Sayfalar

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Süren'i Kim İşletti?

"Galatasaray'ın 13 Mayıs Çarşamba günkü Divan Kurulu toplantısında en ilginç açıklamalardan birini eski başkanlardan Faruk Süren yaptı. Süren, "Scolari'nin menajerinden bana bir e-mail geldi. Galatasaray'da seve seve çalışabileceklerini bildiriyordu. Bu e-mail'i hemen Başkan Adnan Polat'a yönlendirdim" dedi.

Scolari, Brezilya Milli Takımı ile 2002'de Dünya Kupası'nı kazandıktan sonra Portekiz'in başına geçti. 2006 Dünya Kupası ve Euro-2008 finallerinde Portekiz'i yönettikten sonra bu sezon başında Chelsea ile yıllık 6 milyon pound ücret karşılığında anlaştı. Ancak 7 ay dayanabildiği Londra ekibinden Şubat başında kovuldu.

Chelsea'den 7.5 milyon pound tazminat alan Scolari, 2006 yazında Fenerbahçe'nin de gündemine gelmiş; yıllık 5 milyon euro talep ettiği öne sürülmüştü."

Sporx

Faruk Süren gerçekten Galatasaray tarihindeki en önemli başkanlardan. Çok da severim kendisini. Ağırlığı olan, boşa konuşmayı sevmeyen bir insandır bildiğim kadarıyla. Habere fazla inanmadım ama eğer böyle bir şey olduysa ve sayın başkan bunu aleni şekilde anlattıysa ben bir şey demiyorum. Acaba kim işletti, spam mail mi geldi ne oldu. Başkan da hemen balıklama atlamış.

Editsel Hareket:

"Bu gelişmeler üzerine site editörü, Faruk Süren'e konuyla ilgili sorularını yöneltti. Süren, Scolari'nin menajerinden kendisine bir e-mail geldiğini doğrularken, bu e-mail'i de Adnan Polat'a ilettiğini söyledi.

Süren, Scolari'nin menajeri Vagelis'in, Yunanistan'da okuyan yeğeninin arkadaşı olduğunu ve bir sohbette Vagelis'in, Galatasaray ile temasa geçmek istediğini söylediğini, yeğenini de kendisiyle bağlantısını sağladığını dile getirdi. Süren söz konusu e-mail'de yazılanlarla ilgili ise şunları ifade etti:

"Vagelis e-mail'inde Scolari ile görüştüğünü, Portekizli teknik adamın Galatasaray'da çalışmak istediğini ve kulüple bağlantıya geçmek istediğini yazıyordu. Ben de bu e-mail'i Başkan Adnan Polat'a gönderdim. Adnan Polat'tan bu konuyla ilgili şu ana kadar bana bir yanıt gelmedi. Ben burada yalnızca Galatasaray'a faydası olabileceği düşüncesiyle aracılık yaptım. Bundan sonra ne olur tam olarak bilemem."

Hayır, böyle bir olay gerçekten olmuşsa ve mail de menajerine aitse yakında facebooktan, msnden, futbolcu ve teknik direktör görüşmeleri de başlar. Artı beş soru aklıma takıldı doğal olarak:
1. Scolari neden bizi istiyor? (Tamam büyüklüğümüz tartışılmaz ama bir yanda da gerçekler var:))
2. Adnan Polat ulaşılamaz biri mi ki üç önceki başkanımızı araya koyuyor?
3. Vagelis madem Süren'in yeğeninin arkadaşı, telefon numarasını neden almıyor Süren'in de mailini alıyor? Parası mı yok acaba?
4. Galatasaray'ın mali durumundan haberi var mı? (Böyleleri Türkiye'ye boşuna gelmez. Ya para ya da tatil. Ben de bu soruyu transfer ücreti bakımından soruyorum)
5. Bu Yunanlı zangoç bizimkilerle kafa yapmış olmasın?

15 Mayıs 2009 Cuma

10+3 "Şimdiden Hayırlı Olsun Aziz Yıldırım!"

Sevgili Aziz Yıldırım bu sabah basın mensuplarının da iştirak ettiği kahvaltıda bir sonraki dönem için tekrar başkanlığa aday olduğunu açıkladı.Zaten pire için yorgan yakmak saçma olurdu. Rakibimizdir ama 10 yıldır bu klubün tarihinde görmediği pozitif ivmeyi sağlayan başkana hayırlı olsun diyoruz.Karşısına sanırım sadece Şadan Kalkavan çıkacak. Hiç bir takım için kişiler vazgeçilmez olmamalıdır ama şu anda Aziz Yıldırım bu klup için vazgeçilmezdir. Ancak olacak seçimlerle ilgili tek tenkitim Saaadettin Saran'ı bu seçimde başkanlığa aday olmaması için mahkeme kararına itirazını ya tesadüfen ya da özellikle son gün yapmasıdır. Mahkeme süreci bu sebepten uzadı ve Saran bu seçime katılamadı. Ne gerek vardı ki zaten karşısına kim çıkarsa çıksın, bu sezonki bunca yıkıma karşın, Aziz Başkan yine de seçilecek. Ama klubün içini onun kadar iyi bilemeyiz. Vardır bir bildiği muhakkak.

