Sayfalar

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bi Defol Git 2009!


Allah aşkına!

Umarız hepimizin geçirdiği en kötü sene olarak kalır 2009
ve bundan sonraki hayatımızın en kötü senesi bile 2009'dan iyi olur.

29 Aralık 2009 Salı

Halk Düşmanları


Sevgili ozhano ile piyasaya çıktığına göre geç de olsa, bu akşam bir kaçamak yapıp izledik Halk Düşmanları'nı. Depp harika, Bale yine çok iyiydi. Micheal Mann'ın usta işi bir eseri daha. İzlemeyenlere tavsiyedir. Sonuçta sinema bir sanat ve bu üçü de ciddi sanatkarlar. Hayatı da yaşamak gerek be arkadaş!

27 Aralık 2009 Pazar

Ceyhun Eriş, Yusuf Şimşek-2 Olamaz mı?

Türkiye Liglerinde Allah'ın kendisine verdiği yetenekleri kullanıp futbol oynamak yerine aklı salt top oynamak dışındaki şeylere çalışan ve bu yüzden hem kendisine hem de mensup oldukları kulüp taraftarlarına ihanet eden en önemli futbolculardan biridir Ceyhun Eriş. En son Ankaragücü'nde futbol hayatına devam edip kaptanlığa kadar yükseldikten sonra saha içerisindeki hırsını saha dışında da devam ettirdiği için kadrodışı bırakılmıştı. Zaten kendisi oyandığı takımların çoğundan bu ve benzeri hareketleri sebebiyle gönderilmişti. Fenerbahçe'de Ortega olayı bunlardan en önemlisi idi. Kısacası saha içinde zaman zaman yaptığı onca olumlu hareketi gerek saha içindeki gerek saha dışındaki kavgaları ve konuşmaları ile yok etmişti. Şimdi de yeni rotası Manisaspor olacak gibi görünüyor. Yaşı artık 32 den 33 e geçiyor. Bu yaşına kadar oynadığı hiçbir kulüpte başarılarından bahsedilmedi. Ama hiçbir zaman da yeteneklerinden şüphe edilecek bir oyuncu da değildi ve halen daha da değil. İlginç olan yaş ilerledikçe kişilik ya da agresiflik olarak daha durulacağına aksine daha saldırgan hale geldi. Açıkçası Ceyhun'un artık çok geç olmasına rağmen sahada sadece kalitesini göstermesi gerek. Yoksa Manisaspor Ceyhun'un Süper Ligde sığınabileceği son liman olabilir. Eğer Manisaspor'da Ceyhun'un sadece yeteneklerini gösterirse Yusuf'un Beşiktaş'a transferi gibi bir transfere imza atması uzak bir olasılık değil. Eğer gideceği takımda iyi bir performans gösterip 4 büyüklerden birine transfer olursa da o da gazetelere Yusuf gibi yıllarca yaptığı yanlışlıkları anlatıp pişmanlığını belirtir ve genç futbolculara kendisi gibi olmamalarını söyler. Olmaz mı?

NBA'de 1'e 1 Maç: A.Iguodala vs. D.Williams


Yahoo da hata yapar, yaptı mı büyüğünden yapar :)

26 Aralık 2009 Cumartesi

Merhametten Maraz mı Doğdu Yani!

Galatasaray'ın 2007-2008 sezonunda orta sahada oyunu hem defansif hem de ofansif olarak iyi oynadığı düşünülerek yaptığı transfer olan Linderoth yaklaşık üç sezonluk Galatasaray macerası o zamana kadarki futbol hayatında hiç yaşamadığı kadar ciddi bir sakatlığın gölgesinde devam etti. Galatasaraylı yöneticiler ise kimisine göre profesyonellikten uzak kimisine göre çıkmadık candan umut kesilmez ya da "bizdeyken kötü bir sakatlık yaşayan oyuncuyu kaderiyle başbaşa bırakmaz olmaz" düşüncesi içerisinde sözleşmesini feshetme yoluna gitmeyip yıllık ücretinde belli bir indirim yapıp Galatasaray çatısı altında kalmasına izin verdiler. Sadece bu uygulama bile Linderoth'un Galatasaray'a minnettar olmasını gerektiren bir durumdu.

Geldiğinden bu yana her sezon başı ya da sezonların ikinci yarılarına başlarken bir ümit ile Linderoth'un Galatasaray'ın asıl transferi olacağı ve patlama yapacağı konuşulur ancak sezon başlar ve Linderoth neredeyse ilk oyuna girdiği maçta nasıl başarabiliyorsa sakatlığını nüksettirirdi ve sezonu başlamadan kapatırdı. Mukavelesinin sona ereceği son sezon olan bu sezonda ise nasılsa sakatlanmadı halen daha. Ama yöneticiler bu sefer olacakları bildikleri için Linderoth ile sözleşmeyi feshetmek istiyorlar. Ancak nasıl bir durumdur ki bu sefer de Linderoth benim mukavelem Haziran'da bitiyor ve o zamana kadar buradayım diyerek kulüpte kalmak için ısrarını sürdürüyor. Tabiki olay Linderoth'un Galatasaray'a bağlılığı ya da kulübü çok sevmesi değil tamamen duygusal. Gideceği düşünülen istikamet olan Elfsborg'da şu an Galatasaray'dan aldığının belki de yarısını alamayacak. Evet profesyonellik çerçevesi içerisinde Linderoth'un ısrarı çok normal karşılanabilir. Ancak 3 sezonda Servet'in bir sezonda oynadığı maçın yarısını çıkaramayan bir futbolcunun bu şekilde halen parayı düşünebilmesi bana ters geliyor. Büyük ihtimalle Linderoth'a sezon sonuna kadar olan alacağının bir miktarı verilerek yollar ayrılacak. Ancak Galatasaray yöneticilerinin yaşadığı bu olay kulaklara küpe olacaktır: Merhametten maraz doğuyor.

