı SK, Anadolu Üni. SK ve Selimiye SK ile mücadele etmekte. Grubunda 1. olması durumunda ekibimiz 1. Ligde düşme potasında olan takımlarla baraj maçı oynayıp 1. Lige yükselme şansını yakalayacak. İlk maç 4 Aralık Pazar günü deplasmanda Koç Üni SK ileydi. Bu maçı 14-8 kazanan takımımız 2. maçında Söğütlü Akarca sahasında Anadolu Üniversitesi SK ile karşılaştı.

İlk çeyrek yoğun yağış altında oynandı ve SAÜ SK üstünlüğünde geçildi. Takımımız 2 kez gol çizgsine çok yaklaşmasına karşın skoru bulamadı.

İkinci çeyrekte yine baskılı bir oyun sergileyen takımımız Anaolu Üniversitesi'ni kendi gol çizgine sıkıştırmışken, rakip oyun kurucunun sahalarda çok ender görülen 85 yardlık koşusuna engel olamadı ve 6-0 geriye düştü. Ekstra denemesinde iyi bir savunma örneği verildi ve skor değişmedi. İlk yarı bu sonuçla kapandı.

Maçın ikinci yarısına mutlak galibiyet düşüncesiyle başlayan ekibimiz üçüncü çeyrekte oyun kurucusu Kıvanç'ın muhteşem oyunuyla hakimiyeti tekrar eline alıp ardı ardına 2 gol buldu. İlk golde Yunus ikinci golde ise Sercan Kıvanç'ın asistlerini çok iyi değerlendirdiler. Her iki golün ekstrasında da Gökhan, Kıvanç'ın kurduğu oyunları skora çevirince bir anda maç 16-6'ya geldi. Üçüncü çeyrek bu şekilde sonuçlandı.

Son çeyrek daha ziyade bir taktik savaşı şeklinde geçti. Oyunu Anadolu Üniversitesi sahasına yıkan oyuncularımız skorun değişmesine izin vermeyince 16-6'lık sonuçla Sakarya Üniversitesi Tatankaları 2. maçında 2. galibiyetini elde etmiş oldu.

Takım Sorumlusu olarak söyleyeceklerim ise şöyle:

Sakarya'da pek kimse bizim neler yapmakta olduğumuzun farkında değil ancak yolun en zorlu kısmını geçtiğimiz 1. Lig yolculuğumuz sekteye uğramadan devam ediyor. Bu süreçte Kızılay Serdivan Şube Başkanı Sayın Fatih Mehmet Temel'e Üniversitemiz dışında bize ilgi ve destek gösteren tek kişi olması nedeniyle şükranlarımızı sunuyor ve bu galibiyeti ona armağan ediyoruz. Amacımız Sakarya Üniversitesi'nin adını ilk kez bir Profesyonel Takım sporunda en üst lige yazdırmak.

Bundan sonraki maçımız ise 25 Mart 2012 tarihinde İstek Vakfı SK ile deplasmanda oynanacak.

15 Aralık 2011 Perşembe

Chris Paul Los Angeles'a Takas Oldu!!

Tam Fotomaç başlığı attım!!!

Evet Paul sonunda Los Angeles'a takas oldu ama Lakers'a değil Clippers'a. Hornets Paul karşılığında Eric Gordon, Chris Kaman ve Al-Farouq Aminu'yu kadrosuna katmış oldu. West'in de kaybından sonra (Indiana'ya imza attı) ne derece Hornets başarısına katkı sağlar bilemiyorum ama Blake Griffin ve Chris Paul Clippers'da önemli işler yapacaktır, orası kesin. Paul gittiğine göre sırada dedikoduları ve haberleri ayyuka daha fazla çıkacak adam Dwight Howard. Büyük ihtimalle de Lakers'a takası hakkında. Hayır ola...

13 Aralık 2011 Salı

Orlando'da Hareketli Günler

Şu sıralar Dwight Howard'ın içinde Hidayet'in de olduğu bir paketle Gasol ve Bynum karşılığında Lakers'a ya da Nets'e gidebileceği gündemi Chris Paul takası gerçekleşmeyince en çok meşgul eden konu NBA'de. Orlando'da ise Howard'ı tutabilme düşüncesi ön planda ve bu yüzden kadro derinliği ve etkinliği sağlayacak hamleler peşinde Otis Smith. Her ne kadar Wan der Veide nam-ı değer damat abi "artık bu strese dayanamıyorum" dediği için kaçmış gibi gözükse de, Magic'te çalışmalar durmadı.

Önce Jason Richardson ile bir kontrat imzalandı. J-Rich'in uzun vadeli kazık kontratı geçen sezon sonu bitmişti. Yeni kontrat 4 yıl ve 25 milyonluk. Akıllıca bir hamle oldu. Sonrasında bir türlü istenen seviyeye gelemeyen Bass Boston'a Glen Davis ve Von Vafer karşılığında gönderildi ki hem genç hem de potansiyelli olması açısından Davis önemli iş görecektir Orlando'da. Von Vafer ise serseri mayın, pimi çekilmiş bomba sözlerinin canlı temsilcisi adeta. Ondan bi numara olmaz :) Ligin yeni bütçe affı maddesine dayanarak Arenas serbest bırakıldı. Arenas'ın 3 yıl ve 62 milyonluk daha kontratı vardı. Bu miktar Magic'in cap'inde gözükmeyecek ama oyuncu ödemelerini almaya devam edecek.

Bu arada Odom takasla Lakers'tan Mavs'e geçti. boştaki Vince Carter da ona katıldı Dallas'ta. Anthony Parker Toronto'ya, Chauncey Billups Clippers'a, Shane Battier Miami'ye, T.J. Ford San Antonio'ya, Kurt Thomas Portland'a (hem de 2 senelik), Radmanovic T-Mac ile birlikte Atlanta'ya imza attı. Tyson Chandler da takasla New York Knicks oyuncu oldu.

NBA'de piyasa kızışmış vaziyette ve lig başlayana kadar geçecek 12 günde her türlü sürpriz beklenebilir.

11 Aralık 2011 Pazar

3'LEME....

Aslında bu yazı için kendi mi bilerek frenledim.Yıllar sonra içi hoş olarak bir derbi seyreden Galatasaray taraftarı olmayı unutmuşuz.Ezeli rekabette bir 90 dakikanın ezeli eziyete dönüştüğünü ilk defa görüyorum.Aslında hayır,Johnson'ın Suat'ın kıçına çarparak gol olan maçından sonra diyebilirim ama o maçı da Fenerbahçe kazanmıştı.

Dedim ya bekledim.Birincisi Fatih Hoca'ya bir teşekkür etmek lazım.Engin salakça aldığı kırmızı kart sonrası Sagopa'dan "derdime derman baytar'ım yok!!" diye mırıldanmaya başlamıştık en hicaz makamından.Biliyorduk ki orta sahada en çok bizi gole doğru iten adam bizim psikolojik Baytar'dı.Engin'in yokluğun da 3 yıldır beklediğimiz Emre Çolak'ı hiç çekinmeden ilk 11 oynattı.Burada başarı Emre'yi oynatmak değil,Emre'yi basit oynatabilmek!Bunu ne Rijkaard ne Hagi nede tahmin ediyorum altyapıda ki hocalar başaramamıştır.Dikkatli gözleri olanlar sene başından beri Emre'nin görev aldığı her maçta basit oynamadığı zaman kenardan yediği fırçalara şahit olmuştur.Sonunda Emre futbolun çok basit bir oyun olduğunu,zor olanın onu basit oynamak olduğunu öğrendi.Kolaydan vazgeçti ki artık milli takıma kadar uzanacak bir yolu olduğuna inanıyorum Semih ile birlikte.

Semih dedik bir parantez de ona açalım.Şükürler olsun kendini Lothar Mattheus sanan Servet Çetin'den kurtulmamızı sağladı.Galatasaray kolay gol yemiyor deniyor,hatta sayı 6 maç olmuş ki sayısı önemli değil.Artık savunmadan şişirme topla çıkmıyoruz ve bu sayede top duvar gibi  geri gelmiyor.Yıllar sonra ilk kez Galatasaray geride az adamla yakalanmıyor ve lanet olsun Ercan Taner'in sesinden "Galatasaray geride az adamla yakalandı" repliğini duymuyoruz!!Bunun bir parçalı forma tutkunu için ne demek olduğunu bilemezsiniz.

Bir parantez daha açmam lazım.Taffarel'den beri hadi biraz daha yakın zaman,Mondragon'dan beri kale de güven veren birini göremedik.Uruguay'lı kaleye geçtiğinden beri bende bu güven duygusu var.Bu adam kaleciliğinden önce iyi bir futbolcu!!Bakın çok önemli,futbolcu diyorum!Tıpkı Taffarel gibi!!10 milyon Euro'ya kaleci mi alınır diyenlere özür dilerim bunu söylemeliyim,"KAPAK OLSUN"!!!Bir kaleci işte bir takımın oyun sistemini bu kadar değiştirebilir.Kaleye geleni kurtarır-kurtarmaz çok sorun değil ama savunmasına güven vermek  futbolda bambaşka bir şeydir.Sizi bir kademe daha büyük bir takım yapar.

Bir paragrafta Elmander'e,her maç savaşan viking için ama çok kısa.Kewell gidince kalbinin bir yanı buruk kalan Galatasaray taraftarının,o kocaman Ozz büyücüsü boşluğunu doldurdu.Facebook'ada yazdım."HASTASIYIZ DEDEEEEEEEEEE, adı ELMANDER....."






Paragrafı sonun da bu imparatorluğu kurduğunu hatırlayan kişiye ayıralım.Galatasaray uçağını Trabzona indiren pilotun dediklerini tekrar etmemek mümkün değil!"Hepinize çok teşekkür ederiz,sayeniz de sokakta başımız artık dik dolaşıyoruz!" Sene başında şampiyonluk sözü değil,herkesin gurur duyacağı bir Galatasaray izlettirmek istiyoruz" dedi.Sağol imparator,şimdiden sözünde durduğun için...

8 Aralık 2011 Perşembe

4-4-2

"Riera-Kazım iyi oynamadıkça ve Elmander forvet arkası olarak sahaya çıkarsa Galatasaray çok zorlanır. Ancak İngiliz tarzı bir 4-4-2 Galatasaray'ın bu kadro yapısı içindeki kurtuluşu olabilir."

Bu benim Sivas maçı öncesinde yaptığım yorumdu.

"Galatasaray’ın orta sahasında ofansif düşünce yapısı yüksek bir oyuncuya sahip olmamasından mütevellit 4-4-2 sistemine göre oynamasının daha faydalı olacağını ancak bu sisteme geçiş olsa bile ilerideki oyuncuların rakibe yapılan ataklarda oldukları yerde put gibi durmayıp kendilerine boş alan yaratmaları gerekiyor."

Bu da sevgili ozhano'nun 23 Eylül'de yaptığı Galatasaray yorumu.

Üzerine söyleyecek fazla söz yok. Türk futbolunun tutulduğu 10 numara hastalığı ve 4-3-3 vebasının çözümü İngiliz 4-4-2'sindedir. Dünyada kaç tane Hagi, Alex var ki sen bunlardan her sezo 18 takıma birer tane bulabilesin. Türk futbolu ve futbolcusunun yapısı 4-3-3'e uymayan bir yapıdadır. 4-3-3 oynayabilmek için 4-5-1'i iyi oynatacak kanat forvetlerine ve ileride pres özelliği sergileyebilecek güçlü, yılmaz bir santrafora ihtiyacın vardır 10 numaralı adam dışında. Kanat beklerinin her ikisi de normal insandan büyük ciğerlere sahip olmalıdır. Oysa 4-4-2 alan parsellemesinin belli olduğu, kanat orta sahaları defansa yardıma gelir ve disiplinli oynarsa 2 hareketli forvetinle rakibi hallaç pamuğu gibi atabileceğin formasyondur. Orta saha ikilisi oyunun her iki tarafını oynayabilen ayağına hakim adamlarsa, başarı beklenilen ve olası sonuçtur.

Fatih Terim için düzülen methiyeler görmek isterdim bugün ama basın eskisi gibi yüceltmiyor onu, ya da en azından şimdilik temkinliler. Ancak senelerdir vazgeçmeden söylediğim yaraya neşteri vurabilen yani bu takıma sağ bek gerektiğini görebilen, bu takımı çift santraforla oynatmayı becerebilen bir hoca, altyapıdan gelen adamlar formayı sakatlık, ceza sonrası aldığında iyileşen ya da cezası biten adam dönünce 20 hafta kadroya almamazlık yapacak karaktersizlikte olan bir tüccar değil Terim. Terim de eski hırslarını bırakmış ve sivri uçlarını törpülemişken, şampiyonluk gelsin veya gelmesin, bir Ferguson, bir Wenger modeli anlaşma yapılmalı kendisiyle. O istediği zaman bırakmalı Galatasaray'ı, Galatasaray'ı rant için kullanan bir kaç gazeteci ve yönetici istediği zaman değil.