Diğer taraftan bazen mevcut gün için elde edilmiş! başarısızlıklar geleceği kurtarmak için hayırlıdır. Ya da mevcut gün için kazanılmış başarılar sonraki sezonu ya da sezonları alıp götürür. Hem Galatasaray hem de Fenerbahçe'nin bu sezonki başarısızlıkları sonucunda yönetimlerin hataları kapatma fırsatları kalmadı yani takke düştü kel göründü. Mesela şu an için düşündüğümde Galatasaray geçen sezon kazandığı şampiyonluk yüzünden bu sezonu heba ettiğini görüyorum. Neden mi? Yöneticiler baktılar ki son 6 hafta da t.d. süz takım şampiyon oldu, t.d. nin takıma etkisini küçümsediler ve yeni sezona klas futbolcular ama vasat bir t.d. ile başlayıp bir çuval inciri berbat ettiler. Aynı şey Fener'in Denizli'ye yenilip bizim şampiyon olduğumuz sezonun ertesi yılı için de geçerli. Bu örneklerden Fenerbahçe için de yapabiliriz.

Neyse asıl konumuz olan Fenerbahçe başkanlık seçimlerine geri dönersek, yapılacak seçimler Fenerbahçe'ye hayırlı olsun. Ben açıkçası Fener'in güçlü olmasını dileyen bir Galatasaraylıyım. Çünkü bu iki takım başarıları kadar başarısızlıklarını da yarıştırıyorlar. Nitekim ben her iddiasına girerim ki eğer Galatasaray ligde güçlü olsaydı Fener bu kadar zayıf olmazdı. Aynı şey Fener için de geçerli. Gelecek sezon inş. şampiyonluk için, başarı için yine bu iki takım sonuna kadar kapışır da heyecan duyarız. Hatta bu iki takıma 3-5 takım daha katılsa değmeyin benim keyfime. Malum bir GS'liye Fener'den daha başarılı olmanın; bir Fenerli'ye ise GS'den başarılı olmanın verdiği hazzı başka hiçbir takımla yarışmak ve o takımı geçmek vermiyor.

(Bizim yönetim de gelecek sezon ayağını denk almalı, hesaplarına çoktan başlamış olmadır. Artık taraftar saat olaylarını geçti, global bir başarı bekliyor. Yani lig şampiyonluğu benim ve benim gibi düşünenleri kesmiyor. 10 yılı geçti artık vakti geldi. Diğer taraftan dileklerimden biri olan Adnan Sezgin'in o koltuktan sökme işi sanırım yakında olacak. Buna bir de Kalli eklense tam süper olacak. Yönetimde bir Haldun Üstünel'i tanırım o kadar. İnş. o da Aziz Yıldırım'ın H.B.K ya attığı kesik gibi Adnan Polat'tan tırpan yemez.)

Orlando - Boston 6. Maç Yazısı Yayında

6. maç yazısını mesainin son yarım saatinde, artık kafanın işe basmadığı şu dakikalarda bitirmiş bulunuyorum. 2 aşağıdaki gönderide yazıyı bulabilirsiniz. Ayrıca NBAKolik anasayfasında da kısa sürede ulaşılabilir hale gelecektir.

7. maç pazarı pazartesiye bağlayan gece saat 03:00'da Boston'da oynanacak. Seyir zevkinin dorukta olacağı, kalp krizi riskli bu maçı bir değişiklik olmazsa NTV yayınlayacak gibi görünmekte. O gece bir terslik olmazsa burada paylaşacağız zaten kanalı. Spor ve sağlık dolu günler...

Bugün GS'ye Gelenler #5

Michael Laudrup
Mevlüt ErdinçMehmet Topuz

Boston'da Görüşürüz! Savunmanın Zaferi...

6.maç Celtics’in final biletiydi. Deplasmanda da olsalar psikolojik avantajı ellerinde tutuyorlar ve baskı altındaki rakiplerine karşı maça önde başlıyorlardı adeta. Panik yapması, baskının altında ezilmesi beklenen taraf ise Orlando Magic cephesi idi. Bahis şirketleri maçtan bir sayı patlaması ve şuursuzca hücum beklediklerinden olsa gerek 191 sayı üzerini açmışlardı. Ama konu konferans finaline yükselmek ve var olup olmama olunca söz edilmesi gereken hücum değil savunmadır her zaman. Van Gundy’nin usanmadan söylediği gibi “It’s all about the defence!”