24 Aralık 2009 Perşembe

Aydın'ın Kariyerinin Bittiği Gece


Tarih 22 Ocak 2006. Yer Konya deplasmanı. Bir çok eksiği ile Konya'ya gelmiş olan Galatasaray'ın şampiyonluk için bu maçtan 3 puan alması şart. Maçın son dakikalarında Hasan Şaş'ın yerine 17 yaşındaki genç Aydın Yılmaz giriyor. Herkes şaşkın gözlerle bir Aydın'a bir Gerets'e bakıyor. Uzatma dakikalarının bitmesine bir kaç saniye kala 17 yaşındaki o genç Aydın kontraatak esnasında kaleyi görür görmez vuruyor ve golü yapıyor. Ama attığı gol o sezon Galatasaray'ı şampiyon yapacak, hem Konya'ya hem Fener'e atılmış bir gol değil aslında. Aydın o gün bilmiyor ama ceza sahası dışından son derece sert ve düzgün bir vuruşla attığı o golü kendisine atıyor. O gol Aydın'ın üzerine sülük gibi yapışıyor, aradan geçen yaklaşık 4 sene boyunca her Galatasaraylı Aydın'dan aynı spektaküler işi bir kez daha, bir daha yapmasını bekliyor. Aydın daha büyümeden, Aydın daha liseyi bitirmeden, Aydın daha Aydın olamadan yılların topçusu muamelesi görüyor. Aydın'dan hep bekleniyor, hep isteniyor, hem umuluyor, bir türlü kurtarıcı, yıldız olmadığı, daha büyümesi ve çok şey öğrenmesi gereken gencecik bir fidan olduğu hatırlanmıyor. Aydın adeta kişilik bunalımı yaşıyor, kendini olmuş sanıyor, oynadığı zaman hep daha iyisini yapma arzusuyla basit işleri yapamıyor, oynamadığı zaman hayata küsüyor, sıra kendine geldiğinde hazır olamıyor. Ve elinde sürüsüne bereket (!) Aydın olan bizler "Lanet olsun, defol git" der duruma gelebiliyoruz. Ama aslında Aydın'ın çocuk olmasına, öğrenmesine, gelişmesine, basamakları teker teker çıkmasına izin vermediğimizi hatırlamıyoruz bile. Bizler futbolun ordinaryuslarıyız, biz ne dersek o olur çünkü bu ülkede.

Tarih 22 Ocak 2006, Yer Konya Atatürk Stadı, Dakika 90+3. Aydın muhteşem bir gol atıyor ve kariyeri Konya'da başladığı yerde, daha başladığı o anda bitiyor. Yaptığın iyi, güzel hatta muhteşem şeylerin görevin haline geldiğini, yapamadığın ya da azıcık eksik kaldığın her an ise suçlu ve hain ilan edileceğini Aydın belki bugün, ancak 4 sene sonra anlayabiliyor. Ya da acaba anlayabiliyor mu?

Bu Çocuğun Günahı Ne?


Türk olması ve adının Samuel, Victor, Micheal falan olmaması mı?

22 Aralık 2009 Salı

Rıza Çalımbay-Youla-Profesyonellik

1-2 gündür Eskişehirspor'da teknik direktör Rıza Çalımbay ile Youla arasında cereyan eden olaylar spor kamuoyunda biliniyor. Youla, Eskişehirspor'un ilk yarıdaki son lig maçı olan Diyarbakırspor maçından sonra sakat olduğu gerekçesi ile Türkiye Kupası maçında oynamak istemiyor ve yılbaşı için erkenden ülkesinin yolunu tutmayı planlıyor. Youla'nın bu planı Rıza Hoca'nın reddi ile bozuluyor. Youla da bunun üzerine tası tarağı toplayıp ülkesinin yolunu tutup Rıza Hoca'yı medya yoluyla topa tutuyor. Aslında yaşananlar her sezon yılbaşları öncesi takımlarda yabancı oyuncularla kulüpler arasında yaşanan yani spor kamuoyunun hiç yabancı olmadığı bir olay. Burada çoğu kulüp, oyuncusunun suyuna gidip gerekli izni kendilerine veriyor ama arada Rıza Hoca gibi kararlar alanlar da çıkıyor. Hocanın yaptığı yanlış mıdır doğru mudur onu bilemem ama her iki tarafın medyada birbiri hakkındaki demeçleri hiç doğru değil. Youla'nın Fransa'ya iner inmez Rıza Hoca için yaptığı "sahtekar" açıklamasına Rıza Çalımbay'dan "nankör" açıklaması ile karşılık geliyor. Ama bunlar hep medya yolu ile oluyor. Yani kol kırılır yen içinde kalır sözü bu olayda kesinlikle işlemiyor. Hatta herkes duysun istenircesine özellikle medya kullanılıyor gibi geliyor bana. İşin ilginç yanı, olanlara ve açıklamalara bakılırsa Eskişehir yönetimi de ne Youla'ya ne de Rıza Hoca'ya "sus be kardeşim, niye medya ile sürekli konuşuyorsun?" demiyor ya da diyor ama yönetimi de takan yok. Youla zaten kadro dışı onun takmamasını anlarım da Rıza Hoca'nın bu şekilde Youla'nın kişiliğine zarar verecek kadar ileri giden açıklamaları yönetim tarafından da destekleniyor sonucu çıkıyor tüm bu olaylar ve açıklamalardan sonra. Yani olaya genel olarak bakıldığında baştan aşağıya yanlışlarla dolu. Yanlışlar ne peki?
1. Youla'nın izin isteğinin reddedilmesinden sonra takımdan ayrılması en baştaki yanlış. İş sözleşme imzalamaya gelince profesyonelim diye ortada dolaşanlar o profesyonellik ilkeleri kendi ayaklarına dolaşınca da susmasını, kafasını öne eğip istenileni yapmasını da bilmeliler.

2. Rıza Hoca'nın Youla'nın isteğini reddetmesi olağan ama eğer Youla'yı kaybetmek istemese güzel bir üslup ile bu işi bu kadar arapsaçı olmadan çözebilirdi. Belki de Diyarbakırspor maçında kaçırdığı gollerin siniri ile üstüne bir de izin isteyince patlamış olabilir Youla'ya.

3. Youla'nın şimdiye kadarki futbolculuk kariyerinde hiçbir teknik direktörle kavga ettiğini hatırlamıyorum. Muhakkak kendisini çok zedeleyen bazı olaylar yaşamıştır ki kendi iddiasına göre 2 aydır sakat sakat oynuyormuş. Nitekim bunların sonucunda teknik direktörü ile bu kadar aşağı seviyelerde kavga edecek duruma geldi ama yine 1. maddedeki gibi ben profesyonel futbolcuyum diyip ondan sonra profesyonelce alınmış bir karara saygı duymamak ve kafasının estiğini yapmak Youla'nın Eskişehirspor'daki futbol hayatını bitirdi.

4. Gelelim Rıza Çalımbay'a. Bir teknik direktörün futbolcusu ile aralarında ne yaşanırsa yaşansın olayla ya da futbolcu ile ilgili medyaya çıkıp bu kadar derinlemesine konuşması hatta işi futbolcunun kişiliğine saldıracak cümlelere kadar getirmesi de yanlış. Teknik direktörün böyle bir olayda diyebileceği tek söz " Futbolcu profesyonelliğe yakışmayacak br harekette bulunmuş ve bunun sonucunda kadro dışı bırakılmıştır." olmalı. Futbolcu ne söylerse söylesin...