Sanırım bu maç Hıncal Uluç ve Sergen Yalçın için de özel bir anlam taşıyor. Her ikisine de Galatasaray'ın attığı 3 golden biri armağan olsun.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Dün yediğin HURMA'lar,gelir g.tünü tırmalar....

Biri ne olur cehaletime versin ama bana anlatsın bu adamın Galatasaray ile alıp veremediği nedir.Her sezon bir açıklama yapayım Galatasaray'ı karalayacak diye bir çaba içinde mi,ben mi çok fanatiğim?İşin ilginci 2 sezondur bizim yönetimin şu adama 2 çift laf etmemesi.Bu yönden Fenerbahçe'nin kenetlenmişliğini kabul edelim.Şöyle bir muhabbet çubuklu forma için yapılsa tekzip yazısının resmi sitede çıkması 2,5 milisaniye civarında olurdu diye düşünüyorum.Parçalı forma yönetimi ne kadar daha bunu yutacak merakla bekliyorum,bir çok parçalı tutkunu gibi...

Sn. Aysal diyor ki yönetim bazında Kayserispor'a Amrabat ile ilgili teklif sunduk,Hurma ise başkanımıza Abdurrahim Albayrak böyle bir teklifle geldi kabul etmedik diyor.Bütün bu olaylarsa Aysal'ın medyaya Amrabat için Kayserispor'a teklif götürdük demesiyle başlıyor.Burada herhangi bir yanlışlık var mı?

Zat-ı muhteremse Galatasaray'ı federasyona şikayet etmiş,sonuç bekliyormuş!!Bekle kardeşim,belki bir gün olur istediğin ama ara sıra kendi tribününün sana ve senin için söylediklerine bir kulak kabart.Biz kime,neye hizmet ettiğini,kimin piyonu olduğunu biliyoruz.Senin için sorun şu ki Kayseri tribünleri de farkında.Yine Galatasaray üstünden tribünlere oynadın.

İşin daha ironik kısmıysa Trabzon'da yöneticilik yaparken daha bu "satmıyoruz-satılık futbolcumuz yok" repliğini Türk futboluna katan insan olmasıdır.Rivayet odur ki ehliyetini soran polise dahi bizde satacak futbolcu yok diye çıkışmıştır!Trabzon'da Gökdeniz Karadeniz'in satışına engel olmaya çalışarak başladığı yöneticilik kariyerini, sonrasında  kalitesini Avendano transferi ile taçlandırmış bu abimize kariyerinde başarılarının artarak devam etmesini dileyelim...

Devam et...Ne saygı ne hürmet...

KOÇ ÜNİ SK 8 - 14 SAKARYA TATANKALARI (Korumalı Futbol 2. Lig 1. Hafta)

Daha önce deplasmanda hiç yenemediğimiz Koç Üniversitesini bu kez mağlup etmeyi başardık. İlk yarı müthiş bir oyun oynadı ekibimiz. QB Kıvanç ve defans takımı önderliğinde 14-0'ı yakaladı. İkinci devrede Koç Üniversitesi oyunda kalabilmek için çok baskılı başladı ve 14-8'i yakaladı. Dördüncü çeyrekte sinirlerine hakim olup oyunda kalan takımımız harika bir savunma ve akıllı bir hücum stratejisiyle maçı 14-8 bitirdi ve deplasmanda daha önce hiç yenemediğimiz rakabimizi alt ederek Pro 2.Lige galibiyetle başladı.

Bu sene 2 sezon önce kaçırdığımız 1. Lige yükselme fırsatını tekrar yakalayıp bunu değerlendirmek istiyoruz. 4 maçın ilki tamam, geriye sadece 3 maç kaldı. Bu çocuklar bunu hak ediyorlar.

2 Aralık 2011 Cuma

tePELEmek geldi içimden!!

Pele, İspanyol Marca gazetesine yaptığı açıklamada, ''İkisini bireysel olarak karşılaştırırsak, Neymar Messi'den iyi. Sağda da solda da oynayabiliyor. Olağanüstü bir oyuncu. Bireysel olarak en iyisi o'' dedi.
Tamam takım fanatiği olabilirsin,vatandaşını kayırabilirsin, yaşı benden büyüklerin affına sığınarak yaş itibariyle oksijen kullanımı konusunda beynin de pek başarılı olmayabilir.Da hemşerim gözlerinde mi seçemiyor?Bunun aynısını Robinho çıktığında da yapmıştın ama yemiyor artık kimse.Birde gidip Marca gazatesine konuşmuş!!Tahminen kaşarinho,atargezerinho ve şeymar çıktığında da benzer şeyleri diyeceksin allah ömür verirse...
Meesi ile Neymar'ı kıyaslarım ama sadece ps3'te,o da ellerinde birer coystik varsa...Sadece şu çalımda ki zeka ile karşılık veriyorum...
Hürmetler...Hakikaten duygular şelale şu çalımla...

26 Kasım 2011 Cumartesi

Sivas Maçı Öncesi

Fatih Terim Melo'nun olmadığı maçta bu sezon 2. kez Baros ve Elmander'i birlikte sahaya sürüyor. Benim elimde bu kadro olsa her daim yapacağım gibi yapıyor Terim. Galatasaray mutlaka çift santraforla oynamalı. 4-3-3 ve türevlerinin bu takıma hiç bir şey veremeyeceği 3 senedir çok açık ve net ortadayken, elinde birbirini tamamlayıcı özellikleri olan böyle 2 santrafor varken Galatasaray sahaya hep benzeri dizilişle çıkmalı.

Ancak 4-4-2 oynayacak bir Galatasaray'da kanatlarda 2 formsuz adam varken bu sistemin işlemesi çok olası değil. İlave olarak Terim her ne kadar Baros ve Elmander'i birlikte oynatıp Elmander'i orta saha göbek üçlüsünün ön tarafındaki adam gibi oynatırsa da  Galatasaray çok zorlanır.

Galatasaray 4 şampiyonluğun geldiği dönemdeki gibi çift santrafor Hagi yerine Selçuk ve (Okan Emre Suat) tarzı dinamik bir üçlü yakalayamadıkça ne tek santraforlu ne de Riera-Kazım gibi iki isteneni veremeyen kanat adamıyla başarılı olamaz.

Sonuç olarak Riera-Kazım iyi oynamadıkça ve Elmander forvet arkası olarak sahaya çıkarsa Galatasaray çok zorlanır. Ancak İngiliz tarzı bir 4-4-2 Galatasaray'ın bu kadro yapısı içindeki kurtuluşu olabilir.

NBA'de Lokavt Bitti!

Yaklaşık 45 dakika kadar önce NBA'de lokavtın bittiği haberi gündeme bomba gibi düştü. Oyuncular, takım sahipleri ve lig yönetimi tam 15 saat süren toplantı sonucunda 25 Aralık civarı başlayıp Nisan sonu gibi bitecek 66 maçlık bir takvime evet dediler. Para paylaşımında anlaşmaya varan 3 taraf böylece sezonu kurtarmış oldu.

Bu karar gözüken o ki Beşiktaş'ı fena etkileyecek. Bu şartlar altında Deron Williams ve Semih Erden 1 Aralık itibariyle takımdan ayrılabilirler. Semih zaten sakattı ama Williams formunun zirvesine çıkmıştı ve takımı sırtlamıştı. Galatasaray Zaza'yı, Teleokom Mehmet Okur'u, Fenerbahçe Sefolosha'yı, Efes de bir ihtimal Ersan'ı kaybedecek. Odom'u istanbul'da görme hayalleri de sona ermiş oldu.

NBA severler için fırsat, Türk basketbolseverler özellikle de Beşiktaş taraftarı için ciddi bir kayıp oldu. En azından 2 ay Deron Williams'ı seyretmiş olduk. Zaten Iverson da üç aşağı beş yukarı o kadar takılmamış mıydı İstanbul'da?

23 Kasım 2011 Çarşamba

Nefes ALDIK....

Esasında sabahtan beri dıngıl bir şekilde bedelli geyiklerini okuyorum.Hayır güldüklerim de vardı sabah açıkçası, "-Bedellinin 2. taksidini internet üzerinden yatırmak isteyen vatandaş parmağını yaralayınca gazi ilan edildi" gibi... En son okuduğum"- 30 bin TL verip askere gitmeyecek olanlar. 10 bin TL verin ' Kestirin ' 20bin TL cebinizde Kalsın." ile dengesizliğin bizde değişmeyen tek denge olduğunu,vur deyince öldürdüğümüzü bir kez daha anladım.Hayır çok hava atmak isterdim,helikopterden helikoptere atladım,dağlarda sabah akşam nöbet tuttum demek isterdim fakat arkadaş kısa dönem askerlik yaptım.Dış kurye olduğum için şanslı puşt yaftası ile dolaştığımı tahmin ediyorum.Birliğin abisi olunca ve bütün karakolun ihtiyaçlarını dışarıdan ben aldığım için kimse bunu dile getiremese de içten içe bunları hissediyorsun.Ne diyebilirsin ki sana yazılmış kader işte yada seçimler...
Seçimler demişken,gözüm tv ekranın da bir silüete takılı.Nüfus cüzdanın da Makedon yazıyor.Tüm çocukluğunu yazlıkta ki Makedon kıza aşık geçiren,üstüne Naumoski ile ergenliğini bitiren bir bünyeye sahip olan ben,bu adama karşı en çok kredi verecek kişiyim diye düşünüyordum.Ben bu krediyi bütün Makedon halkına veririm fakat sahada ki Makedon'un nerde olduğu,ne yaptığı veya yapmak istedikleri hakkında bir fikir sahibimidir?Sanmıyorum...
Çok uzun zamana gitmeye gerek yok 1-2 ay öncesine sararsam kafayı papatya falımız orada başladı.Ulen lock out'mıdır lokavtmıdır,genel grev mi dersiniz bu furyadan güzel elmalar kafamıza düşer dedik.İlyasova Efes adına ilk elma olurken armut buda iyisini siz yeyin dercesine Patrick Mills ile anlaşıldığı yazıldı.Oynatmayı seven,Yurolig bazında skor opsiyonuda olan bir oyuncu gelir şad oluruz diye düşündük.Sonra ne olduysa bizim mahallenin yakışıklısı gönlünü Mills yerine bir brezilya'lıya kaptırdı.Derken transfer kuşları Santos'tan Neymar'ı Real'e,Marcelinho Huertas'ıda Efes'e yapıştırıverdiler.Bu arada Fenerbahçe Ülker'de Gist ve Jerrels ile anlaşınca Final 4 için tek umudum Efes kaldı.Berke Can'ın transferi "pardon Sasha Vujacic demek istedim" sonrası Huertas bombası bünyeye ağır geldi.Caja Laboral'a da ağır gelmiş olacak ki olay bu sefer Brezilya pembe dizisine döndü.Galatasaray ve Efes'in İspanya transferleri sonrası anladım ki bu İspanyollarla transfer filan olmaz.Bonservis önce 1 sonra 1,5 yetmedi 2 milyon avroya dayandıktan sonra Caja Laboral'dan elimizde kala kala Barac ve Esteban Batista ile 3'ün 1'i kalmış oldu.Hadi terbiyemizi bozmayalım 3'ün 2'si diyelim...(Size tanıdık geldimi bkz. Galatasaray-A.Madrid 3'ün 1'lemesi) Huertas'ta kendini köle İsaura değil de İffet belleyince zengin kocaya,pardon Barcelona'ya layık bulunca bize yalan rüzgarının en civcivli bölümü kaldı.

Bütün ülke Avrupa Şampiyonasında ki hezimeti sindirmeye çalışırken turnuvada bir de peri masalı vardı,Makedonya....Ulan Avustralyalı Jennifer gitti,Brezilyalı İsaura gitti bari bu Makedonya'lı Sindirella gitmesin diyerek eski oyuncumuz Vlado ilievski'ye sarılmak zorunda kaldık ki Efes'in ki gibi Yuroligin en kolay grubunda düştüğümüz haller ortada...Dedim ya yazının başında kader,kısmet....Anladım ki bu kahpe kaderde gelip paraya dayanıyor.Bakalım Efes akıllanıp resmi Nba grevinden kendine ne zaman bir transfer yapacak mı yoksa yeniden basireti bağlanıp İstanbulda ki Final 4'u Tv'den mi izleyecek?