Boston tarafının aceleci olmadan, süreyi kullanarak, tempoyu eline almaya çalışarak oynamasını bekliyordum maçtan önce. Uzun süren isabetli hücumlar Magic tarafında telaş yaratabilirdi, üstelik fast break yeme ihtimali de ortadan kalkardı. Kalktı da. Boston Celtics 3 çeyrek boyunca istikrarlı şekilde yavaş hücum etti. İlk 3 çeyrekte rakibe sadece ve sadece 2 fast break sayısı izni verdiler. Rivers yine çok önemli bir tespit yapmış ve oyunu kilitlemişti. Magic çıkar yol olarak maç başında Howard’ı kullandı. Bir ara onu durdurunca Boston, bu sefer Lewis’i denediler, Lews’in çaresi gelince Pietrus ve Alston yarım yamalak bir şeyler üretmeye çalıştı, Hidayet ise tam anlamıyla rakip sahada kayıpları oynuyordu, Redick ve Lee’yi öylesine konsantre savundular ki çocuklar potaya bile bakamadı doğru düzgün, bir türlü öne fırlayamadı Orlando Magic, hep geriden geldiler, gelmek zorunda kaldılar. Boston zaten maçı koparmaya da çalışmıyordu, Magic’i yavaş yavaş uyutarak, uyuşturarak, iyi de savunma yaparak sessizce maçı alıp gideceklerdi. Magic’in her çözümüne bir çare ürettiler.


Hücumda sıkıntı yaşayan Magic için maç kazanmanın yolu savunmadan geçti. Van Gundy maç boyu maçı bize savunma kazandıracak diye bağırdı, haklıydı da. Özellikle Pierce üzerinde son çeyreğe kadar başta Hidayet olmak üzere, switclerde onu alan Lewis ve Pietrus da çok önemli ve sert savunma yaptılar. Faul problemine girdiği maç haricindeki maçlarda takımını taşıyan Pierce’tan eser yoktu, sadece son çeyrekte 1,5 dakikada soktuğu 3 şut vardı ki, sonra yine eridi gitti sert savunmada. Allen tıpkı 5. maçtaki gibi yalnızca bedenen oradaydı, Lee ve şaşılacak derecede Redick çok iyi savundular onu ama bu kadar boş atış yakalamışken 7’de 0 üçlük atmak, şu çok önemli maçta hep konsantre olamamış gözükmek yakışmadı ona. Ve Rondo… İçeri girmemesi için her türlü savunma stratejisini kullandı Magic oyuncuları, hep dışarıda, hep uzakta tuttular onu, yine devamlı el kaldırarak savundular. Fakat bu sefer bir sürprizi vardı Rondo’nun 2 üçlük gönderdi üst üste. Bu andan sonra dış şutunu riske etmemek için yakından savunulunca, bu sefer penetreleri ve asistleri geldi. İşte böyle dakikalarda Rondo’nun sürüklediği Boston 3. periyotta bir ara farkı 10 sayıya kadar açmayı başardı.


Çift haneli sayılarla öndeyseniz hastalanmamaya dikkat etmeniz gerekir, çünkü farklı önde olmak rehavet denilen virüsün vücudunuza girip işinizi bitirmesi için en uygun ortamdır. Aynı Orlando’nun geçen maçı 14 sayıdan son çeyrekte vermesi gibi, Boston’da hasta oldu. İşin ilginci bu hastalığın ilacı da yok, kapıldın mı gidiyorsun. Fark 10 sayı olduğu anda aldığı molada Van Gundy “Kendi oyununuzu oynayın, kendiniz olun!” diyordu oyuncularına. Gerçekten o andan sonra Magic biranda kabuğunu kırıp hayata merhaba diyen ve suya doğru koşan timsah yavruları gibi saldırdı Celtics’in üzerine. Son çeyrekte sadece 13 sayıya izin verdiler ki bunun 6sı Pierce’ın 1,5 dakikalık Süpermenliği sırasında geldi. Bu seriden sonra son 4:50’ye 73-72 geride girip kalan sürede sadece ve sadece 2 sayıya izin verip 11 sayı ürettiler. Celtics ilk kez yaşadı bu seride bu şoku, maçı aldım derken verdiler. Geçen maçın son 5 dakikasında sayı üretemeyen taraf Magic iken bu sefer keser döndü, hesap karıştı. Rivers panik molalarıyla dağılan takımını toparlamaya çalışsa da virüs kalbe kadar ulaşmış, dolaşım sistemiyle tüm vücuda yayılmıştı. Yoğun bakımdan çıkan hasta, kapı önündeki hasmına gülerek bakıyordu, sıra sende…