5. Eskişehirspor yönetimi de bu olaydaki en suçlu görünen taraf. Olaylar bu şekilde gerçekleşirken olayın içine girip yaşananları bıçak gibi kesecek mevki kulüp yönetimidir. Onlar da Youla'nın maliyetinden kurtulmak için sanırım Youla'nın kaçması için gerekli ortamın oluşmasını beklediler.

Sonuç olarak Youla'nın Eskişehirspor kariyeri sona erdi gibi görünüyor. Sona erdi diyemiyorum çünkü biz birbirlerine küfür edip daha sonra sarmaş dolaş olanları da gördük bu ülkede. Ama Eskişehirspor gibi Türkiye Liglerinin saygın bir kulübünün adının futbol başarılarının yerine bu tip olaylarla medyaya taşınması beni bir futbolsever olarak çok üzdü.

Tu Kaka!


Cüneyt Çakır: UEFA Hakem Komitesinin elit hakemler listesine aldığı FIFA hakemimiz

Trabzonspor'dan Hiç Bir Şey Olmaz!


Trabzonspor İstanbul'a deplasmana gelmiş, havalimanında uçaktan yeni inmişler taraftar pankart açmış, Fenerbahçe maçından önce vefat eden taraftarlarla alakalı "Onlar sizin için öldüler, siz onlar için ne yaptınız?" yazmışlar. Yetmiyor kapıdan çıkar çıkmaz Şenol Güneş'i sıkıştırıp futbolcuları kötülüyor, utansınlar, bizi kahrettiler Fener maçında diyorlar. Güneş lisanı münasiple taraftarlara yanlış yaptıklarını bir sorumluluk varsa kendine ait olduğunu, bu hareket ve sözlerle camiayı yıprattıklarını söylüyor.

Takım otobüse biniyor, otellerine doğru gidecekler, taraftar birden otobüsün önünü sarıyor, başlıyorlar Fatih Tekke diye bağırmaya. Hareket ettirmiyorlar aracı, Tekke de Tekke diye bağırıyorlar. Broos varken Güneş diye bağırdılar avaz avaz, şimdi Güneş geldi Tekke diye bağırıyorlar! Yarın Tekke gelince kimin adını söyleyeceksiniz bağıra bağıra, kim var sırada? Güneş geldi bir Fener maçında eskittiniz, Tekke gelir 3 maç gol atamaz başını yersiniz, Teknik Direktör, futbolcu, yönetici, başkan fark etmez. Taraftarın bu kafası ve bu tutumuyla, böylesi zulümle Trabzon'dan hiç bir şey olmaz! Yazık ki ne yazık! Kınaları hazırlasa bari o çok bilen ordinaryüs taraftarlar.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Oyuna Saygı Kalmadı


Bir sahanın içine etmeleri eksikti. Önce Lehmann kale arkasını mesken edindi sonra Gothard sahadan çıkmaya bile tenezzül etmedi. Futbol daha fazla ne kadar çirkinleştirilebilir acaba?

20 Aralık 2009 Pazar

Kafaya Çıkmak


Kafaya çıkmak, çıkıp kafa topunu almak, alıp o topu temas ettiğin tek ve kısacık anda gole gidecek arkadaşına asist olarak ikram etmek marifettir. Öyle çıkmış olmak için topa yükselmek değil, bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmek için değil, giydiğin formanın, aldığın paranın hakkını vermek için, dünyayla bağını kesip havada süzüldüğün o anda bir çok şeyi aynı anda yapıp var olabilmek, var edebilmek için kafaya çıkmak sanattır. Uzun zamandır kendime adıma hasrettim ben böyle bir kafaya, o kafa kim ne derse desin Türkiye'ye gelmiş geçmiş en iyi yabancılardan biri olan Alex'in kafası. Teşekkürler, futbolu sevdirdiğin, futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha gösterdiğin için.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Korkmayın İmzalayın


Ey kendisinden ransfer yapması beklenen Galatasaray Yönetimi! Eğer transfer yapacaksanız ilk imza attıracağınız adam Harry Kewell olmalı. Korkmayın, çekinmeyin, acaba bu eleman da Nonda gibi kontratı uzatır, sonra kendini yayar mı diye düşünmeyin! Bu adamın adı Harry Kewell, bu adam Hagi'den sonra Galatasaraylılık ruhunu yaşayan, yaşatan ilk yabancı! Altyapıdan gelenden daha fazla Galatasaraylı! Bu adam tam bir futbol asilzadesi! Bu adam sadakatin, iş ahlakının, adamlığın ne demek olduğunun canlı ispatı!

Korkmayın İmzalayın! Mümkünse 3 ya da 4 sene! Kenarda kulübede oturacak olsa bile bu takıma, arkadaşlarına katacağı o kadar çok şey var ki!

Futbolu Kewell gibi adamlar yüzünden çok seviyorum, siz de artık Kormayın İmzalayın! Bizi futboldan soğutmayın!

17 Aralık 2009 Perşembe

Bukalemunlar


Tarkan Kaynar hayatla ilişkimizin kesik olduğu günlerde göndermişkitabının tanıtımını, dolayısıyla ancak farkına vardık. Futbolla ilgili yazılan her kitap güzeldir felsefesiyle aşağıya tanıtım videosunu koyduk. Çok satması bol bol okunması dileğiyle Tarkan Kaynar'a başarılar. Gecikme için kusura bakma diyelim bir de.


Nereye Gittiysen Dön Be Arkadaş...


12 Aralık 2009 Cumartesi

Yorumsuz

According to Fenerbahce manager Christoph Daum, players Colin Kazim-Richards (pictured above, right, very happy), Vederson (above, left, also very happy), Fabio Bilica and Santos “organized ’sex-marathons’ in a hotel in Istanbul.”

From Goal:
“Sadly, I have to confirm that the rumours are true. I’m absolutely shocked to find out that these kinds of things are happening. I never expected Fenerbahce players to get involved in something like this,” said Daum to German newspaper Bild.

Daum opted to visit the hotel where the ’sex-marathons’ allegedly took place to discuss the situation with hotel personnel and came to the conclusion that the aforementioned players were indeed involved in the scandal.

That must have been a fun investigation…

Daum: Yeah, hi, um this might be a weird question, but…have my players been having marathon bang sessions in your hotel?
Hotel Employee: Yes. They bang here quite often.
Daum: Great, thanks a bunch.

Anyway, Daum has transfer listed all four players, which kind of doesn’t make sense, because if these guys are having marathon sex sessions they must be pretty fit. I’m not so sure you’d want to lose that.

Ne bileyim kendi aramızda birbirimize sallarız ederiz eyvallah ta dışarıdan olunca nedense kanıma dokundu.

Kaynak

11 Aralık 2009 Cuma

Keita-Elano-Kewell Geldi; Sıra Sende Arda...