Eh ucundan maçada dokunursak.Kerem Yuroligte 400. asisti geçen 12. oyuncu oldu.Allah 500-600'ü nasip etsin,gözümüz yok.Esteban Batista'yı ne olursa olsun işimiz düşünce oyuna alacaksak Ufuk Sarıca ile basketbol fikirlerimiz uyuşmayacak gibi gözüküyor.Kerem Gönlüm dönünce heralde kendisini top toplayıcı olarak göreceğiz!!Çüşş diyorum.Berke Can Hacettepe maçında zaten parlamıştı ki Hacettepe bir ara Berke Can'dan daha az sayı atmıştı haftasonu!!Abuk sabuk şut tercihlerinde azalma oldukça performansında artış oluyor,bizim beklediğimiz de bu,Kournikova ne bekler onu kendisine sorun!Adamım Savanovic'te bir kıpırdanma var,bu aşikar fakat hala yeterince efektif kullanamıyoruz.Ah bu arada ne olur biri Doğuş Balbay'a oyunun sadece savunma tarafını oynarak Yurolig oyuncusu olamayacağını anlatsın.Biz hala merakla bekliyoruz gelişecek mi diye?Bu arada Cenk Akyol'a sportmenlik dışı faul çalan hakem üçlüsüne selamlarımızı gönderelim.Tamam hayatınız da hiç basketbol oynamamışsınız o çok belli de acaba kafanız damı güzeldi demeden geçemeyeceğim.

Her şeyin sonunda nEFES aldıran bir galibiyet olduğu bir gerçek ama lezzet sorunumuz olduğu da aşikar.Sene başında ki 3'ün 1'lemesi tecrübesi sonrası bir nevi 3'ü 1 arada olmamız gerekirken anca 2'si 1 arada gibiyiz.Umarız basiretle ilişkimiz bu sene daha düzgün olur Efes adına.

Sevgiler,saygılar,hürmetler,Çetin Abi transferrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Mire CHATMAN.Hürmetler...


Her izlediğimde saygı duyduğum.Kiminin beğendiği kiminin savunmasını çok zayıf bulduğu ama Allen Iverson gibi bir efsanenin bile sahada saygı duyduğu bir adam.Olması gereken kadar olamayan onlarca adam sayabiliriz.Hatta bu adam kariyerin de gittiği her takımı (ventspils-pau orthez-lottomatica roma-dinamo moskova-beşiktaş-ksk'yı taşımayı da geçti...) sürükledi diyebilir kimileri...6,2 asist ile euroleague asist krallığı hatta şaşırabilirsiniz letonya ligi smaç yarışması şampiyonluğu dahi vardır.Giderek yavaşlayan ayakları ve malum nedenlerle dumanlanan kafası nedeniyle NBA'den hep bir adım uzak kalması bu adamı her seyrettiğimde beni kahreder.Kim ne derse desin bu adam NBA top skorer kalibresinde oynayan bir adamdır.Kaf-kaf'lılar tadını çıkarın.

Saygılar,hürmetler,duygular şelale....

18 Kasım 2011 Cuma

WESTBROOK??


Arabada radyo spor dinlerken böyle bir dedikodu duydum.Genelde futbol transferi söz konusu bir dedikodu ise Özgür Sancar oyuncunun menajeri ile telefonda röportaj yapar sanırım ama Russell Westbrook'a erişecek kadar değildir.Elimizde kenarda 5 dk. oturtmaya bile kıyamayacağım 3 tane guard(açık,arslan,lakovic) artı birde yarım guardımız varken (büker).Tutku'nun Barca maçında oyuna girip delici oyunuyla bizi ayağa kaldırması bizde ki asıl eksik parçayı da gösterdi diye düşünüyorum.Oyunun her tarafını oynayan oyun kurucularımız var fakat delen ve sorumluluk alan yok.Lakovic kariyeri boyunca böyle bir oyuncu olmadı,Ender zaten boyu itibariyle bu opsiyonu sağlamıyor,Tutku'da kariyeri boyunca böyle olmadı.Biz bu opsiyonu Gordon ile kullanmaya çalışıyoruz ki o da çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen 1 vites daha altta...

Ama ya Westbrook...Hayal etmesi bile güzel....Eğer gelirse,eğer takımdan teğet bile geçerse,bhfbdffsdbfkelımşlözçlökmkn................

17 Kasım 2011 Perşembe

BARCELONA'YI YENMEYE İNANMAK...


Esasında söze merhaba diyerek başlamak mı gerekir bilemiyorum.Her merhabanın sonunda elvedanın da geldiğine inananlardanım ki ilk cümleyle vedaları sevmeyen bir adam olduğum hasıl oluyor.Nbakolik.com'dan yazar arkadaşım Cenk ile tekrar beraber yazmak büyük mutluluk benim adıma.Sevmediğimiz vedaları mecburen yapmak zorunda kaldık ki her ikimizin içinde de sanırım bir yara olarak yer alacak eski sitemiz.Bu arada henüz tanıma fırsatı bulamadığım blog arkadaşlarıma da buradan selam olsun.Yuvarlak bir topun herkesi birgün bir araya getireceğine eminim.

Sıcak bir maçın üstüne heyecanım da var açıkçası.Yıllar ama yıllar sonra bir maçta bu kadar inanç yada heyecan içinde olduğumu hatırlamıyorum.20 sayı gerideyken bile bu maça dönecek olmayı düşünmek cahil cesaretimi,inanç mı yada delilik mi?Hayır diyebilirim hepsine yada evet.Kafanız karıştı değil mi?Tıpkı Xavier Pascual'ın depresif şaşkın suratında ki ifade gibi.Her pozisyonda bir kafa hatta bir adım ötesi bir kulaç size(sayz) olarak üstün bir rakibe karşı sırasıyla 19-10-19-18 sayı atmışız.THY Euroleague'de oynadığı 16 periyodun 15'ini önde bitiren bir takıma karşı 4 periyodun 2'sini önde bitirip 1 periyodu berabere bitirmiş bir takımın maçta 20sayıgeriyedüştüğünü sadece sahada Navarro,Lorbek,Mickael,Huertas,Ndong,Messi,Xavi,iniesta üzerine total futbol ile açıklayabilirsiniz.Fazla istatistiğe takılmaya gerek kalmayabilir ama kalpleri oyunlarından daha büyük oyuncuları görmek sanırım bir Galatasaray'lı olarak en çok bizleri mutlu etmiştir ki bunun mimarını es geçmek haksızlık.

Sakinleştikçe hala molada ki sesi kulaklarıma geliyor "We dont give up pressure-Baskıdan vazgeçmiyoruz".Tamamen kaderine terk edilmiş bir şubenin dirilişine tanıklık ediyoruz bu adam sayesinde.Ranking yada verimlilik puanlaması diyeyim uydurma bir Türkçe ile -4 olan Cevher Özer'in kullandığı hiçbir şutta başarılı olamamasına rağmen 19:04 dk. oyunda kalıp bildiğimiz bir Cevher Özer'den çok Fatih Solak gibi savaşacak bir oyuncuya dönüştürmek de sadece Mahmudi'nin yapacağı bir şeydi.

Hepsinin toplamında sadece 2. periyodun son 5-6 dk.sını çok kötü oynayarak maçı kaybetmiş bir takımı maçı kazanmış gibi bağrına basmak Galatasaray tribünlerinin kaybettiği bir şeyleride kazanmak adına önemliydi.F16'dan bir adım öteye geçeceğimize olan inancımı arttıran,basketbol maçlarına kombine alarakta aile bütçeme vereceğim zararı bir kefeye koyarak karlı mı zararlı mı olduğu mu bilemediğim bir geceyi en azından mutlu uyuyabilmekte önemliydi.

Ve sanırım evet.I FEEL DEVOTION;)

13 Kasım 2011 Pazar

Namazda Gözü Olmayanın Ezanda Kulağı Olmazmış...

Türkiye 0-3 Hırvatistan
Cumartesi günü alınan hezimet ve yaşanan sonuç malumun ilanı oldu benim için. Oynanan oyun ve maçın sonucuna şaşırmadım, şaşıranlara ise hayret ettim. Ne bekliyorduk ki sanki? Grup belirlendiği zaman Almanya’nın grup birincisi olacağı ve Türkiye’nin grup ikinciliği için en önemli aday olduğu futboldan az çok anlayan herkesin ortak düşüncesiydi. Açıkçası kimsenin Almanya’nın önünde olabileceğimizi ya da en iyi ikinci olabileceğimizi düşündüğüne ben inanmıyorum. Nihayetinde grup maçları sonunda rahat rahat, sallana sallana ikinci oluruz derken ıkına ıkına olabildik ki Hırvatistan maçı öncesinde karamsarlığımın en büyük nedeni bu idi.

Aslında geriye dönersek Azerbaycan maçında alınan yenilgi sonrası Türk Milli Takımı’nın selameti için derhal teknik kadronun değiştirilmesi gerektiği söylemimin ne kadar doğru olduğu cumartesi geceki ağır yenilgi sonrası ortaya çıktı. Aslında o zamanki bu söylemim sadece Azerbaycan yenilgisi ile alakalı değildi. Aynı zamanda Hiddink’in ne kadar büyük teknik direktör olursa olsun kimyasının Türkiye ile uyuşmadığı, futbolcular tarafından sayıldığı fakat sevilmediği, futbolcuların Türk milli takımı forması ile t.d. motivasyonundan yoksun maçlara çıktığı ve Hiddink’in futbolculara verebilecek ekstra bir şey kalmadığı da belli olmuştu. Belki bazıları hala daha Milli ruh söylemlerini destek göstererek ekstra motivasyonun gerek olmadığını söyleyebilirler ama gelinen noktada önceki örneklere bakarak önemli olduğu ortaya çıkmıştır. 96 Avrupa Şampiyonası grup maçlarında Fatih Terim’in öğrencilerinin başarısının altında hem t.d. motivasyonu hem de futbolcuların t.d.’yi hem sayıp hem sevmesi de etkiliydi. Aynı şekilde Fatih Terim’in Galatasaray’daki 96-2000 serüveninin UEFA Kupası ile sonuçlanmasının altında yatan nedenlerden en önemlisi bu iki unsurdu. Diğer yandan Fenerbahçe’nin Zico ile kazandığı başarılarının nedeni sadece futbolcu kalitesinin yüksek olması ile açıklanamaz. Aynı Milli Takım ve Galatasaray’da Fatih Terim ile oyuncular arasındaki ilişki Zico ile futbolcuları arasında oluşmuştu o dönemde ve özellikle futbolcuların Zico’yu çok sayıp sevmesi ve Zico’nun da zor anlarda gerek medyaya gerekse yönetime futboluları yem etmemesi gibi ayrıntı ama önemli stratejik hamlelerin etkisiyle Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalin kapısından dönmüştü. Bu örneklerin bakarak Hiddink’e döndüğümüzde ise futbolcularla t.d. arasındaki ilişki hakkında ne diyebiliriz ki! T.d. yılın neredeyse 6 ayı Hollanda’da iken futbolcu ne kadar t.d.’nin söylediklerini takar?

Aslında o da ayrı bir tartışma konusu. “Vay efendim neden Hiddink maçları izlemeye gelmiyor?” lafları ne zaman yükselmeye başlasa bir bakıyoruz Hiddink hemen tribünde kurmaylarıyla birlikte kurulmuş notlar alıyor. Sanırım kandırdığını zannediyor bazılarını, belki de kandırıyor. Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış hesabı Hiddink’in gönlü yoksa maç seyretmeye, yeni oyuncular keşfetmeye, zorla o statları onu getirmeye ne gerek vardı ki? Zaten illa gelsin diye bir düşüncem de yok. Kurmaylarını görevlendirirsin gider seyreder maçı alır notları yapar bir rapor t.d. ye sunar. Ama bizdeki bazı aklı evveller nasıl ki Fatih Terim’in maaşına takıp o yolla saldırdılar bu sefer de bu şekilde Hiddink’in kellesini alttan alttan istemeye başladılar. Acaba Hiddink’in Kore ya da Rusya’daki çalışma şekli böyle miydi? Eğer böyleyse Hiddink’e bu sebeple söylenen sözlerin hepsi onunla anlaşma yapan sevgili TFF yetkililerine de gitmektedir.