Basketbol adına savunmalar dışında hiçbir güzellik yoktu maçta. Hatalı hakem kararlarından, oynanamayan setlere, birbirine kabaran adamlardan, girmeyen boş şutlara tüm olumsuzluklar Amway Arena’da bir araya toplanmıştı. Ancak sert, hareketli ve akıllı savunmalar maça damgasını vurdu. Celtics’e 19 top kaybı yaptırmak herkesin harcı değil, Magic bunu başardı sadece 9 top kaybında kalırken. Celtics üçlükleri ve pick-n-rolleri iyi savundu, Magic kattan çıkan adamları neredeyse hiç kaçırmadı. Arada kaçırılan tek adam Allen zaten dün gece orada bile değildi. Birebirlerin, zorlama ve süre dolarken atılan şutların hakim olduğu, bunların oyunun kalitesini olmasa da heyecanı körüklediği bir 48 dakikaydı.


Bu seride uzatma hariç her türlü skora ve maç sonuna şahit olduk, 4 maçta kilidi son çeyrekler çözdü. Son maç enfes olacak, her iki takıma da sucu çocuklara kadar sonsuz teşekkürler. Basketbolu çok seviyorum!


Gecenin sözü de Hubie Brown’dan gelsin:


“Bütün maç iğrenç şut kullandı, bugün hücumla uzaktan yakından alakası yoktu, ama Boston’u bitiren şutu sokarak kim olduğunu gösterdi. Hedo çok özel bir oyuncu.”


Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

Orlando - Boston 6. Maç Canlı Yayın

Kalitesi gayet iyi, iyi seyirler...

http://www.atdhe.net/7085/watch-boston-vs-orlando

http://www.atdhe.net/7000/watch-boston-vs-orlando

Dedenin Vakti Doldu!

Kendisiyle anlaşıldığı gün söylemiştik hayra alamet değil diye. Ya takımda revizyon yapsın diye getirilmişti ya da bu yaştan sonra aldığı astronomik teklife dayanamamıştı. Başaramasa bile tazminatı kallaviydi. Biraz da Türkiye, İstanbul, boğaz havası alsa günah mıydı?

Yazık oldu Fenerbahçe'ye, yazık oldu taraftara, yazık oldu futbolculara, yazık oldu Zico'ya ve yazık ki ne yazık koca bir sezon kaybolan seyir zevkimize! Ah bir Fenerbahçe vardı ki korktuğumuz, ah bir Fenerbahçe vardı ki Türkiye'de futbol oynanıyor dedirten.

Hepimize yazık oldu, Dede bayağıdır bekliyordu zaten, vakti doldu.

Fılaşbakınlan 5. Maça Dönelim!

Son şuta kurban verilen 4. Maç sonrası bu maça moralman çökmüş olarak çıkması beklenen Magic tam aksine, savunmaya konsantre ve sabırla hücum eder bir şekilde başladı. İlk çeyrekte özellikle Ray Allen ve Rajon Rondo üzerinde önemli baskı kurdular. Boston çareyi 4. Maçı alan Davis’in orta mesafe şutlarında ve Pierce’ın kişisel becerisinde aradı. Bu sırada Magic takım halinde yavaş yavaş hücum ediyor ve rolleri dengeli dağıtıyordu. Yedek kadroların devreye girdiği 2. Çeyrekte Boston’u House ve sürpriz şekilde Scalabrine oyunda tutmayı başardı. Magic’te yine işler yolunda gidiyor ve az sayı yiyen takım dengeli hücum ve skor dağılımıyla hiç de deplasmanda oynuyor havasına girmeden alttan alttan Boston’un içini oyuyordu. Rivers özellikle şut sokamayan ve ortalıkta gözükmeyen Allen üzerinden oynayıp onu devreye sokmaya çalışsa da, Ray Allen bir türlü maça adapte olamadı, sanki maça ruhen daha gelememiş gibiydi.

3. çeyrekte tam anlamıyla bir kontrol oyunu oynadı Magic. Boston kafasını kaldırdıkça bastırdılar, adım atmaya çalıştıkça ayağına bastılar. Hatta bir ara 4 dakika kadar sayı attırmadılar rakiplerine. Dengede ustalıkla tutulan bir oyun zamanında alınan molalar, harika bir savunma. Stan Van Gundy herhalde bu kadar iyi bir oyun beklemiyordu maçtan önce, yine de her molada “savunma” dedi, savunursak kazanırız. İyi savunan Magic atamayınca, sokamayınca dengesi bozulan Celtic’e karşı çok kolay hücum etmeye başladı. Rondo’nun hücum ritmini öylesine bozdu ki Alston sonunda çıkardı onu Rivers, hem de uzun süre kenarda oturttu. Kendi adıma Marbury girince rahatladım. Nasıl rahatlamam ki kendi kendine hücum etmeye başladı, her pozisyonda şut atmaya başladı. 2 tane sokmuş olsa da Johnson’ın müthiş alley-opp pasını Pietrus bitirirken fark tam 14 sayı olmuştu, kalan süre 8:45’ti. Bundan sonra yapılacak tek şey savunma konsantrasyonunu kaybetmeden, sakin hücumlarla süreyi eritmekti. Bu sefer bu farkın korunacağına ve benzer bir hataya düşülmeyeceğine inancım tamdı!