Antalyaspor 2-3 Galatasaray
Maçtan önce günlerdir Antalyaspor'un teknik direktörü Mehmet Özdilek'in kendine müthiş güvenen açıklamaları, üstüne 4-5 maçtır Antalya'da Antalyaspor'a karşı üstünlük sağlayamamış olmak, eksiklikler, formsuzluklar ve özgüven eksikliği. Tüm bunları üstüste koyunca ilk yirmi dakikada maç 2-0 Antalyaspor lehine geldi.

Halbuki maça o kadar da kötü kötü başlamadı Galatasaray. Hatta çok da iyi başladı denebilir. 5. dakikada "takım çok iyi başladı devam..." dedim ama içimde nedense sıkıntı vardı çünkü herşeyden önce kalede Franco onun önünde formsuz bir defans dörtlüsü vardı. İşte iyi başladı lafından sonra maaşallah demeyi, dilimizi ısırmayı unuttuk olan oldu 1. gol geldi. Ama böyle de gol yenmez ki. Evet Antalyaspor bu sezon ligde en çok kafa golü atan takım olabilir, evet buna karşı ekstra bazı uygulamalara girişilebilir ama Galatasaray gibi birbiri ile uyumsuz 4 tane adamın olduğu defans ile yapılacak en son uygulama ofsayt tuzağıdır. Hadi birini yedin eyvallah bari aklını başını al da ikincisinde akıllı ol adam adama markaja geç. Yok tutturdular bir ofsayt tuzağı 2. golü de aynı şekilde yediler. Karbon kağıdında elde edilmiş gibi atılmış iki gol. Bu uygulamayı yaptıranın Rijkaard olduğuna inanmıyorum ya da inanmak istemiyorum. Çünkü eğer bunu Rijkaard uygulattıysa oyuncularını halen daha tanımıyor demektir. İkinci gol de gelince film tamamen koptu zannetti Antalyasporlu oyuncular, teknik ekipleri ve taraftarı.

Halbuki Galatasaray'ın eğer orta sahada oyunu sırtlayabilecek bir tanecik oyuncusu olursa neler olabileceği ligin ilk haftalarında çok güzel gösterilmişti. Hele şükür Elano çıktı sahneye. Hele şükür diyorum çünkü Elano'nun ceza sahasının içine girdiği ya da etrafında dolandığı her pozisyona yarım gol diyorum ben. Bu maçta da tam düşündüğüm ya da istediğim veya beklediğim pozisyonda oynadı. Fizik gücü de son iki maçta diğer maçlara göre çok çok iyiydi. Bununla birlikte 2-0 dan sonra maçın içine Kewell ve Keita'nın da girmesiyle bende seyir defterine yazılacak yazının sonu değişebilecek hissi uyandı. Tek düşüncem eğer ilk yarıda bir gol bulunabilirse ve Antalyasporlu futbolcular skoru koruma hissiyle geriye çekilirse maçın çevrileceği, en azından beraberliğin sağlanabileceğiydi ki maç tam bu şekilde gelişti.

İlk golde Harry çaktı olmadı, top kaleye girmeyeceğim diye inat etti ancak ne var ki Keita hay senin gibi topa diyip kalenin içine kadar soktu topu. Bu arada Keita'nın hakkını vermeden geçmeyeceğim. Maçın en iyisiydi, dönüştürücüsüydü, katalizörüydü. Oynayası vardı, dağıttı kendi tarafını. Karşısına bir adam koydu rakip heyet, hadi ordan dedi; yetmedi iki adam koydular, bu kadar mı der gibi bir havadaydı. Kısacası hem ben buyum dedi hem de Rijkaard'a da mesajını attı.

Maç 2-1 olduktan sonra ilk yarının bitmesine uzun denebilecek bir süre vardı ancak Galatasaray tempoyu yükseltemedi. Burada Arda'ya bir kaç kelam etmek lazım. Kaptanımız, seviyoruz ama günden güne daha da yavaş oynamaya başladı. Topu ayağını alıyor, bekliyor, sanki rakip defans bir yerine geçsin bizim oyunculara karşı pozisyonlarını alsınlar ondan sonra der gibiydi, artı zaman zaman anlamsız çalımlar yapmaya çalışıyor. Olmuyor, ileriye dönük oynayanlar arasında en sırıtan oyuncu. He kötü mü oynuyor, bir işe yaramıyor mu? Buna da hayır derim ama beklentilerin çok çok altında. Aslında bu eleştirileri yapmam da haksız geliyor. Neden mi hangi futbolcu var ki hep üst düzeyde olsun? Sezona diğer oyunculardan bir ay öncesinden başlayan bir oyuncu zirveye belli bir sürede ulaşır ve sonra düşemeye başlar. Arda'da da şu anda o düşüş var kanımca.

İlk yarı bittiğinde tek düşüncem ikinci yarının ilk 3-5 dakikalık bölümünün ne olacağı idi ki maç başladı Antalyasporlu oyuncular Galatasaraylıları geride karşılamaya başladılar gol kesin gelir dedim ama yiyebileceğimiz de aşikardı ki Galatasaray'ın ikinci golünden önce Antalyaspor'un kaçırdığı pozisyon döndü, Elano'dan işte sen busun dedirtecek gol geldi. Hem o kendine geldi hem de Galatasaraylıları kendine getirdi.

Diğer yandan Keitacan bu akşam çok iyi bir örnek oldu kendini en küçük bir darbede tutmada çekmede bırakanlara. Bazen bireysel direnç bile maçı kendi ekibine kazandırır. Keita'yı çektiler düşmedi tuttular düşmedi olmadı adam sırtına çıkmaya çalıştı devam etti Harry'ye güzel bir pas verdi Harry de gerekeni yaptı. Maç 3-2 oldu ama maçın bu şekilde biteceği de muallaktaydı, daha gol olacağı gibi bir oyun vardı. Antalyaspor golü bulabilirdi, Galatasaray farkı açabilirdi ama ikisi de olmadı maç bu skorla bitti.

Şimdi gelelim iki oyuncuya: Sedat Ağçay ve Yalçın Ayhan. Maç içinde iyi oynasınlar gol atsınlar coşsunlar coştursunlar eyvallah. Ama terbiyesiz ve sportmenliğe yakışmayacak bir şekilde hem hakemin hem de Galatasaraylı oyuncuların üzerine oynanmaz. Nasıl bir kuyruk acısıysa kendilerindeki her Galatasaray maçında hangi takımda olurlarsa olsunlar çirkinliklerle görüntülerde oluyorlar. Zaten ikisine hakem de dayanamadı belli bir müddet sonra kartlarını aldılar, rahatladılar. Biri Keita'yı diğeri de Kewell'ı sürekli tekmelerle durdurmaya çalıştı. Ama Allah büyük ki tutmaya çalıştıkları iki oyuncu bu gecenin parlayan yıldızlarıydı.