Karşımıza Hırvatistan çıktığında maçlarla ilgili yorum yaparken iki maçta da birer sıfırlık mağlubiyetleri Avrupa’ya rezil olmamayı düşünerek söylerken iyi niyetli bir şekilde bu fikrime karşı çıkan sevgili futbolseverlerin şimdi ikinci maç için kapıyı beş farktan açmaları işin daha da komik olan yanı oldu benim için. Hep denir ya Türkiye 70 milyon teknik direktör 70 milyon futbol yorumcusu vardır diye, aslında Türkiye’de futbolu gerçekten anlayıp akıl ve mantık ölçülerinde ele alanların sayısı devede kulak kalmıştır. Onları da zaten Hırvatistan maçı öncesi yorumları okuyanlar bileceklerdir. 4-3-3 mü oynamalıymışız yoksa 4-4-1-1 ya da Ali, Veli neden aday kadroya çağrılmadı söylemlerini yapanlara tek sözüm var: İstenilen taktik istenilen futbolcular olsaydı bile yine skor bundan çok farklı olmayacaktı. Çünkü sorun tekrar söylüyorum seçilen taktikte çağırılan ya da çağrılmayan oyuncularda falan değil sorun daha derinlerde daha merkezde. Biraz düşünün hemen bulacaksınız zaten.

Bir söz de TT Arena’da Volkan’a küfür edilmesine. Nasıl ki Volkan Demirel’in oynadığı maçlarda istenmeyen bir durumda ağzından taraftara, rakip oyuncuya, kendi takım arkadaşına, hakemlere, teknik direktörlere vs. ana bacı küfür kelimelerini okumak beni ne kadar irrite ettiyse, o taraftarların da hep bir ağızdan Volkan’a küfür etmesi o kadar irrite etti. Ama n’apacaksın; öyle kafaya böyle şapka, yapacak bir şey yok. Kutsal forma altında demeyin, kutsal formalar halen soyunma odasında, uzun zamandır giyilmedi…

Son olarak adı Türk Milli Takım t.d. için geçen Abdullah Avcı'yla ilgili olarak mümkünse rahatını bozmasın hiç öyle milli takım görevi reddedilemez söylemlerine bakmasın, güzel bir dille görevi geri çevirip üç büyüklerin birinde kendini denedikten sonra bu göreve layık olduğunu göstersin. Malum Fatih Terim, Hiddink gibi futbol adamlarına dayanamayan ya da uyuşamayan bu sistem Abdullah Avcı'yı çok fazla içinde barındırmaz, posasını çıkarır. Sonra geleceği olan bir teknik direktör adayının altına da yakmak için bir sopa da biz atarız. Bakınız: Ersun Yanal...

28 Ekim 2011 Cuma

Art Niyetli-Aciz-Korkak-Yüreksiz-Lanet

Galatasaray-Gaziantepspor maçının ardından sıcağı sıcağına bir şeyler yazacak olsam herhalde Serdar Diyadin ve Abdullah Yılmaz ile mahkemelik olurdum. O nedenle biraz bekleyip kelimeleri daha bir yumuşatarak düşündüklerimi söylemek daha bir doğru geldi ki anca maçtan iki gün sonra sinirim geçti, kendime gelebildim.
Galatasaray-Gaziantepspor maçının hakemi Abdullah Yılmaz’ı zaten geçen sezon Galatasaray-Bursaspor maçında Volkan Şen’in yere düştüğünde topu eliyle kontrol etmesine vermediği sarı kart ile hatırlarım ki olayın ilginç yanı o zaman kartını bu kadar cimri kullanan bir hakemin bu maçta bu kadar kolay kart çıkarması oldu. Aslında maçın 5. dakikasında Engin’e itiraz dolayısıyla verdiği sarı kart maçın gidişatı ile ilgili bazı bilgiler sunmuştu. Zaten eğer itiraz standartı bu olsaydı hakemin, büyük ihtimalle 70. dakikalar civarı sahada itirazdan tüm Galatasaraylı oyuncuların atılması gerekirdi.

Aslında bakarsanız Abdullah Yılmaz’ın maç performansını göz önünde bulundurarak maç sonunda isminin başına iki sıfat çok uygun göründü. Maçın orta hakemi kendi gördüğüne değil yardımcısının gördüğüne inanacak kadar aciz; verdiği kararların arkasında duramayıp asıl göstermesi gereken kırmızı kartları veremeyecek kadar çaresiz veya korkak. Acaba bu hakemi bu noktalara kadar getiren hocaları, gözlemciler, en genelinde ise MHK bu halini görünce hiç mi utanmadı? Çünkü bir kurum ancak en zayıf halkası kadar güçlü olabilir ki, görünene göre şu anda bu Abdullah Yılmaz MHK’nın en zayıf halkası. O zaman MHK da Abdullah Yılmaz kadar aciz, Abdullah Yılmaz kadar çaresiz, Abdullah Yılmaz kadar korkak.
30 yıllık hayatımda kendimi bildim bileli izlediğim maçlarda çok hakem hatası gördüm. Çok maçta hakeme sinirlendim, kararlarını yanlış buldum. Ama ilk defa evet ilk defa bu maçın hakemi hakkında “art niyetli” başlığını rahatlıkla kullanıyorum. Hem orta hakem hem de Metin Diyadin’in yeğeni mi kuzeni mi artık neyse akrabası olan Serdar Diyadin. İkisinin de verdikleri kararlarda takındıkları tavır ve mimikleri ancak bu kadar lanet ancak bu kadar çirkin olabilir diyecek türdendi. Dediğim gibi bu maçta hakemliğin başka bir boyutu gözler önüne serildi. Bu maçta sahada harbiden futbolun “f” sinden anlamayan, futbol kurallarını hiç bilmeyen, belki de kafası güzel bir hakeme pardon sahanın ortasına hakem diye atılmışiki kişiye tanık oldum. Bu adamlara hakem diyip hakemliği onuruyla ve olması gerektiği gibi yapan gerçekten adalet dağıtan, yürekli insanların mesleklerine leke sürmek istemiyorum. Eğer ben bu iki hakem müsvettesine hakem dersem gerçeklerine yazık etmiş olurum. O yüzden bu iki insan anca hakem müsvettesi olabilirler. Onur yoksa gurur yoksa yürek yoksa kişilik yoksa karizma yoksa adalet dağıtmada yeterli olunmuyorsa yapmayacaklar o işi. Bin lira para alacağım diye hocalarına yalakalık yapıp peşkeş çekerek buralara gelip hakkı, hukuku, kuralı çiğneyeceklerse onlara da yazık, bu oyuna gönül vermişlere de. Bunları kim yargılar, kim hesap sorar bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey var bunları hesaba çekecek kişiyi de tanımak istemiyorum.Futbol olarak zaten taraftar statlardan uzaklaştı, yavaş yavaş tekrar ısınmaya çalışıyor, kaos ortamının ortaya çıkardığı kara bulutları el birliği ile dağıtmaya çalışan binlerce insanın emeğine yazık ediyor bu tür art niyetli insanlar. Her hafta maçlarından sonra “biz futbolun güzel yüzünü göstereceğiz.” diyen insanlar bile bu kadar da olmaz diyorsa o iki insan değil o kurumun başındaki insan şapkasını önüne koymak zorundadır. Ben futbol konuşmak istiyorum. Kalitesi düşük de olsa, hatta zaman zaman sahada futbol namına konuşulacak bir şey olmasa da bırakılsın onun karasını taraftar olarak ben vereyim. MHK Başkanı vermesin “sahada futbol mu oynamışlar” diyerek bunun cevabını. MHK’yı ilgilendirmez takımların sahadaki performansları. Bunun adı eyyamcılıktır, bunun adı hedef saptırmadır. Futbol kurallarından bihaber insanlara düdük teslim etmenin cevabını sadece hakem hata yapmıştır özür diliyoruz gereken cezayı vereceğiz diyerek cevaplayan bir MHK Başkanı’nın görevi acaba olay olduktan sonra bu tür açıklamalarla gaz almak mıdır; yoksa iş daha başa gelmeden gerekli uyarıları yapmak mıdır? Ya da acaba böyle olması özellikle istenmiş midir? Neye hizmet ediyor bu MHK’da bu düdükleri bu tip insanlara teslim edenler? Eyyamcılığa mı, yoksa başkalarına yaranmaya mı? Amaç ne? Bu oyunu güzelleştirmek mi yoksa bu oyunun şeklini çizmek mi? Kim bu hakem müsvetteleri? Bunlar nasıl 35.000 taraftarın önüne çıkabiliyor? Bu eleman bırakın "hakem" olabilmeyi; yan hakeminin etkisi altında kalan, karar mekanizması sıfır olan ve en önemlisi baskı altında kalan ezik ve ürkek biri. Futbolu da bilmiyor. Belki de bu MHK’ya da Savcı Berk lazım içindeki pislikleri temizlemek için.

Aslında Abdullah Yılmaz ve Serdar Diyadin denen iki insanın maçta yaptıklarıyla ilgili söylenebilecek güzel bir söz var: Önce yaptı, sonra sıvadı. Bu yetmemiş gibi üzerine de tüy dikti. İşte bu iki insan bu maçta bu eylemlerin karşılıklarını yeşil sahada göstermişlerdir. Melo'nun Olcay'a yaptığı hareketin öncesindeki hava topu mücadelesinde antepli oyuncunun topa kafayla çıkmak yerine kambura yatıp Ujfalusi'nin dengesini bozup Ujfalusi'ye yapılan faulü es geçerek önce yaptı. Sonra Melo'nun Olcay'a arkadan yaptığı harekete sarıyı kırmızıyı geçtim faul dahi vermeyerek sıvadı. En sonunda çaprazdan kaleye 25-30 metre uzaklıkta Antepli oyuncunun son adam olarak nitelendirdiği Servet tarafından düşürülmesini kırmızı kart olarak yorumlayarak tüyü de dikti. Serdar Diyadin de ayrı bir şovmen. Onun saha içinde yaptığı şov da orta hakemin bu tüy dikme eylemine yardımcı oldu. Eeee gerçekten bu konuda bile yardımcı hakemlik görevini layığıyla yerine getirdi. Aslında onlar bilmiyorlar, başkalarına diktiklerini sandıkları o tüyü bilmeden kendilerine diktiler. Bunun farkına vardıklarında ise iş işten geçmiş olacak. Onlar da Bünyamin Gezer gibi asıl bırakma nedenleri yerine gidip Servet’e kırmızı kart verdiğim maçtan beri maç alamıyorum diyerek ağlayacaklar belki de.

Sonuç olarak hem Abdullah Yılmaz hem de Serdar Diyadin art niyetli olarak çıktıkları maçta belki de kendilerine verilen görevi yerine getirmişlerdir. Ancak bundan sonra alacakları her maçta gözler üzerlerinde olacaktır. Asla hakem olamayacaklardır. Anca müsvettesi olabilirler. Onu da anca birilerinin kucağına oturmaya devam ederek devam ettirebilirler gibi geliyor bana. Amacım aslında bu adamları yargılamak değil, Bu kadar futboldan bihaber kalmış insanların eline düdüğü bayrağı bu kadar kolay verebilen sahaya atan ve on binlerce insan ile baş başa bırakan üst kurullar. Ben her hafta tayin mercilerinin daha adaletli, vasıflı, karar mekanizması yüksek, yürekli ve en önemlisi futbolu bilen kişileri kısacası hakem gibi hakemleri bulup onları “hakem” olarak tayin etmesini bekliyorum. Çünkü bu iş yürek işidir. Abdullah yılmaz için bu kadar yazmamın tek amacı umarım bu yazım hakemin artniyetlisi başlığı altında önemli bir yazım olur da gelecekte de kullanırım ve o zamanlar aslında ne anlatmak istediğim daha iyi anlaşılır. Sesimiz bu konularda çıkmıyor zannedilmesin, çıkmayan diye bilinen sesimiz yeri gelir nefesimiz olur. Futbol bir oyun ise hele şu ortamda hakemler sadece bu oyunu kolaylaştırmalıdır. Zorlaştıranlar ise yola çıkmalıdır en acilinden…

25 Ekim 2011 Salı

Ünal Aysal'ın Golcü Transferi

"Ama muhakkak ki takıma getirmek istediğim isimler var. Teklifin hocadan gelmesini beklerim. Kafamdaki isim özellikle ingiltere'de oynayan bir oyuncu. İri yapılı, beyaz tenli, güçlü, yakışıklı"


22 Ekim 2011 Cumartesi

Cüretkar Ol! Ama İşine Geldiği Yerde Değil Heryerde...