Son düdük çalıp skor tabelasındaki süre 00:00’ı gösterdiğinde ağzım bir karış açık, kenarından neredeyse salya akar vaziyette, donuk, kaskatı kesilmiş bir halde ekrana bakıyordum. Maçın bitimine 5:40 kala Hidayet’in basketiyle 10 sayı olan farktan sonra tam 5:36 tek bir sayı bulamamıştı Magic. Bu esnada kafasına göre hücum eden Marbury tam 12 sayıya, ilk çeyrekte takımını sırtladıktan sonra kaybolan Davis de 10 sayıya imza koymuştu. Allen ve Pierce yan rollerde boş kalan delikleri kapamışlardı. O 5:36’lık sürede Van Gundy bu seride maç sonu oynayamayan ama bu maçı fena götürmemiş Alston’ı Johnson’a tercih etmişti. Maça 10’da 7 ile başlayan Lewis sonra 6’da 1 atmış, son çeyrekte hiç şut sokamamış, takım neredeyse Howard’ı hiç kullanmamıştı. Feci şekilde süreyi bitirmeye odaklanmış ama bir türlü nasıl hücum edeceğini hatırlayamayan bir takım vardı sahada. Bunun nedeni olarak Boston’un savaşan ve oyundan kopmayan yapısını 1 numarada saymak şarttır ancak, bütün sezon boyu yaşanan büyük farklardan rehavete girerek maç verme hastalığını da hemen 2 numaraya koymak gerekir. Boston’un iyi oyununa eklenen hastalık 6. Maça Boston’un favori ve daha moralli olarak çıkmasını sağlayan etmen olmuştur. Ne kadar uğraşsa da kalp masajıyla, suni teneffüsle Van Gundy, hasta şimdilik ölmese de komaya girmiştir.

6. maç bu hastanın komadan çıkması için son şansı. Ya çıkıp 48 dakikayı aynı disiplin ve ruh haliyle oynayacaklar ya da 15 Mayıs’ta cuma namazına müteakip Orlando Merkez Camiinden kalkacak cenaze sonrası helvalarımızı yiyeceğiz.

Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Boston - Orlando 6. Maçı Hiçbiryerde!

Sevgili basketbolsever arkadaşlarım, Boston - Orlando Doğu Konferansı yarı final serisi 6. maçı bu gece saat 02:00'da maalesef herhangi bir kanaldan yayınlanmayacak, en azından şu ana kadar farklı bir bilgiye ulaşamadık. Maçı internetten izlemek isteyenler olursa bulabildiğim canlı yayın linklerini burada sizlerle paylaşmaya çalışacağım bilginiz olsun. Bazen linkleri yakalama işi çok sıkıntılı olabiliyor ve maç başladıktan yarım saat 45 dakikaya kadar verimli bir link yakalayamayabiliyoruz. Video paylaşım programları ile seyretmek de çok gecikmeli olduğundan tat vermiyor, o nedenle sabredersek 5. maçta olduğu gibi yine bir hi-def yayın yakalarız belki.

Bu arada 5. maç yazısına başlamış olsam da maalesef aşırı telaş ve iş yoğunluğundan bitiremedim, zaman ayırıp okuyanlar ve yazıyı bekleyenler kusura bakmasınlar, keza çok kızdım kendime, planlar yürümedi. Artık 5. ve 6. maç kombin olacak, umarım 7. maç yazısını da yazabiliriz.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

26+1=27

"Ne hasta bekler sabahı ne taze ölüyü mezar ne de şeytan bir günahı, o kupayı beklediğimiz kadar."

İşte orjinali önemli şairimiz Necip Fazıl Kısakürek'e ait olan ve Fener tribününün ön tarafına asılan bezde yazan bu dizeler anlatıyordu Fener taraftarının susamışlığını Türkiye Kupası'na. Hem dede hem de Denizli beklenen kadrolarla çıkmıştı bu önemli finale. Ama açıkçası ben ilk onbirde Yusuf'u beklemiyordum. Ama o Yusuf kupayı Beşiktaş'a getirdi. Yusuf Beşiktaş'a transfer olduğunda bir cacık olmaz demiştim ancak nerdeyse oynadığı her maçta Beşiktaş'a pozitif birşeyler verdi ve "Hala bende çok şey var." der gibiydi.