Zaten son maçlarda Kewell'a yapılan acayip sertlikler var. Hakemler de çoğu zaman bu sertliklere de göz yumuyor ya da göremiyorlar. Helal olsun o mülayim insanı da çıldırttılar en sonunda. Yazıya Cenky'nin teklifi ile son vereyim:

Kewell bu takıma başkan da olsun, t.d. de olsun, futbolcu da olsun, herşey olsun. O kadar ağır ve efendi ki Başkan desen sırıtmaz, takımını saha içinde yönetme eğilimini bu sezon daha çok gösteriyor ki teknik direktör olarak kenara koy sırıtmaz, sahanın içine girince ise öpüyorum onun alnından ne alnı her yanından :)))))

Evet maçı kazandık ama hiç pembe tabloya gerek yok. Geçen haftaki maçtan farklı bir şey yok. İki yüzlü bir Galatasaray var halen daha. Orta sahanın ileriye dönük kısmına geçince herşey güllük gülistanlık Avrupai bir takım, tam ters yönü düşününce çatladıkapıspor kadar gücü olmayan bir takım. Yani kısacası sıkıntılar hala devam ediyor. Kewell, Arda, Keita, Elano'nun birbirlerine bağlantılarını kesen her takıma karşı Galatasaray zorlanır ki bu akşam torbadan beklenmeyen bir isim çıktı, o da Elano'ydu. Çıktı bir daha da girmez inşallah...

10 Aralık 2009 Perşembe

Ahhhh ah Sinan Bolat!

Şahsi olarak hayatla ilgili çok sıkıntılar çektiğimiz şu zamanlarda yüzümüzü güldürdü bu adam. Bilmiyorum nedendir ama inanıyordum bu adama, çok defa destekledim, iyi olduğunu söyledim. Şampiyonlar Liginde gol attığı için değil bu dediklerim, takımını çok maçta kurtardığı ve hala daha kurtarmaya devam ettiği için... (Alttaki resimdekinin kulağı çınlasın!)
Sinan İle İlgili Önceki Yazılar:
1
2
Bunları şimdi okuyunca yüzümün kara çıkmamasından dolayı memnun oluyorum...
p.s. Yakında bu arkadaş da hem Galatasaray hem de Fenerbahçe'ye hafta hafta sırayla transfer haberi yazılan futbolcular listesine eklenecektir. Tersini düşünen var mı?
p.p.s Galatasaray yönetimi Sinan'ı Türkiye'ye getirsin, biraz bizim Leo'yla sürtünsünler. (Daha önce yazılan bir yazı sebebiyle bir açıklama yapmam gerekir: Yukarıdaki cümlede sürtünme kelimesi yeteneklerin bulaşması anlamında kullanılmıştır ve mecazi bir anlam taşımaktadır. Aklımızdan zorumuz mu var anladık tabi demeyin, bunu da yaşadık biz.)

29 Kasım 2009 Pazar

Değişim Şart!

Türkiye'de futbol uleması çok. Herkes teknik direktör zaten. En iyisini muhakkak ki futbolcularla birlikte çalışan teknik ekip bilir ama artık bu kaleciden gına geldi. Galatasaray kalesi boş. Bunun herkes farkında ve her geçen gün bu olay daha da vahim bir hal almaya başladı. Bir maçı da kurtaramaz mı bir kaleci? Kaleyi bulan tehlikeli top 2-3 tane ise mutlaka biri gol oluyor. Bu nedenle Galatasaray kazandığı maçlarda muhakkak 2 ve üstü gol atmak zorunda. Leo bu belli oldu, ne artar ne azalır bundan sonra. Bu haliyle de Galatasaray'a ancak top toplayıcı olur. Kale arkasında gelen topların da yarısını elinde kaçırır. İddia ediyorum kaleye Aykut geçsin Ufuk geçsin bu ikisini geçtim paftaki Eray geçsin ancak bu kadar kötü oynayabilir. Bazıları hemen Volkan'ın dün akşam yaptığı hatayı gösterebilirler. Leo bu takımı 10-15 maç taşısın, 1 maçta Volkan'ın yaptığı hatayı 3 kere yapsın gıkım çıkmaz. Volkan bu sezon Fener'in ligde oynadığı maçların en az yarısına pozitif olarak imzasını attı. Ama bizimkinde öyle bir olay yok, her geleni alırım der gibi bir hali var Leo'nun.

Solda Hakan Balta içtiği sigaralardan mı neden bilemiyorum acaip şekilde performans düşüklüğü içerisinde. Artık çanlar onun için de çalmaya başladı. Belki de mevki itibari ile onu zorlayacak bir adamın olmaması, oyununu, konsantrasyonunu negatif yönde etkiledi.

Orta sahada defansif üç ön libero ile oynamak Galatasaray'ın ofansif oyununu çok fazla baltaladı. Topal-Sarp-Barış üçlüsünden birinin kesik yiyip yerine Linderoth'un monte edilmesi gerekiyor. Linderoth geçen iki maçta oynadı, Elano'dan beklediğim geriden rakip ceza sahası içine girip gol arama olayını gerçekleştirmeye çalıştı. Artı orta sahada hem pres hem de top kapma hem de pas yapma yetenekleri diğer mevkidaşlarına göre çok iyi. Bir de sağlıklı olabilse...

Artı birinin Elano'ya oynadığı dakikalarda ceza sahasının içine arada sırada girmesi gerektiğini hatırlatması gerek. Topu aldıktan sonra kısa ya da uzun bir pas atıyor, ondan sonra Yıldız Parkı'nda gezer gibi yavaş yavaş ilerliyor. Pası verdikten sonra ceza sahasına gireyim, girmeyi geçtim yakınlarında dolaşayım diye bir olayını hiç görmedim şimdiye kadar. Çok mu abartı olur bilmiyorum ama Elano şu anki haliyle Fenerbahçe'nin Maldonado'sunun biraz daha uzun mesafeli pas atanı. Bu adam İngiltere Premier Liginde nasıl 20-25 gol attı çözemiyorum. Gol atmak için kaleye yakın olmak gerekir. Bu adam oynadığı dakikalarda rakip yarı alanına bile Bismillah diyip geçiyor. Anlamsız birşeyler var. Belki de teknik kadro böyle istiyordur ama sanmıyorum.

Forvette ise çok alternatifimiz yok ama şu Özgürcan kalsaydı iyi olurdu diye düşünmüyor değilim. İyi bir alternatif olabilirdi.

Arda mı? Onu medya, yönetim, taraftar el birliğiyle bitirdik. Hayırlı olsun...