Geçen hafta içerisinde yazılı medyada şike-teşvik davasıyla ilgili olarak çıkacak karara ilişkin etik kurul kaynak olarak gösterilerek “Fenerbahçe, MİY ve Sivasspor küme düşürülecek; Beşiktaş, Trabzonspor ve Eskişehirspor’un da puanı silinecek” diye haberler çıkmıştı. Aslında bu haberler gazeteler tarafından yazıldığında adı geçen kulüplerin yöneticilerinin mahkeme tarafından alınmış olan gizlilik kararını ihlal ve yönlendirme amaçlı yapılmış bir haber olması itibari ile resmi sitelerinden sert açıklamalar yapacaklarını düşünmüştüm ama nedendir bilmiyorum hiçbirisi benim bildiğim kadarıyla bir açıklama yapmadı.Konuyu açıkladıktan sonra bugün öğle saatlerinde TRT3Spor’da Ümit Aktan’ın yaptığı “Haydi Maça” programında yaşanılan olaya geçmek istiyorum. Programın formatı zaten o an oynanan maçların skorlarını haber vermek. Ayrıca ileriki saatlerde oynanacak maçlarla ilgili konuk yorumlarının olduğu programda Ümit Aktan yukarıda belirttiğim haber ile ilgili olarak Tunç Üner isminde birini bağladı. Tunç Üner ismini ilk defa duymuştum ama programda anlatılanlara göre zamanında futbolcu menajerliği ve Ulusoy döneminde TFF İsviçre Temsilciliği yapıp gerek Türk Kulüplerinin gerekse milli takımın UEFA ile olan olaylarında arabuluculuk yapan biriymiş. Ne varki programa katılma sebebi ise yukarıda belirttiğim haberi UEFA’dan öğrenip medyaya söyleyen insan olmasıdır. Zaten zamanında TFF’nin İsviçre temsilciliğini yapmış olması UEFA içerisinde bu konuyla ilgili bilgi alabilecek kapasitesi olabildiğini gösteriyor. Benim için konu bu değil zaten. Programda Ümit Aktan sorularını sordu, Üner de cevapladı. Üner ile telefon görüşmesi bittikten sonra da bu sefer yayına Ogün Altıparmak bağlandı. O anki düşüncem Altıparmak’ın bu haber yalandır, hiçbir astı astarı yoktur diyeceği idi. Fakat bağlandığı ilk saniyeden itibaren Ümit Aktan’a “Sen bu adamı programa nasıl bağlarsın?” lafıyla birlikte yayından yarılana dek salladı durdu. Hatta o kadar ileri gitti ki Aktan’a “Senin müdürünle görüştüm zaten. Dikkatli olacaksın, olmazsan orada olmazsın” diyerek alttan alta tehditvari konuşmalar içerisine de girdi. Ümit Aktan’ın Altıparmak’a sorduğu Üner’in dedikleri yalan mı peki sorularına ise inatla cevap vermeyip her seferinde onu telefona bağlayamazsın demekle yetindi. Aktan da Allah için hiç üstüne gitmedi Altıparmak’ın, devamlı saygılı bir şekilde alttan alarak konuşmaya çalıştı ki bu sektörde 30 senedir olan bir insan tam tersi davransa da fazla bir şey söyleyemezdim ki, Altıparmak da Aktan’ın bu saygısını devamlı üzerine giderek lehine çevirdi. Acaba karşısında bir Toroğlu’nun, bir Çakar’ın ya da Serhat Ulueren’in olacağını bilse bu kadar kolay bir şekilde telefona bağlanıp böyle tehditler edebilir miydi, tabiî ki hayır. En azından bu kadar yüksek volumden konuşamazdı. Neyse, Konuşmanın sonunda da Aktan da seyircilere dönüp bakalım yarın burada olabileceğiz mi diyerek bazı şeylere olan isyanını da belirtti. Yapacak başka bir şeyi edecek başka bir lafı da yoktu zaten. E be Altıparmak bu haber ortaya çıkalı kaç gün geçti sen neredeydin aklın neredeydi ki bu adam birini bağlayınca çemkirme ihtiyacını hissettin kendinde anlamadım gitti.Bu olay kesinlikle Fenerbahçe ile alakalı değil, güncel bir olay olduğu için yazıyorum. Zamanından beri bazıları işlerine gelmeyen haberlerden sonra seslerinin çıkabileceğini düşündüğü mecralarda seslerini yükseltip bazı konuların konuşulmasını, tartışılmasını ya da bilgi edinilmesini istemiyorlar. Belki de programlara katılıp kendi egolarını tatmin ediyorlar savundukları düşünceler üzerinden birilerine saldırarak. Tamam gizliliği bilinen bir konuyla ilgili konuşulması yanlış olabilir ama e be mübarek insan, sana çemkirme ihtimalleri yüksek olan insanlar her hafta binlerce laf ediyorlar ekranlar önünde bu olayla ilgili. Onlara gücün yetmiyor da Aktan’a mı yetiyor demeden geçemiyor insan. En büyük ümidim, Ogün Altıparmak’ı Aktan’a çemkirmesine neden olan bu Tunç Üner isimli zatın Serhat Ulueren ya da Ahmet Çakar’ın programına katılması. Zaten verdiği haberi de düşününce tam o programlara yakışan bir insana benziyor. Bakalım o zaman Altıparmak programa çıkıp Ulueren’e ya da Göktuğ Sevinçli’ye senin müdürünle görüşüp işinden attırırımvari bir tehdit içerisinde olabilecek mi? İnşallah bu beklentim olumlu sonuçlanır…

21 Ekim 2011 Cuma

Ağırlıkları Çıkardık, Özür Dileriz...

Şubat ayı civarında askerden geldikten sonra hayata adapte olabilme sürecindeki basamaklardan biri de tekrar yazmaya dönme çalışmalarıydı. Ancak hem evlilik telaşına girmem hem iş yoğunluğu hem de Türk sporunun futbol odaklı olmak üzere içinde bulunduğu durum bir türlü tam anlamıyla yazmaya geri döndüremedi beni. Öyle bir heves kırılması yaşadım ki anlatamam. Son dönemlerde tam yeniden heveslenir gibi olup paylaşımları arttırmışken ozhano'nun ortaya çıkan twitter hastalığı da hevesimi yeniden kırdı açıkçası. Çok yoğun çalışan, bu nedenle çoğu zaman mobil olmak zorunda kalan ben twitter ve facebook hastalığına kendimi kaptırmadan çok uzun süredir devam etmeyi başarmıştım. Ama bazı şeyleri tek başına sürdürmek gerçekten zor oluyor. Özel hayatımızda bir çok şey yaşıyoruz, işlerimizde çok yoruluyoruz, terapi olarak Çoban Salata'nın kollarına sığınıyoruz uzun zamandır. Fakat iyice yalnız kalınca o çırpınan heves de havasız kalıp yumuyor gözlerini. Volkanbk3 ile yollarımızı ayırmıştık, tolga ailevi durumlarından çok uzun zamandır hiç bir şey yazamıyor, ilter sanırım Amerikan Futbol Liglerinin başlamasını bekliyor, ozhano da kendi hayatında bir çok yoğunluk yaşarken twittercı olduğundan blogtan biraz uzaklaştı. Benim durumumu zaten anlattım.

Açıkçası sözün özü belli. Bilenler bilir blogu kapatacak değilim ama gelip giden dostlarımıza vefa borcudur şunları söylemek: Kusura bakmayın kendimizi hayata kaptırmış durumdayız ve en azından bir süre bu blogta kaliteli spor yazıları göremeyeceksiniz. Ha sürprizler olur, birimiz klavye boşalımı yaşarsa bilemem, ama tahminim o ki blog biraz stand-by'da kalacak. Sloganımız olan "Hayat katkılı, spor ağırlıklı blog"tan ağırlıkları bir süreliğine çıkarıyoruz. Döndüğümüz, kendimize geldiğimiz zaman zaten anlaşılır. Hepinize teşekkürler... Bir de kahrolsun micro-blogging!!!

16 Ekim 2011 Pazar

Babamın Penguenleri



İnanılmaz iş yoğunluğu içerisinde ancak eşimle biraz kafa dağıtacak vakit bulup dün gece izledik bu filmi. Jim Carrey her zamanki gibi ama penguenler resmen rol çalıyorlar. Anlatılamayacak şekilde, koşulsuzca gülüp rahatladık, resmen terapi gibi geldi bize, yorgunluğumuzu attık. O nedenle hiç bir şey düşünmeden gülmek istiyorum veya ailem, çocuklarımla hangi filme gitsem hepimize hitap eder diye düşünenlere hiç düşünmeden yapacağım öneridir Babamın penguenleri...

13 Ekim 2011 Perşembe

Yuh Yılmaz Vural Yuh ki Ne Yuh!

Yorum yapmaya dilim varmıyor. Bu dünyanın çivisi çıkalı çok olmuş da biz farkında değilmişiz diyip uzuyorum.

7 Ekim 2011 Cuma

Sabahı Beklemeyin Hiddink'i Bu Gece Kovun!!!

Geldiği günden beri aldığı maaş, yaptığı açıklamalar, daha iyi bir pozisyona geçebilmek için yaptığı manevralar ve Milli Takım havuzunu belirleme işini tamamen Oğuz Çetin'e bırakmış olmasıyla Hiddink bir aidiyet duygusu yaratamadı bende. O bize ait, bizden biri değil. Piontek onca başarısızlığa rağmen bir temel atmış, bir zihniyet yerleştirmişti. Bugün bile hala onun futbolumuza yaptığı katkılardan bahsedriz sıkça. Ama bu adam futbolumuzu geriye götürüyor, göz göre göre tükeniyoruz her gün. Rıdvan Dilmen'in defalarca söylediği gibi 3 sene önceki Milli Takımla bu takım arasında çok büyük fark var.

Hiddink ne kazandırdı bu takıma, kimi monte etti acaba diye düşününce Gökhan Töre'den başka isim gelmiyor aklımıza ve tabii ki o Töre'nin Chelsea altyapısından Hiddink'in tanıdığı adam olduğunu hesaba katınca elde var sıfırı canlı canlı yaşıyoruz. Artısı yok ama alıp götürdüğü çok ay yıldızlı formadan Uçan Hollandalı'nın. Bırakın bundan sonra da uçsun Guus. Almanya Belçika'yı yenip biz de Azerileri geçsek ve akabinde play-off'u atlayıp Şampiyonaya gidebilsek bile Hiddink bu takıma katamayacağını uzun zamandır gösteriyor. Gösteriyor da biz maalesef hiç mi hiç anlayamıyoruz.

Milli takım havuzunun genişlemesi demek Fener, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon'dan daha fazla sayıda adamı milli takıma çağırmak demek değildir. Aksine yurt çapında istikrarlı bir şekilde belirli bir form yakalamış ve uzun süre aynı çizgide oynayabilmiş adamları havuzdan zamanında ve en büyük katkıyı verebileceği zaman milli takıma monte edebilmektir havuzun genişlemesi ve bu geniş havuzun verimli kullanılması. Ezberleri bozmak gerek artık Milli takımda, birilerinden vazgeçip ya da en azından dinlendirip, ay yıldızı şahlandıracak heyecanı yakalamak gerek. Bu işi yapabilecek adam Hiddink değil, ancak bir Türk Hoca olacaktır. O yüzden hiç sabahı beklemeden lütfen Hiddink'i bu gece kovun!!! Bir zahmet Oğuz Çetin'i de unutmayın.

Sana ise saygı duyuyorum gösterişsiz ve mağrur adam. Gencecik ama makina gibi bir takım yaratmışsın. Önün açık olsun.

Türk Sporcusunun Sorunu Ne?

32. yaşımı bitirdim geçtiğimiz aylarda. 5-6 yaşında izlediğim bir çok maçı hatırlıyorum. Nereden baksanız yaklaşık 27 senelik bir futbol izleyicisiyim yani. Derwall'i de, Tırpan'ı da Piontek'i de, golsüz grupları da, arkaların tek seferde 2 kez dörtlendiğini de, alayını da hatırlıyor bu kafa. Ne milli maçlar ne lig ne Avrupa maçları izledim. Binlerce maç izledim desem belki az bile. Ama izlediğim bu maçlarda özellikle uluslararası maçları bir kenara ayırıp değerlendirmek gerek. Bir tane maç söyleyemem ki size bu binlerce maç arasından bizim takımlarımızdan herhangi biri, daha maçın başında oyun hakimiyetini eline alsın, 90 dakika boyunca kontrollü, disiplinli ve organize bir top oynasın. Bir tane maç adı veremem ki size o maçta kalemizde bir gol tehlikesi görmeyelim, öne geçtikten sonra rakip takıma topu hediye etmeyelim ya da oynamalarına izin vermeyelim. Bizim maçlarımız hep heyecan ve sıkıntı doludur. Maçı kazanacaksak illa ki önce bir gol yememiz gerekir. Gol gerekiyorsa maçın son dakikaları gelmelidir. O maçta banko oynaması gereken adam hoca tarafından 11'e alınmamış son 15-20 dakikada ısınmadan, kurtarıcı olarak oyuna sokulmuştur. Bu maçı nasılsa alırız dediğimiz maçların %90'ınında anamızdan emdiğimiz sğt burnumuzdan gelmiş, çoğunlukla da o maçları alamamışızdır. Bu takım bizi parçalar, 3-5 olmasa dediğimiz maçlarda, kalemizde onca mucize gol pozisyonu skora dönüşmemişken gider en olmadık pozisyonda o güçlü rakibe 1 gol atar adamları canından bezdiririz.