Fenerbahçe'nin oynadığı her maçta eğer rakip takım orta sahada pres yaparsa Fenerbahçe'nin tüm organizasyon çabaları sekteye uğruyor ve çok zor anlar yaşıyordu. Canım Galatasaray'ım bunu yapamadı Fener ile oynadığı lig maçlarında ama Beşiktaş kupa maçında bunu çok iyi uyguladı. Özellikle Cisse ve Ernst'in rakip orta sahaya baskı uygulaması Fenerin orta sahasını bitirdi. İlk yarının 25. dakikasından sonra Bjk bir geriye çekildi, Fenerin ekmeğine yağ sürdü ve gol de geldi. Ama ikinci yarıda Bobo o füzeyi gönderdikten sonra Fener ağlarına bu sefer aynı hataya düşmediler ve yine orta sahada Fenere baskı uygulamaya devam ettiler, maçı da kopardılar.

Bu arada Holosko'ya ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Bu adama hastayım. Aynı bir tren katarı gibi. Önü açıldı mı Guiza'nın oku gibi fırlıyor. Fener kanadı onun önünü kapatmayınca adam kanadı yol geçen hanına çevirdi. Dede de maaşallah rakip oyuncuları hiç analiz etmediği için Holosko'ya hiç önlem almadı. Gerçi hangisine aldı ki?

Bir de dedenin Deniz'i oyuna alması da ilginçti. Daha 1 hafta öncesi küfür ettiği söylenen ve kulübün karıştığı bu olaydan sonra nasıl güvenip de oyun aldı onu hiç anlamadım. Doğal olarak da dikkat ettiğim kadarıyla Deniz de sahada boş boş dolaştı. Adını bile 1-2 kere duydum. Niye oynasın ki nasıl oynasın ki?
Fener kalecisi Volkan Babacan da ayrı bir alemdi bu akşam. Özellikle hatalı yediği 1. golden sonra topu hemen ağlardan alıp santraya gönderip arkadaşlarının psikolojilerini düzeltmek için alkış tutması bizim halı saha maçlarımızda kalecimiz olan Gökhan'ın gol yedikten sonraki kahkahaları kadar anlamsızdı ve saçmaydı. Asıl olması gereken diğer arkadaşlarının, onun psikolojisini düzeltmesi olmalıydı bana göre.İnşallah bu maç Babacan'ın kariyerini bitirmez. Çünkü kendisinden Türk futbolu açısından çok umutluyum. Malum Türkiye'de çok zor kaleci yetişiyor.

Diğer taraftan bir kez daha görüldü ki Alex artık tamamdır. Fener tarihinde adı üst sıralarda belki de en üst sırada yazacak ama onun oyunda olması rakibin ekmeğine yağ sürüyor. Orta sahada bir adam eksik olması Beşiktaş ofans oyuncularının orta sahada at koşturmasını sağladı. Bana göre Fener bu Brezilyalılardan hala daha medet umarsa daha çok üzülür.

Aslında Alex'e artık Lugano'yu da eklemek gerekir. Lugano maça çıktığında yüzüne bakınca o eski psikopat surat yerine "N'olacak ya!" der gibi bir ifade vardı. Adam bas bas bağırıyor "Bavullarımı topladım, rotam İtalya" diye. Kafa olarak bitmiş bir oyuncunun beyni artık ayaklarına hükmedemez ve o oyuncudan bir şey bekleyemezsiniz. Nitekim Lugano'da da aynı durum söz konusu.

Bir de dedeye gelelim: Taktik, teknik, oyuncu değişimi falan hiçbirine bakmayacağım. Tek ilgimi çeken Fener gol yedi, kulübeye oturdu kafayı eğdi; Fener gol attı, Kulübeden çıktı sağa sola bağırmaya başladı. Tekrar takımı gol yedi yine oturdu ama bu sefer maç sonuna kadar kalkamadı. Bir takımın böyle bir teknik direktörü olur mu? Zaten önde olan takım kenar yönetimine fazla bakmaz. Önemli olan yenilirken takımını ayağa kaldırabilmek. Dede bırak takımı ayağa kaldırmayı, kendisinin ayağa kalkacak hali yok.

Ama en çok Demirören amcaya sevindim. Adam neredeyse bütün mal varlığını kulübe harcadı ve hala daha harcıyor. Bir halt çıkmıyordu takımdan. En sonunda hem Türkiye Kupası'nı hem de ligi alarak bunca yılın hıncını almış oldu. Bu başarı ona artık bir on yıl yeter.