8 Kasım 2009 Pazar

Futbol?

futbolcu
Futbol: Ezilmiş halkların oyunudur!
  • öncelikle ayrımcı.
  • tamam halkların oyunudur ama halklar neden ezildiğini kabul ediyor bu tanıma ses çıkarmayarak? ya da bu tanımı kullanan halkları direk olarak ezmiş olmuyor mu?
  • Şu anda en medeni-uygar ülkeleri saysak İngiltere başı çekmez mi? Peki günümüz futbolunun çıkış noktası neresi? cevap: İngilitere...
sm-08-2129-football-match-puno-v-puerto-maldonado-cr

Futbol: 22 adam bir topun peşinden koşuyor!
  • Bir kere o topun ardından 22 adam aynı anda koşmuyor ki? Aslında minimum 2 kişi kovalıyor! Biri topu süren, diğeri de topu süreni kovalayan! diğerleri sadece topun gidebileceği yerlerde duruyor. yani duruyor!
  • Bir kez olsun futbola vaktini ayırmamış birinin yapabileceği en sığ tanım. Bu da aslında onun sığlığını göstermiyor mu? Zamanını ayırıp, o şeyi tanımaya çalışmadan ön yargılarıyla yaptığı bir yorum.
  • Entel olmaya çalışan, olduğunu iddia eden adam-kadın yorumu!
gogogo-tribün

Futbol: Halkların afyonudur!
  • Evet futbol, totaliter rejim dönemlerinde diktatörler ve darbeci komutanlar tarafından kullanılmıştır! Diktatörler futbolu bu amaçla kullanarak kendi yedikleri haltların üstlerini kapatmışlardır. Arjantin'in Dünya Kupası'nı aldığı yılda yönetimde olan Arjantin cuntası bunu yapmıştır! Hitler, Çavuşesku, Salazar, Mussolini, Kenan Evren! Bu isimler sadece futbolu yedikleri haltları kapatmak için iyi bir politikayla kullanmıştır. Futbol kendini kullandırmamıştır. Kendini kullandıran halklardır. Kimse kimseyi afyon kullanması için zorlamaz...
  • Futbol ayrıca halkların kendi seslerini çıkarabildikleri de bir yerdir! Bu hep göz ardı edilmiştir. (Katalan halkı...)
futbol_topu

Futol: Dilencisi olunan şey (Bknz. İbrahim Altınsay'ın Radikal gazetesindeki köşesinin başlığı ve Eduardo Galeano gibi bir futbol bilgininin bu oyun hakkında yaptığı en aciz ama gerçekçi ve bir o kadar da insanın kendi kendini çaresiz bıraktığı yorum!)
  • Gerekçeleri haklı gibi görülebilir. Paraya bağlı sistemde futbolu parası olanlardan dilenmek zorundasın. Ya da bir statta, özellikle Türkiye'de maç izlemek için para dilenmen gerek birilerinden. Fakat bu iki güzide insan, futbolseverleri kendi ülkelerinde bu konularda örgütleyebilecek kadar etkili olabilecek yerlerdeyken, futbolu hatta kendisini de böyle tanımlayıp sistemin içine sokmuyorlar mı kendilerini?
  • Kendilerini böyle tanımlayacaklarına futbol isyankarları deseler ve istedikleri şeye eldetmeye çalışsalar ya! Madem kendilerini bir şekilde farklı bakış açılarına sahip oldukları için farklı bir yere koyuyolar- ya da farklı bir safa geçiyorlar, bazı şeylere karşılar, bıraksınlar ironi yapmayı da isyan etsinler. İroni, kelime anlamı olarak içinde bir kabullenmişlik, ya da zaten gerçekleşmişlik barındırır! Neden isyan edip istedikleri oyunu getirmek için o duvarları yıkmaya çalışmazlar! Çünkü dilenerek, eleştirerek edebiyat yaparak para kazanırlar!
  • Tamamen fakir edebiyatı! Hiç sevmem!
Belki bu seri devam eder...
sevgiler volkanbk3

Halı Saha Günlüğü #2 – Kendimi Xavi gibi hissettim

www.yeniresimler.com-komik_karikatrler-resimler-seluk-erdem_6

Son halı saha maçımı 12 Ağustos'ta yaptığımdan o günden bu güne dek bu günlüğe bir yazı ekleyememiştim. Geçen hafta içi maç dolu geçti. Yani bu iki farklı maç yazısı demek. Aslında geçen salı gününden önce de 2 maç daha yapmıştım ancak o iki maç için yazılacak çok bir şey yok. İki kelam edeyim sadece o iki maç için. Takımların dengesizliği ve benim bulunduğum takımdaki oyun ve mevki disiplini çok çok farklı iki galibiyet almamızı sağladı. Bu iki maç için pek söylenecek bir şey yok... Gelelim salı günü yaptığım maça...

Kendimi Xavi gibi hissettim
SPAIN SOCCER
Salı günü maç yaptığım arkadaşlarımla orta okuldan beri tanışıyoruz. Hepsiyle de yıllardır halı sahalarda birlikte kramponlar eskittiğimiz için saha içi uyumumuz da oyunumuza yansıyor. Yine böyle bir maçtı. Maçın benim açımdan en büyük farkı bu sefer sahanın her tarafına koşuşturan bir pozisyonda oynuyor olmamdı. Asıl mevkiim daha önceki yazımda da belirttiğim gibi aslında stoper. Boyumun kısalığından dolayı Cannavaro'vari kalıyorum stoperde. Salı günü de Puyol formamla sahadaydım. Kaleci abimiz "Puyol gibi oynayacaksan sorun yok" diyerek ön motivasyonu verdi. Fakat salı günü defansif yönü fazla kişi olunca bizim takımda ben kendi kendimi "çapa" olarak ilan ettim. Ve sağ ya da sol bekteki oyunculardan biri ileride kalınca -her defansif orta sahanın yapması gerektiği gibi- onların açığını kapattım.