27 sene arkadaş, şaka değil bu, tam 27 sene! Bir maçı rahat seyredeyim, bir başlama düdüğü ile bitiş düdüğü arasındaki 90 dakika benim için hep güldüğüm, yağlarımın eridiği bir terapi olsun! Olmuyor olmuyor olmuyor!!!

Çok merak ediyorum bizim genlerimizde hangi bilgiler kodlu? Kura çekiyoruz İspanya çıkıyor "Yeriz, parçalarız, en az 4 puanımız var, grup birincisi çıkarız" diyor sevgili basınımız ve otoritelerimiz, İspanya içerde dışarda elimize veriyor keser sapını. Almanya çıkıyor "Bitti bu iş, elemanları Avrupa Şampiyonası'nda elimizden kaçırmıştık, Almanya 2. vatan, sökeriz, yırtarız" diyor yine aynı kalemler, 2. vatanda üçlük oluyoruz, grup 2.liğimiz ise hala tehlikede. Azerbaycan maçımız var "Bunlar ufak maçlar, asıl Almanya maçına bakalım" diyor aynı isimler Azeriler bizi yendikleri günü bayram ilan ediyorlar, ağzımız açık kalıyor, rezil oluyor Bakü'de, çaktırmıyoruz. Hangi genin neresinde saklı bu kendini büyük görme kodu, bak bilen varsa Allah aşkına söyleyiversin, yeminle sakince söküp alacağım, hiç acımayacak yaaa!

Hiddink boşuna "Almanlar çok kuvvetli, izin verir, önlem almazsak bizi yerler" demiyor, adam bizi çözmüş. Löw "iyi ki final maçı değil bu maç" diye boşa söylemiyor, o da Türk insanının mental yapısının farkında. Bizim başarıya ulaşmak için ezik olmamız lazım kardeşim. Karizmamız yerlerde sürünmeli, aşağılanmalı, önce sağlamından bir rezil olmalıyız. İmkanlar kaybolmak üzere, fırsatlar tükenme noktasında olmalı. İnsanlar bize gülen ve küçümseyen gözlerle bakmalı. Allah bizi kahretseydi da şu durumlara düşmeseydik demek üzere olmalıyız. İşte o zaman başarı kendiliğinden gelir. Ulusal küllerinden doğma ve silkinme geni diye bir gen var bizde vallahi, şu genimiz olmasa demek ki Türk'ün adı ve esamesi de okunmayacaktı nokta. Vay be!

Yarın mı? Durun hele Almanlar çıkıp bir rezil etsinler bizi, maçı kazanıp kazanamayacağımız sonra belli olur.

Bizim neyimiz var Allah aşkına? Essabirin...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Sakaryaspor Taraftar Grubu Tatangalar'ın Şaban Yıldırım ve Yönetim İçerikli Açıklaması


"SADECE SPOR KAMUOYUNUN DEĞİL, SAKARYA ŞEHRİNİN DİKKATİNE;

Kurulduğu yıl olan 1965’den bugüne dek onurlu mücadelesini hiçbir zaman başarıya yem etmeyen üstün şahsiyet ve zihniyet sahibi büyük sakaryasporlu insanlarla geldiğimiz şu noktada aldığımız bu bayrağın daha güçlü dalgalanması adına bizde saha içi başarının veya kupalarla dolu müzelerin değil mazisi pırıl pırıl, tertemiz tarihiyle bu şehrin simgesi, sembolü, kısaca çok şeyi olan bir camianın peşinde koştuk ve son nefesimize kadarda bu savaşı vereceğimize yeminler ettik.

Hani hep dedik ya; şampiyon olanı sevmedik, sevdamızı şampiyon yaptık. Hemde bu ülkede şampiyonluk kupalarının şike ile hile ile alındığı bir dönemde sadece alınteri ile bezenen bir şampiyonluk filmi gibi. Şehrin öz evlatlarının başrollerini gerek sahada ve gerekse tribünlerde oynadığı bu filmin gururunu doyasıya yaşayalım, hak edildiği derken söz vermenin ne olduğunu bilmeyen emek hırsızları meğerse bu arada kulübü istila etmişlerdir.

Nelere sustuk, nelere katlandık.
Yine rahat durmadılar,kırdılar,döktüler demesinler diye.

Nelere mi sessiz kaldık;

Sakaryaspor başkanı kulüp binasında değilde kendi otobüs yazıhanesinde basın toplantıları yaparken dişimizi sıkmadık mı?
Bütün ülke Sakaryaspor – Fenerbahçe sezon açılış maçını izlerken stadın elektrikleri kesilince daha ilk maçta tuvaletlerde sular akmadığında son maçta skorboard çalışmadığında her maç maraton tribünü turnikelerinin yarısı arızalı olduğunda yada futbolcular neredeyse evlerine ekmek götürmekte zorlandıklarında büyük başkan büyük yönetim edasıyla ortalıkta dolaşan soytarıları gördükçe, kafımızı duvarla vurmadık mı?

Bu takımın geleceği ile ilgili en önemli konulardan biri olan borçların yeniden yapılandırılmasıyla ilgili aylarca bir taksit bile ödenmeden bu hakkımız yanında tırnaklarımızı yemedik mi?

Transferin önünü açacaklarına kongre üyelerine tebligat ile oy kullanma yolunu kapatmalarına ve hatta hala yönetim kurulunda üye olmayanların bulunmasına “ya sabır” demedik mi?

35 BİN TL. İddaa’ya olan borcumuz yatırılmadığı için kulüp 1 Milyon TL’ye yakın zarara uğratıldığında tüm bu olanları kamera şakası zannetmedik mi?

Ancaaak; Taa ki dün akşama kadar bu takım, bu şehir bir yerlere gelsin diye maddi, manevi her türlü sıkıntılar ile uğraşan bir güzel gönül adamına yapılan bu adilik, bu alçaklık, bu kahpelik artık bardağı değil havuzu taşırmıştır.

Daha o çirkin açıklamadan 24 saat önce bu taraftar arka arkaya 4.Mağlubiyetini almasına rağmen teknik heyet ve futbolcuları bağrına basmışken sonuç alınmayacak bu meydan okuma girişimlerine gerek var m?

Hocamıza görevden aldığınıza dair bizce hiçbir hükmü olmayan kararınız bu takımın sahipleri yani taraftarları tarafından kabul edilmemiştir. Şu dakika itibariyle tüm yönetim kurulu tarafamızdan hiçbir şekilde tanınmamaktadır.

Biz ki; Depremde yıkık binalarda ki Hoşça kal ADAPAZARI yazılarını silip haydi ayağa Sakarya yazmışız.

Biz ki; Siz evlatlarınıza ana-babanıza sadece bayramlarda sarılırken hiç tanımadığımız insanlara sakaryamız her gol attığında sarılmışız.

Biz ki; sizin var olduğunu zannettiğiniz yönetim kurulunuzun sağdan da sayılsa, soldan da sayılsa bir tane adam etmediğini görecek kadar tribün kültürü almışız.

Son olarak şehrin idarecilerine sesleniyoruz. Zaman görev zamanıdır. Eğer bu takım için biz zaten ayağa kalktık diyorsanız demek ki yetmiyor. Öyleyse duvarın üstüne çıkın ve bu takımı bu bedava insanlardan kurtarıp yeni oluşumlara katkıda bulunun. Yoksa önümüzdeki kongrede bunu biz yapmak zorunda kalacağız."

Bu grup ile Sakaryalılığım ile Sakaryasporluluğum ile gurur duymayayım da ben ne yapayım!!!

30 Eylül 2011 Cuma

Çanlar Ankara Takımları İçin Çalıyor!

Bursaspor 4-0 Gençlerbirliği


Bursaspor’un kaliteli ve birbirini iyi tanıyan oyunculardan oluşmuş kadrosu ile Gençlerbirliği’ni yeneceğini tahmin ediyordum. Ne var ki Gençlerbirliği’nin bu kadar mahkum bir oyun sergileyeceğini düşünmemiştim. Açıkçası ilk 5 haftadaki oyunlara bakıp konuşmak ne kadar doğrudur onu bilemiyorum ancak Ankara takımlarının eğer durumlarında bir iyileşme olmazsa playout’a kalmaları en muhtemel iki takım olduğu bugün yine ortaya çıktı. Bunu söylerken Gençlerbirliği’nin kazandığı Karabük maçını da göz önünde bulunduruyorum. 5 haftalık lig süresince gol yollarında sadece ve sadece Stoke City’ye benzer bir yol izlemeleri yani kanatlardan yapılan ortalarda nispeten güçlü ve uzun boylu oyuncuları olan Herve Tum ve Mumunga’yı gol pozisyonunda sokmaya çalışmaları, elde başka bir B planının olmaması bununla birlikte takımdaki oyuncuların kendilerini ilk dakikalarda sürklase eden rakiplere karşı dirençlerini arttıramamaları, motivasyon eksikliği ve gerekli kondisyon yüklemelerinin henüz yapılmaması ya da sahada böyle görünmesi en önemli sorunları olacak lig yolunda. Gelelim maç ile ilgili notlara:

1. Maça Bursasporlu taraftarların fazla rağbet göstermemesi ve tribünlerin boş kalması Bursaspor'un Karabük ve Beşiktaş maçlarının bir tezahürü gibiymiş gibi görünse de bu haftaya özgü olduğu ve gelecek haftalarda Bursa halkının yine takımının yanında olacağına inanıyorum.

2.Bursaspor onbiri açıklanmadan önce bu sezon artan performansı ile adı en önde yazılması gereken Batalla’nın Federico Insua ile rotasyona sokulması ve maça 11’de başlamaması her ne kadar uzun lig yolunda gerekli olsa da Insua’nın gösterdiği performans ile doğru olmayacağını gösterdi.

3.Bursaspor maçın ilk yarım saati itibari ile rakibini sürklase etti. Ne var ki atak kombinasyonlarında sadece Sestak’ın bir şeyler yapmaya çalışması; N’Diaye, Ozan İpek ve Insua’nın bu zaman dilimindeki bal yapmayan arı halleri Bursa lehine golün erken gelmemesinin en önemli nedeniydi.

4.Maçın otuzlu dakikalarında Bursaspor’un kontratağında üçe bir giderken Turgay Bahadır’ın boş durumdaki arkadaşlarına topu vermeyip Hagi edasıyla aşırtma yaparak gol atma hevesi sonucunda döver misin yoksa tuzlu suda bekleyip yarına mı bırakırsın demedim değil.5.30 ila 40’lı dakikalar arasında gerek rakibin ikili üçlü sıkıştırmaları sebebiyle gerekse kendini geri çekip unutturma çabasıyla ortada fazla görünmeyen Sestak’ın 42’de yaptığı güzel ortaya arka direkte Ozan İpek’in Hakan Şükürvari bir kafa vuruşu ile gol yapması hem ilk yarıda bir gol görüp maçın Gençlerbirliği lehine hareketlenmesi ümidi hem de Hakan Şükür’ü hatırlamak açısından güzeldi.

6.İlk yarının son çeyreğinde oyuna aktif olarak katılmaya başlayan Ozan İpek ve Turgay Bahadır’ın yanında halen bir varlık gösteremeyen Insua’nın maçta daha fazla duramayacağı belliydi ve yerini yeşil sahada esas bulunması gereken Batalla’ya bıraktı ve zaten Batalla’nın da oyuna girmesinden sonra zaten Bursaspor lehinde devam eden oyun Gençlerbirliği’li oyuncuların varlıksız oyunu ile iyice Bursaspor’un hegamonyasına girdi.