Sevindiklerim arasında bir de Nobre ve Rüştü var. Adamlar Fenerden kurtuldular da Türkiye Kupası nasıl bir şey, ona dokunmak nasıl bir duygu öğrenmiş oldular. Fenerde kalsalar hala daha o bilinen "Dede bana Türkiye Kupası'nı anlatsana" esprileri ile karşı karşıya kalacaklardı. Pardon dede yerine baba olacaktı. Allah söyletti. Acaba üçüncü kuşağa kadar göremeyecek mi bu Fenerliler Türkiye Kupasını.

Maçın orta hakemi olan Bünyamin Gezer 90 dakika iyi bir maç yönetti. Pozisyonlara yakın ve kararları doğruydu. Ama 90 dakika. 91. dakikada verdiği tam bir eyyam penaltısı oldu. Hani "onlar da sevinsinler bir gol atsınlar da" der gibiydi. Maç 2-1 falan olsa verebilir miydi acaba? Penaltıyı verince kanal yard. hakemi gösterdi. Suratında tam bir "ne alakası var?" ifadesi vardı. Ama canı sağolsun yine de. Şu hakem camiasında işini mükemmele en yakın yapan hakem olduğunu düşünüyorum.

Son söz de maçı anlatan Melih ve yorumcu Feyyaz'a. O sessiz ve vurgusuz konuşması ile Feyyaz düşünülebilecek son yorumcu olmalıydı bu maçta. Diğer taraftan Bobo golleri attıkça Melih, Feyyaz'a " Türkiye Kupası'nda en çok gol atan oyuncu olarak seni geçti" diye 3 defa söyledi. Feyyaz da "N'apayım geçerse geçsin girip tekrar mı oynayayım?" diyecek hale geldi. Bu da çok komikti.
Bir de Aziz Yıldırım kaldı. O zaten alıştı buna. Bu kupayı yine alamamak onda fazla yıkım yaratmamıştır. Aslında maç 1-1 olunca bir irkildi ama ikinci yarıda o oturduğu koltuğa aynı dede gibi gömüldü. Artık taraftarı Aziz Yıldırım'dan çarşamba günü başkanlığa adaylığını değil dede ile yolların ayrıldığı haberini bekliyor. Ama olur mu olmaz mı belli olmaz.

Ben bu satırları yazarken sevgili arkadaşım fanatik Fenerli! (Fenerli olduğunu son 1-2 yılda öğrendim, o da eskiden utançtan takımını söyleyemeyenlerdendi herhalde) Alpi, Aziz Yıldırım'dan dert yandı ama ona diyorum ki: "O olmasa hangi takımlı olduğunu hala daha öğrenemeyecektim." Sezar'ın hakkı Sezar'a.

Yarın büyük ihtimalle Fenerli dostlarımız "Ne olacak altı üstü Türkiye Kupası, neye yararı var ki, gazoz kupası n'olacak" vb. bir çok laf edeceklerdir içlerindeki bu acıyı hafifletmek için. Ne diyelim artık sonuç olarak 26+1=27. O da olursa...Gelecek sene gazetelerimiz yine yazacak mı bakalım "Fener son Türkiye Kupası'nı kazandığında bilmem ne vardı, dolar şu kadardı" vs. gibi şeyler. Bekleyelim görelim.
Not: Bizim kupa maçını izledikten sonra İspanyolların kupa maçına geçiş yapmış bulunuyorum ve benim nacizane özlü sözümü yine söylemek istiyorum:
"Bu adamlar futbol oynuyorlarsa biz ne oynuyoruz ya da biz futbol oynuyorsak bunların oynadığı ne?Yoksa birileri bizi kandırıyor mu?"

Azalarak Bitsin...

Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Yaşarlı, Alpaslanlı, Erdoğanlı, Müjdatlı, Selçuklu bir F.Bahçe varmış ve o takım 1982-83 sezonunda sarı-lacivertli camiaya son Türkiye Kupası zaferini yaşatmış. O zamanlar Semih 47 günlük bebekti... 5 Cumhurbaşkanı, 10 Başbakan değişti. Dolar 191 lira, ekmek 1 kuruştu....

Fenerbahçe'nin çıktığı her Türkiye Kupası finali öncesinde arkadaş geyiklerinden başka bir şey ifade etmeyen 'neler değişti' içerikli futboldan uzak ayrıntılarla dolu yazılar gazetelere manşet oluyor. Ben kendi adıma bıktım bunlardan. Ayrıca bu gazetecilikte kolaya kaçmaktan başka bir şey değil. Neler değişti yerine zihniyet değişmedi içerikli haberler yapılsa, F.bahçe'ye şakayla takılmak yerine, eleştirel yaklaşılsa bu takımın 26 yıldır neden kupayı kazanamadığı yazılsa konuşulsa... Fenerbahçe 26 yıldır kupaya hasret. 19 kez finale çıkıp 4 kez kazanmış. Ama son 5 yılın 3ünde de finalde varlar. 3 olur, 5 olur hep ezeli rakibine elenirsin finalde anlayış gösteririz. Ama 26 yıldır finalde kupa kaybediliyorsa ortada bir sorun vardır... Son 5 yıldır gazetelerde bu haberler manşet oluyorsa gazetecilikte de bir sorun vardır... Bunlar sorgulansa daha güzel günler göreceğiz.