Her zaman topun defans oyuncusunun oyuna sokması gerektiğini düşünürüm. Bu orta saha ve ileride oynayan futbolcuların ileride kalmasını sağlayarak rakip defansı-takımı kendi yarı alanında tutacaktır. Topu da çoğu zaman oyuna ben sokarım bulunduğum pozisyondan ötürü. Yine bir pozisyonda topu oyuna sokarken pas atacak adam ararken, takım arkadaşlarım pas almak için koşular yaparken orta sahayı çok rahat bir şekilde geçtiğimi ve ceza sahası ön çizgisinde önümün açıldığını fark ettim. Artık gol atmanın zamanıydı zira bir halı saha maçı için gol gecikmişti. Topu dümdüz kaleye gidecek bir şutla ağlarla buluşturdum. Şaşırmadım gol olunca. Çünkü basit bir takım oyunu oynamıştık topla sadece benim temas etmiş olmama karşın. Ben kaleciden topu alıp pas atacak adam arıyormuş gibi bakınırken takım arkadaşlarımın rakip oyuncuları meşgul etmesi sonucu ben boş kalmıştım ve şutumla gol gelmişti. Hakan Şükür de kimi maçlarda topa değmemesine karşın bunu yapmamış mıydı? Ve bu yüzden yermemiş miydik onu?
Xavi_976282
Skoru lehimize sürdürürken oynamamız daha kolay oldu. Topla ileri çıktığım zamanlarda arkadaşlarıma koşacağı yerleri elimle gösterip onları o bölgeye yönlendirip rakibin de atacağım yeri görmesine karşın müdahale edemeyeceğini bildiğim şekilde ayağa paslar attığımda oyunumdan çok daha fazla zevk alıyorum. Bir pasımın da gerçekten Xavi'nin Messi'ye defansın arkasına attığı paslar gibi rakip defans tam ofsayttan taktiği yaparken attığım için o ve elbette top da arkadaşımla buluştuğunda işte o an Xavi gibi hissettim kendimi. Ofsayt da olabilirdi o pas ama burası halı saha! İşte o pasımı Xavi görse o an futbolu bırakabilirdi! Bir pozisyonda da defansta çok tehlikeli bölgede de olsam iki kişiye attığım soğukkanlı çalım Ergün Penbe ve İniesta karışımıydı. Daha sonralarında skoru arttırmakta zorlanmadık demek pek mümkün. Skoru arttırdıkça rakibin farkı kapatma arzusu haliyle arttı. Fakat bu arzularını takım oyunuyla değil de bireysel oyun ağırlıklı gerçekleştirmeye çalışmaları dezavantajlarıydı. Bu bireysel olarak yetenksiz oldukları için gerçekleşmemiş değil. Fakat tek başına topu alıp giderken topu kaptırdığın anda ceza sahası çevresinde top bekleyen arkadaşların oyundan düşer ve rakip takım ani atağa çıkma şansı yakalar. Ve bu her zaman büyük bir tehlikedir.
Salı günü benim ve takımımın galibiyetle eve dönmesinin en büyük nedenlerden biri takım oyunu oynamamızdı. Atağa defanstan hep birlikte çıktık. Futbolun çok basit bir kuralı var. Takım oyunu! Alın verin orta sahaya can verin. Halı sahada bile her zaman takım oyunu kazanır bunu unutmayın.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hakan Arıkan'la İlgili Varsayımlar

Trabzonspor 0-2 Beşiktaş

Bir kaleci takımını nasıl ipten alır, ölü bir takıma nasıl üç puan kazandırır ve takımı için ne kadar önemlidir bu akşam bir kere daha belli oldu. Hakan Arıkan tabiki kötü bir kaleci değil, zaman zaman, bu akşamki kadar olmasa da, maçlarda isminden olumlu yönde bahsettiriyordu ama bu akşam bir farklıydı. Cüneyt Arkın'ın koskoca Bizans ordusunu tek başına alt etmesine benziyordu performansı. Peki ne oldu da Hakan Arıkan bu maçta bu kadar muhteşem bir performans sergiledi? Bununla ilgili bazı varsayımlar:

1. Kedi yutmuş olabilir.
2. İçine Buffon'un ruhu girmiş olabilir.
3. Mübarek bir insana kendini okutmuş üfletmiş olabilir.
4. Koruduğu kaleyi okuyup üflemiş olabilir.
5. Trabzonsporlu futbolcuların ayaklarını bağlama büyüsü yapmış olabilir.
6. Bu akşam tüm sezonun şans kotasını bir anda doldurmuş olabilir.
7. Hakan Arıkan topa bir mekanizma, bir mıknatıs vs. eklemiş ve tüm vuruşlar onun eldivenlerinde son bulmuş olabilir.

Aklıma Hakan Arıkan'ın bu akşamki performansıyla ilgili nedenler açısından ilk gelenler bunlar. Açıkçası aklıma gelenlerin çoğunda hep yukarıdan bir elin Hakan Arıkan'a yardım ettiği şeklinde. Tekrar edeyim Hakan Arıkan kesinlikle kötü bir kaleci ama çok kötü maçlarda takımının kalesini koruduğu ve o maçların skorlarının hep onun üzerine yapışması yüzünden güvenilmez bir kaleci durumundaydı. Ama şu maçta, eğer gerçek performansı bu ise, kendisini bir kere daha ispat etti. Tebrikler kendisine.
Bu arada maçta Beşiktaş açısından 4 adam vardı: Hakan, Ferrari, Ernst ve İsmail. Gerisi idare heyeti idi. Hele Yusuf'un maçın bitmesine 5 dakika kala ki görüntüsü kalp krizinin ilk emarelerini yaşayan bir insanın haline benziyordu. Diğer yandan Trabzonspor'da ise herkes vardı ama bir tek kişi yoktu: Gökhan Ünal.

Orlando - Detroit

Cartersız daha iyi bir takımız. Detroit'ten rövanşı ilk çeyrek performansı ile aldık. Son çeyrekteki savunma ise berbattı. Hem zamanım hem de yazmak için keyfim yok, kusura bakmayın. Bu da günlüğe eklenmiş keyifsiz bir sayfa olsun.

6 Kasım 2009 Cuma

Hagi Bize Sarı Desene!

Çok özledim seni!

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım


Allah insana Karatoprak gibi dostlar versin, mevcutları da kaybetmemizi engellesin.

Wenger'in Kafası İyi

"Robin Van Persie is the deadliest striker in the Premier League and that I would not swap him for anyone else in world football."

"Robin Van Persie Premier Lig'deki en ölümcül/tehlikeli golcü ve bu yüzden onu dünya futbolundaki hiç bir oyuncuya değişmem"

Bunun sorumlusu fazla alkol tüketimi bence, biraz yavaş Wenger. Olmadı sana bir terapi merkezinde oda ayarlayalım.

5 Kasım 2009 Perşembe

Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Ön Uyarı:
Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.


Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.


2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.


Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.


Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.


Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.


“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.


2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.


Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.


Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;


Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard


Lewis geldiğinde;


Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard


Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.


Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.


SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!


Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.


Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;


1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte


Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!


Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…


Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

Orlando Magic - Phoenix Suns

Yine eğlenceli, bol skorlu, savunmadan eser olmayan bir maç. Phoenix eski Phoenix asla değil. Steve Kerr herhalde her aynaya baktığında kırmak istiyordur aynayı akseden görünt yüzünden. Orlando için bu maçın farkı Carter'ın yine olmamasıydı. O sol bileği sanki yalama olacak izlenimi vermeye başladı.

SVG yine kısa beşle çıktı. Bu sefer Barnes 3 numarada sahadaydı. Pietrus sakatlıktan döndü, Johnson az da olsa süre aldı. Anderson'ın şutlarına çeki düzen verip biraz daha savunmaya yoğunlaşmaya çalıştığını gördük ki 2. maçtır faul problemine giren Howard'dan kalan açıkları örtmede faydası oldu bu çabanın.