7.Batalla’nın oyuna girmesinden sonra Gençlerbirliği’nin şuursuz ataklarının cılız olmaktan öteye geçememesi ve dönen toplarda kondisyon sorunları sebebiyle maç 4-0’lık bir sonuçla sona erdi.

Sonuç olarak, Bursaspor tarafından bakılırsa en önemli elde edinilecek bilgi, sakatlık ve ceza sorunu haricinde Batalla, Bursaspor ilk onbirinde bir numaralı yazılacak oyuncu olduğu; Gençlerbirliği tarafından bakılırsa Fuat Çapa’nın bu takıma acilen bu zaman kadar yüklenmesi gereken kondisyon sorununu çözmesi ve bununla da birlikte atak yapılırken 3-4 farklı kombinasyon yaratmaları gerektiği gerçeğidir.

27 Eylül 2011 Salı

Bir Okuyucumuz Gözüyle Galatasaray-Eskişehirspor Maçı (DHA'dan Cemal)

Bloga zaman zaman siz değerli okuyucularımızın görüş ve düşüncelerini de taşıyoruz. Bu sefer "Sana Koca Bir Özür Ujfalusi" başlıklı yazımıza bıraktığı yorumla çiçeği burnunda DHA muhabiri sevgili Cemal'in yorumlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz.

"Galatasaray Eskişehirspor karşısında adeta kendini buldu diyebiliriz. Eskişehirspor karşısında oynayan takımların oyun hızını düşürmemeleri dikkat çekici. Bir takımın karşısında pas trafiği iyi olan rakip çıktığında yapacak iş bellidir. Rakibi kendi oyunuyla vur. Bu maçta Eskişehirspor'un pas trfaiğine engel olan bir takım vardı. Normalde Eskişehirspor topu iyi kullanan bir takım görünümüne sahip. Bu maçta Galatasaray Eskişehirspora orta sahada bir duvar gibiydi. Karşılaşmanın 70. dakikalarında isabetli pas kullanımı Galatasaray'ın 200, Eskişehirspor'un 71'lerde olduğunu gördüm. Arada uçurum var. Dünya kuluplerine baktığımızda da klasik örnek Barcelona. Barcelona iyi top kullanan bir takım.Rakiplerini paslarıyla yoran bir takım.Onlar da yenilebiliyor. Nasıl oluyor bu? Karşılarında aynı garanti paslarla oynayan bir takım olduklarında oluyor. Eskişehirspor gibi topa iyi sahip olup olumlu paslarla kaleye gelen bir takımın sahada olmadığını görmek şaşırtıcı değil. Orta sahada Galatasarayın 'garanti paslarla' oyunun yönünü değiştirerek forvet hattına topu akıllıca vermesi sayesinde bu gerçekleşti.

Her takımda mutlaka her an yaptıklarıyla takımının pimini çekecek bir oyuncu var. Galatasarayda da Gökhan Zan. Gökhan Zan'ın oyun stiline baktığımızda her an top kaybedecekmiş hissi uyandırmıyor değil. Beşiktaş'ta da bu durum böyleydi. Bu yüzden takım arkadaşının bazen çektiği pimi görüp Ujfalusi gibi oyuncuların bomba düzeneklerinden anlaması gerektiğini farkına vardık. Beşiktaş bunu yapamadı ki bombayı Galatasaray'a verdi. Galatasaray 'cam adam' lakaplı bu oyuncunun hatalarını en aza indirme yoluna gitmiş. Maça da bakıldığında bunda da başarılı olmuş diyebiliriz. Eskişehirspor'da da Batuhan bana göre adeta canlı bomba gibi. İnsanlar meslek hayatlarında yaptıkları hareketler ve sergiledikleri başarılarla saygı görürler. Batuhan Eskişehirspor'da kendini bulduğuna inanıyor.Ama bir metre yol ilerleyemedi. Gol atar mı atar. Sağlam futbolcu tabiriyle dediğimiz bir oyuncu mu hayır. Galatasaray 'Zan' altında kalmamak için aklını kullanıp bu oyuncunun eksik yönünü azaltmayı bildi. Gökhan Zan, defans bölgesinde savaşcı bir transfer olan Ujfalusi sayesinde Batuhan gibi bombanın elinde patlatmasına izin vermedi.

Gelelim yabancı Türk uyumuna. Yıllardan beri Türk oyuncuların yedek kulübesinde daha çok durduğunu görüyorduk. Hala da öyle. Oyunun savaşan kısmında Türk oyuncusunun olması gerekir tabi yanında da yardımcı güç olan ithal kaliteli bir makine.Galatasarayda bu makine Felipe Melo olmuş durumda. Ortasahada Eskişehirspor'un top kullanmasına izin vermeyenlerin başında Melo vardı. Ortasaha oyuna hazırsa forvete iyi top taşıma gerçekleşir. Forvet hattında Elmander'in peşinde adam koşturması Eskişehir defansının zor anlar yaşadığını gösterdi. Elmander olduğu yerde hiç durmadı. Devamlı yer değiştirdi. Rakibin aklını bulandırdı diyebilirim. Beşiktaş'ta Almeida gibi bir ithal ürün var. Derler ya hani "Demir mi yuttun be adam!" Aynen öyle. Bu oyuncular top beklerler, iyi gelen topları güzel kullanıp golü atarlar. Forvet oyuncusu bu mudur? Kesinlikle hayır. Bu oyuncu sağlam değildir. Bu yüzden Beşiktaş çözüm için Edu'ya başvurmuş durumda. Başarılı bir iş olacak mı ilerleyen günlerde göreceğiz. Galatasaray Hakan Şükür'den sonra böyle oyuncuya hasret kalmıştı. Forvet oyuncusu gol atamıyorsa peşinde adam koşturarak diğer takım arkadaşlarına gol şansı vermeye çalışmalıdır.

Söylemeden edemeyeceğim. Ama hala bir düzelme göremedim. Hırslısın. Hücuma katkı sağlıyosun. Çok koşuyosun. Pres gücün yüksek. Ama artık düzgün orta aç be Sabri. Hem takımın hem de milli takımın yararına bunu yap lütfen. Önündeki tek adama nasıl topu çarptırabiliyosun aklım almıyor. Bazen öyle bir orta açıyorsun ki işte diyorum Sabri böyle olmalı. Ama bazen öyle bir pas ya da öyle bir top kullanıyorsun ki saç baş yolduruyorsun ve çoğu kez güldürüyorsun. Niye mi güldürüyorsun?Sinir bozucu olduğu için.

Herkese saygılarımla. Kolay gelsin."

Kendisine biz de teşekkür ediyor, takipçimiz olan bir BJK taraftarı olarak yorumlarının devamını bekliyoruz...

"Person of Interest" Ses Getirir

Benjamin Linus rolü ile aynı anda hem hayranlık hem nefret uyandıran adam Micheal Emerson ile İsa'nın Çilesi filminde aldığı siyasi ve dini tepkiler nedeniyle bir anda piyasadan silinme noktasına gelen ama çok çok yetenekli bir oyuncu olan Jim Caveziel. İşte bu iki büyük isim CBS kanalının yeni dizi projesi "Person of Interest"te bir araya geldiler.

Dizi sevdiği elinden alınmış isyankar eski bir devlet alanı-suikastçisi (Caveziel) ile devlete çalışmış ve çok önemli projeler üretmiş bir bilim adamının (Emerson) ani gelişen ortaklığı üzerine kurulu. Finch (Emerson) devlete suçlar işlenmeden önce tahmin edilmesini sağlayan bir sistem geliştirmiş olan, milyarder, şu an ölü sanılan bilim adamımız. John Reese (Caveziel) ise dediğimiz gibi sevgilinin kaybından sonra ortadan kaybolmuş, devlete isyan bayrağı açmış, Finch kendisini bulana kadar intiharı düşünen eski bir suikastçi. Bu ikili Finch'in yaptığı sisteme devletin bilgisi olmadan bıraktığı arka kapıdan sızarak işlenmesi muhtemel suçları engellemeye çalışan bir ekip haline geliyorlar. Finch'in serveti ve Reese'in yetenekleri hedefe ulaşmalarındaki iki önemli etken.

Bu dizi bana direk olarak Azınlık Raporu çağrışımını yaptı ama gerek işlenişi, gerekse buğulu atmosferi ile Journeyman ve 4400'den aldığımız gizemli havaları da taşıyacakmış tadı bıraktı. Kovalamaca ve aksiyon sahnelerinin çokluğu da Fugitive-Kaçak'ı çağrıştırdı. Sonuç olarak keyifli ve ilgi uyandıracak bir proje. Projenin yapımcısı - yaratıcısı ise Christopher Nolan'ın küçük kardeşi Jonathan Nolan. Dolayısıyla kalite bu diziye özünden, kaynağından geliyor dersek yalan olmayacak.

Dün gece ilk bölümünü sevgili eşimle izledikten sonra ben fırsat buldukça bu diziyi izlemeyi kafaya koydum. Eğer bir kadın böyle bir diziyi beğeniyorsa o dizi tutar. Umarım bir CBS pişmanlığı ve dangalaklığı daha da yaşamayız. Bknz: İnanılmaz hayran kitlesi yaratmışken yayından kaldırılan onlarca dizi...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Sana Koca Bir Özür Ujfalusi

Galatasaray 2-0 Eskişehirspor

Galatasaray-Eskişehirspor maçı bu sezon itibari ile benim ve sanırım tüm Galatasaray taraftarının umutlarını tazeleyecek bir oyun ve skorla tamamlandı. Hep söylenen tünelin ucundaki ışığı görmek deyimi bu maç sonrasında kullanılsa herhalde yanlış bir yargıda bulunmuş olmam.

Maç kadrosu açıklandığı zaman Galatasaray tarafında ilk göze çarpan 7 Türk ve 4 yabancı futbolcu bu maçın sonucuyla da hareketle bazı sinyaller vermiştir futbolseverlere. Takımın başında teknik taktik beceriyi geçtim motivasyon ustası olan F. Terim varken takımda derdini amacını kolaylıkla anlatabileceği futbolcuları sahaya belki de sürmek zorunda kalması ona da bazı şeyleri anlatmıştır. Bununla birlikte 2 sezondur benim ve benim gibi düşünenlerin anlatmaya çalıştığı “Ne zaman ki bu takımda Türk oyuncular iskeleti oluşturur, yabacı oyuncular ise öldürücü olursa o zaman tekrar Galatasaray ilerlemeye başlar” sözünün mecburiyet sonucunda olsa da gerçekleşmesi beni ziyadesiyle mutlu etti.
Eskişehir maçıyla ilgili göze çarpan en önemli gelişmelerden biri, belki de en önemlisi Fatih Terim’in oyun anlayışının en hayati noktasını oluşturan top rakibe geçtiği anda şok pres ile rakibi hızlı çıkarmama ya da topu kapma oldu. Diğer bir deyişle Selçuk, Elmander, Engin Baytar ve Kazım’ın çok koşması ve topa hep yakın olmaları Melo’nun Galatasaray’ın ligdeki önceki maçlarında yaşadığı orta sahayı tek başına kapama yükünü hafifletip gerektiğinde defans hattına gerektiğinde ofansa da yardım etmesini ve bu akşam hem kendi açısından hem de taraftar açısından oyundan zevk alınmasını sağladı.

Orta sahada bu akşam meydana gelen aktiflikten söz etmişken Engin Baytar’a da bir parantez açmak lazım. Baytar ilerleyen maçlarda eğer şu durumunu korursa sevgili Nevzat Dizdar’ın da dediği gibi takımın as oyuncusu olma yolunda çok büyük adım atacaktır. Tabiki bu akşamki maçta dört dörtlük bir oyun sergilemedi ama Selçuk’un bir türlü cesaret edemediği deplaseleri varyeteleri ve pasları gerçekleştirmeye çalışması ama en önemlisi topa yakın olma isteği görünen o ki Baytar’ın en önemli farklılıkları olacak bu sezon.

Maçı oyuncular bazında ele almak gerekirse Ujfalusi’ye değinmeden olmaz. Maçta her ne kadar Melo muhteşem oyunuyla ön plana çıksa da maçın adamı bana göre Ujfalusi’dir. Geldiği zaman temposuz ve yavaş bir oyuncu olarak tanımladığım Tomas’ın oynadığı maçlarda beni ve benim gibi düşünenleri tekzip edercesine her maç hızı, oyun düşüncesi ve görüşü ile 3-4 kritik dokunuşu düşüncelerimde hatalı çıkmama rağmen beni her maç daha da çok mutlu etmekte. Bu akşamki maç özelinde Melo’nun etrafında kendisine yardımcı olan en az 3 oyuncu varken Tomas’ın yanında yoluna köstek olan Zan’ın olması Ujfa’nın maçın adamı olduğunun ayrı bir göstergesidir.

Tabi bu akşam yaşanan tüm bu olumlu gelişmelerle birlikte gelecek hafta oluşturulacak kadroda Eboue’ye yer açılması için bugünkü ısıran, savaşan orta sahanın bozulması hem bu hafta savaşan oyuncuların motivasyonunu düşürebilir hem de tekrar bir geri dönüşe sebep olabilir. Bu da işin negatif yanı olarak söylenebilir. Eğer illaki takımda Eboue’ye yer açılacaksa feda edilecek isim Sabri’dir. Daha ötesi yok…

Son olarak yarın büyük ihtimalle yapılacak Elmander maç boyunca hiçbirşey yapmadı yorumlarına tek bir istatistiki bilgi ile cevap vereyim: Elmander’in 90 dakikada katettiği mesafe 11490 metre. Bu akşam Galatasaray orta sahası daha efektif oynadıysa, Eskişehirspor hızlı atağa çıkamadıysa, Galatasaraylı orta saha oyuncuları boş alan buldularsa ve pozisyon zenginliği yaşanmışsa bunda Elmander’in rakip defansı kendisiyle gezdirmesi, savaşması ve devamlı yer değiştirmesi de yatmaktadır. Eğer bir ileri uç oyuncusu gol atamıyorsa bunları yapmalıdır ki en azından takıma bu şekilde yararı olsun…

Son olarak hem maç sonucunun taraftarda oluşturduğu duygu hem de gecenin anlam ve ehemmiyetine binayen büyük usta Jupp Derwall'den bir söz ile bitirelim: "Galatasaray'ın Adının Olduğu Yerde Umut Vardır."

23 Eylül 2011 Cuma

Lige Genel Bir Bakış

Takımların durumu ile ilgili olarak ilk haftalar itibariyle çok kesin yorumlarda bulunmak ne kadar yanlış olsa da nacizane Super Ligde 3. hafta sonunda şöyle bir genel bakış atmakta fayda var. Çünkü bazı takımlar için balık baştan kokabiliyor.

Yorumlara başlarken saha dışından doğru saha içine girmek daha güzel olur kanımca. Federasyonumuzun uzun mütalaalar, tartışmalar vs. sonucunda karar verdikleri Super Lig’in yeni sistemi hem kulüplerin hem de diğer medya organlarının yayıncı kuruluşa olan bağımlılıkları sebebiyle fazla tartışılmadıysa da iş icraata geçirilip koşuşturma başlayınca tek antrenmanla maçlara çıkmak, gerekli yüklemelerin yeterince yapılamaması akabinde gelen sakatlıklar ile birlikte daha şimdiden iyiden iyiye sonuçlarını vermeye başladı tepkisel olarak. Haftada üç maça bağırıp çağıran maçlarının ertelenmesini isteyen sevgili kulüp yöneticilerimiz maddi olarak zarar görmemek için eyvallah dedikleri sistemin neticesine katlanmak durumundalar. Zaten bu sistemin 2011-2012 sezonuna özgü olduğu gerçeği herkes tarafından bilinirken koltuğun altına yukarıda saydığım sorunların konulması sonucunda gelecek sezon yine eski sistemimize döneriz. Ama açıkçası şunu söylemem gerekir ki, getirilen yeni sistem ligimizde lokomotif etkisi yarattığı da ayrı bir gerçek. Bununla birlikte her gün Süper Ligde en az 1-2 maçın olması izleyiciler açısından aksiyon ve doyuruculuk açısından güzel ne var ki doyuruculuğun negatif etkileri sebebiyle ise gına getirme durumuna sebep olacaktır. Seyirci her gün maç olduğundan haberdar ama hangi gün hangi maç var konusunda sıkıntıya düşülecektir bu hız içerisinde. Bununla birlikte lig sürecinin ilerlemesi esnasında her takım belli dönemlerde kısa zaman aralıklarıyla 3-4 maçlık performans sergilemeleri gerekiyor. Ne var ki, bazı takımların ilk haftalarda, daha takım birbirine alışmadan ve bir arada oynamaya alışmadan bu sürece girmesi çok adaletli! olan bu sistemin adaletini bir merdiven daha yukarıya çekmiş oldu.

Gelelim Süper Ligimizin über hakemlerine. İlk üç hafta itibari ile şike-teşvik anlamında UEFA’nın verdiği mesaj olan “SIFIR TOLERANS” deyimini yanlışlıkla kendilerine söylendiğini sandıkları kanısındayım. Ya da MHK Hakem Komitesi Başkanı Yusuf Namoğlu’nun UEFA’nın bu söyleminden cesaret alarak deyimi hakemsel olaylarda da kullanmayı düşünmüş olabilir. İlk 3 hafta itibari ile geçen sezonlarda ortalama 3-5 kırmızı kart çıkarılırken bu sezon 11 kırmızı kartın çıkması gerçekten düşündürücü. Demek ki ligimiz geçen sezonlara nazaran daha kemik seslerinin duyulduğu bir hal aldı ki kart sayısı 2-3 katına çıktı. Yorumunuz nedir bilmiyorum ama bu konuda ben Türkiye’de futbol oynamış veya halen oynayan, kariyerlerinde İspanya, İngiltere gibi benzemeye çalıştığımız Avrupa liglerinden kariyer yapmış oyuncuların serzenişlerinin etkisi olduğunu ve MHK’nın bu açıklamalardan hareketle lige dışarıdan etki edip yumoş etkisi yaratma amacında olduklarını düşünüyorum. Ne var ki verilen ihraç kararlarının hepsinin doğru olup olmadığı konusunu düşününce ya da olması gerekenlerin verilmemesi durumu kafamda soru işareti bırakmadı da değil.
Galatasaray’a baktığımızda yönetimi, kenar ekibi ve çoğu oyuncusu değişmesine rağmen geçen sezonki istikrarlarını devam ettirme çabası içinde oldukları çok belli. Aslında Fatih Terim’in gelmesinin ardından şike-teşvik olayları sebebiyle Terim’in tatil süresinin uzaması olayını avantaja çevirip özellikle Galatasaray’ın iskeletini oluşturan oyuncularda artık kesinlikle oluştuğuna inandığım kendilerine güvenmeme, inisiyatif alamama, etliye sütlüye bulaşmama, saha içinde kavga etmeme vs. olaylarını en aza indirgeyeceğini aynı zamanda arkadaşlık, anti-gruplaşma gibi takımı takım yapan öğeleri futbolculara aşılayacağına inanıyordum. Ama güvendiğim dağların ardına kar yağdı desem yalan olmaz. Devamlı medyada oyuncuları şikayet etme, saha kenarından takımı ateşleyememe, oyunculara sözünğ geçirememe ya da istediklerini veya söylediklerini oyunculara yaptıramama gibi negatif durumların ortaya çıktığı görünüyor. Yapılan transferler ve teknik taktik varyasyonlar ile ilgili çok şey söylenebilir ama benim çıplak gözle izlediğim iki maç üzerinden konuşursam, 4-5-1 sistemi kullanıldığında sistemin en önemli özelliği olan top ileri uçtaki oyuncuya gönderildiğinde orta sahadan en az bir oyuncunun santraforun yanında bitmesi ve boşa kaçarak santrafora pas için alternatif yaratması, aynı zamanda kanatlardan ileri uç oyuncusunun sürekli beslenmesi ve yapılan ortalarda ceza sahası içerisinde en az 3 oyuncunun olması gerçeği Liverpool maçında gerçekleştirildi, ne var ki Samsun maçının büyük bölümünde artı özellikle Karabükspor maçlarında yapılamadı. Bunda özellikle Melo ve Selçuk’un ofansa yeterince yardım edememesi gerçeği yatmakta. Özellikle Selçuk kendisinden istenen odur mu bilmiyorum ama orta saha yuvarlağından dışarı çıkmamaya yemin etmiş bir oyun sergiledi ligdeki son iki maçta. Bunda da yine yukarıda belirttiğim inisiyatif alamama gerçeği yatmakta. Bununla birlikte eğer oyuncunun kondisyonu yeterince yüksek olmazsa asli görevinin yanında yapması gereken ikincil görevleri yapmaktan kaçınır. Buradan Galatasaraylı oyunculara yeterli kondüsyon yüklemesinin henüz yapılamadığı gerçeği de ortaya çıkıyor. Bu negatifliklerden dolayı Galatasaray’ın orta sahasında ofansif düşünce yapısı yüksek bir oyuncuya sahip olmamasından mütevellit 4-4-2 sistemine göre oynamasının daha faydalı olacağını ancak bu sisteme geçiş olsa bile ilerideki oyuncuların rakibe yapılan ataklarda oldukları yerde put gibi durmayıp kendilerine boş alan yaratmaları gerekiyor. Ama dediğim gibi Galatasaray’ın ileri ucundaki oyuncuların hem mental hem de yeteneklerini düşündüğümde bu ne kadar gerçekleştirilebilir o tamamen bir muamma. Takım kurgusu ve taktiğiyle ilgili tüm bu olumsuz gerçeklerden sonra bu sezonun ilk 3 haftası itibari ile olumlu bir hareket ise Melo oldu. Melo normal bir orta saha oyuncusunun aksine topu ayağına aldığı zaman Selçuk gibi topu en yakınındakine atmak yerine rakibi orta sahadan delerek defansının dengesini bozma ve ofanstaki oyunculara kendilerine ceza ahası içerisinde boş alan yaratma gibi önemli bir artıyı kazandırıyor. Tabi ne var ki ileri uçtaki oyuncular yeterince iyi deplase olamayınca Melo’nun bu girişimi şu an için çoğu zaman başarıya ulaşmayabiliyor.Fenerbahçe açısından lige bakarsak bu sezonu bazı şeyleri ispatlama sezonu olarak görüyorum. Şike-teşvik olayları çıktığı zaman saha dışında Fenerbahçe aleyhine olumsuz sonuçların olabileceğini ancak saha kenarındaki teknik ekibin ve içindeki futbolcuların saha dışında ne olduysa olsun bileklerinin hakkıyla şampiyon olduklarını göstermek isteyeceklerini, bu duygularının kavgayla besleneceğini ve ne zamanki içlerindeki kavga sona ererse o zaman sıkıntı yaşayabileceklerini yazmıştım. Şu an aynen bu şekilde devam ediyorlar. Fenerbahçe geçen sezon itibari ile zaten aile olgusuna tamamen erişmiş bir kulüp görünümündeydi. Ama bu sezon başında olan olaylar sonucunda gidenlerden de sonra kader birliği yapmış insanlar topluluğu olarak da görebiliriz Fenerbahçe’yi. Eminim futbolcuların ve teknik ekibin verdikleri bu savaşta amaçlarından biri de TFF’yi bu sezon ligde yaşamayı planladıkları başarıyla sıkıntıya sokmak ve sezon sonunda alacakları kararı bu yolla zorlaştırmak. İşler iyi giderken zaten yüksek olan mücadele güçleri daha da artacaktır ancak önemli olan 3-4 haftalık istenmeyen sonuçlar akabinde neler yaşanabileceği ya da daha açık söylemek gerekirse oluşabilecek bir kaos ortamında Kocaman’ın kaos yönetimini yapıp yapamayacağı. Geçen sezon bu tip yaşanan kaos ortamını başarıyla yönetememiş olan Kocaman eğer o zamanki sonuçlardan ders çıkarırsa işi fazla zarar görmeden kotarabilir. Ne var ki aksi bir durumda en büyük özelliği kaos durumlarında yönetimi çok iyi yapan Aziz Yıldırım olmadığı için tüm o birleşmişlik muhabbetleri yerini takım içi kavgalara bırakabilir.Beşiktaş’ın oynanan maçlar sonrasında ne takım kurgusu ne sistemi hakkında tam bir bilgi sahibi değilim. Boşa konuşmak ve yanlış yorumlarda bulunmak istemiyorum. Ancak Beşiktaş ile ilgili söyleyebileceğim önemli bir şey var ki, Q7’nın takımda tek başına oynamak ve kendini tatmin etmek için oynayacağı her maç Beşiktaş’a zarar veriyor ve vermeye zarar verecektir. Ancak Q7’nin kafasının sahada olduğu, mental olarak maç içinde kopmadığı ve sinirlenmediği, kısacası top oynamak değil oynatmak için çıktığı her maç Beşiktaş güzel saha şovları ile kazanacaktır. Q7’nin kafasını saha içinde sakin tutabilmek ne kadar mümkün. Onu ben değil saha kenarı düşünecek artık…