Carter yokken Magic daha bir takım gibi ama yedekler sahadayken hep rakibin daha iyi olduğunu görmek ilerisi için düşündürücü. 35 üçlük denenen Detroit maçında 80 sayı atılıp maçın verilmesi, 23 üçlük denenen Phoenix maçının 122 saı atılıp azanılması kendi mesajını veriyor zaten. Kullanılan şutların 3'te 1'ine kadar üçlüğü normal kabul edebiliriz ancak bu oran yarı yarıya ise tehlike çanları çalar. Carter'ın oynadığı, iyi savunmaya yapan bir takıma kaybedilecek ilk maç, Carter'ın ve hücum tercihlerinin sorgulanmaya başlamasına neden olur, dikkatle izlemek gerek.

Bu arada önceki gece Orlando'ya ilk mağlubiyeti tattıran Detroit'in Hidayet'in 16 sayı 7 ribaunt 6 asist Calderon'un ise sadece 1 asist yaptığı maçta Toronto'ya yenilmesi ise oldukça manidardı. Herkesin anladığı üzere yeni kadrosuyla Toronto son 2 sezondur Orlando'nun oynadığı basketbolu oynamaya çalışıyor ancak savunma yönünden örenek aldıkları eski Orlando'dan çok daha geri durumdalar. Tıpkı yeni Orlando'nun olduğu gibi.

Beşiktaş Taraftarı Strateji Hatası Yapıyor

Kabul, Yıldırım Demirören başkanlık yaptığı dönem içerisinde kulübü maddi açıdan çok gerilere götürdü, anlamsız transferlere inanılmaz derecede yüksek paralar döküldü, verilen paraların karşılığı ne kadar alındı; O da meçhul. Ayrıca kulübe kendi cebinden para vererek diğer bir deyişle kendine borçlandırarak kongrelerde çıkabilecek adayların gözünü korkuttu ve aday olmayı düşünenlerin özellikle bu büyük miktar sebebiyle vazgeçtikleri konuşuldu. Bununla birlikte geçen sezon iki kupa almasına rağmen taraftar, rakiplerinin rezil durumlarından dolayı, bu başarının elde edildiğini düşündüğü için fazla etkilenmedi, ama sonuçta öyle ya da böyle kazanılmış bir başarı olduğu için kabul etti ve başkan\yönetiminin yanında durdu. Ne var ki yine aynı taraftar bu başarının Demirören'in üstün yöneticilik başarısından olmadığını biliyordu. Avrupa'da zaten bir başarı elde edemedi. Son sezondan önce lige de hep ezeli rakiplerinin ardından adı yazıldı. Türkiye'nin üç büyük kulübünden biriyken üçüncü büyük kulübü konumuna düştü.
Taraftar bu sezon Beşiktaş'ın daha ileriye gidemeyeceğini, ileri gitmeyi bırakın hızla geri gitmeye başladığını anladığı anda yönetime protestoya başladı. "Yıldırım Demirören yeter","Antep'e başkan olsana" tezahüratları hem seçime katılacak üyelerin verdikleri oyları yönlendirmek hem de şu anki yönetimin ufuktaki seçime girmesini istemediklerini anlatma açısından önemli idi. Ne var ki Beşiktaş Stadı'nda Demirören'e küfür edildiği an Demirören'in aklında azıcık da olsa bırakma eğilimi varsa o da bitti. Artık inadına girecektir seçimlere ve taraftar için üzgünüm ama Murat Aksu'ya karşı ezici üstünlük ile başkanlığı yeniden alacaktır. Küfür neden bu kadar önemli bu süreçte peki? Efsane Başkan Süleyman Seba taraftarın staddaki küfürüyle gitti. Daha sonra Serdar Bilgili'ye geldi sıra. O da aynı şekilde yollandı. Ve sıra şimdi Demirören'e geldi. Ama Demirören ne Serdar Bilgili ne de Süleyman Seba. Seba ve Bilgili'deki efendiliğin, ağırlığın vs. onda biri Demirören'de yok. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Karşına bir adam çıkar. Adama işiyle ilgili bağırır çağırırsın, adam hiç istifini bozmaz beğenmiyorsan çeker giderim der. Ama karşına adam çıkar bağırırsın çağırırsın umrunda olmaz ne halt edersen et gitmiyorum inat değil mi der ne yaptığı işi düzeltir ne de seni takar hatta inadına seni daha da deli eder. Demirören ikinci kategoriye giriyor. Bağırdığın zaman kafasını önüne eğip çekip giden değil, "ne diyon lan sen" tipinden bağırarak sana karşılık verecek tipten. Peki bu olaydan sonra ne olacak? Demirören bir sağlık sorunu vs. gibi olağanüstü bir durum olmazsa inadına seçime girecek ve de alacak. Ama bir yol var onun bırakması için. Daha doğrusu tek yol: BABASI ERDOĞAN DEMİRÖREN. Takım taraftarları arasında yaratıcılık açısından diğerlerinden çok çok ileride gördüğüm Beşiktaş taraftarları maçlarda küfür etmek yerine Erdoğan Demirören'e oğlunun bırakmasına yönelik dikkat çekici tezahüratlar bulsa işte o zaman bir ihtimal, bir çıkar yol olabilir Yıldırım Demirören'in seçimlere katılmasını engellemek için. Tabi Erdoğan Demirören bu tezahüratlara ne kadar ilgili olur onu bilemem ama şundan eminim ki ettikleri küfürden daha etkili olacaktır. Herkes biliyor ki Yıldırım Demirören'in başkanlığı babası sayesinde başladı ve devam ediyor. Arkasından babası çekildiği anda Yıldırım Demirören sudan çıkmış balığa döner ve o durumda da seçime falan girmez girse de kazanamaz.

Yaratıcı Beşiktaş taraftarı bir de bunu denesin. Çünkü Yıldırım Demirören'in başkanlığı herşeyden önce Erdoğan Demirören'in iki dudağı arasında başlar ve biter (Nokta)

4 Kasım 2009 Çarşamba

Sen Şuna Kısaca "Paramı Almadan Gitmem" Desene

Bu kadar küfüre, protestoya rağmen hala o koltukta oturuyorsa bir adam bunun tek sebebi harcadığı paraları çıkarmaktır. Burada bilmem kaç kez yazdık başkanlığa geldiğinden beri harcadığı paraları ve yanlış transferleri. Divan'a gidersin belgeleriyle işletirsin kulübün borcunu, çekilirsin kenara yavaş yavaş ödenir. Ne gerek var kendini, aileni huzursuz etmeye, hasta olmaya. Ama yok illa da alacak parasını. Başka açıklama bulamıyorum ben, bulan varsa beri gelsin.