Fenerbahçe kupayı alsın ya da almasın farketmez ama bu haberler mümkünse artık azalarak bitsin...

sevgiler volkanbk3

Futbolun Filozofları

Dünya futboluna mensup çoğu insan futbolu artık farklı boyutlarda yaşadıkları için zaman zaman gerçekten öyle güzel laflar etmişler k,i söyledikleri tarihten bu yana kadar unutulmamışlardır. Bir kaçını hatırlayalım:
1."Latin Amerika'da futbol ve politika iç içe girmiştir. Milli takımın yenilmesinden sonra görevden alınan birçok hükümet sayabilirim size." (Luis Suarez)
2."Futbolun 22 adamın topun peşinden koşması olduğunu düşünmenin, kemanın telden ve yaydan, Hamlet'in kağıt ve mürekkepten ibaret olduğunu söylemekten bir farkı yoktur." (J. B. Priestley, The Good Companions, 1928)
3."Futbol basit oyundur; 22 adam 90 dakika boyunca topun peşinden koşar ve sonunda Almanlar kazanır." "Gary Lineker"
4."Futbol savaştır." (Rinus Michels)
5."En iyi bildiğim şeyler ahlak ve yükümlülüklerdir, bunu da futbola borçluyum." (Albert Camus)
6."Maçlarda ilk 90 dakikalar çok önemli." (Bobby Robson)
7."Futbol Allahın belası bişeydir." (Alex Ferguson)
8."Bir maçı 6-0 kazanmaktansa,6 maçı 1-0 kazanmayı yeğlerim" (Fabio Capello)
9.''Savunma ve seks birbirine çok benzer. Birinde topa doğru hamle yaparsın diğerinde ise karşındakine. İşte İtalyan futbolunun temel prensibi de bu'' (Gianluigi Buffon)
10."Tanrı futbolu gökte oynamamızı isteseydi, oraya da çim koyardı." (Brian Clough, Nottingham Forest menajeri, uzun toplarla futbol oynamaya tepkisini dile getirirken)

Gerçekten bu lafları eden ustalara saygı duymak lazım. Yazının başında da dediğim gibi bunlar artık aşmışlar farklı olayların içindeler. Onlar için kesinlikle futbol sadece futbol değil.

Edit cenky: Özlü fubol vecizelerinden bildiklerinizi yorumlarda paylaşırsanız çok seviniriz.

Bugün GS'ye Gelenler #4

Andrea Caracciolo(Brescia)

Süme Elyasa

Morientes
Roberto Merino (Salernitana)

Orlando Yine İntihar Etti

Farkı 14 sayıya kadar çıkarıp son çeyrekte yine verdi maçı Orlando Magic. Marbury'nin "ben yaşıyorum", Davis'in "ben bir tesadüf değilim dediği maçta", Howard "ben evde yokum" havasındaydı. Geri kalanlar son çeyreğe kadar süper top oynayıp farkı yakalayınca yine ceketlerini asıp, uçurumdan atladılar. Van Gundy 4 kere suni teneffüs yaptı ama ciğeri yetmedi. Seri 7. maça kalacak gibi. Bugün aşırı yoğun olduğum için yazı gecikebilir, ilk fırsatta yazacağım.

Orlando @ Boston

http://www.justin.tv/sonny_chiba

yayın kalitesi muazzam

12 Mayıs 2009 Salı

Hıncal Uluç Ne İş Yapar?

Madem bloğumuz hayat katkılı, madem canım Galatasarayım şampiyon olamıyor, madem anketimizde benim desteklediğim Ronaldo geride, transfer sezonunun açılmasına çok uzun zaman var, o zaman futbol yorumu işini profesyonel olarak yapanlara bir bakalım (Hep onlar mı sallayacaklar ona buna). Mesela Hıncal Uluç. Ne çok severiz değil mi Hıncal Abimizi!

Allah'ın güzel ülkemize bir lütfu olan güzel gülüşlü sevgili abimiz Hıncal Uluç'un benim bildiğim işleri:

1. Spor yazarı
2. Güzellik yarışmalarının vazgeçilmez jüri üyesi
3. Siyaset bilimci
4. Moda yazarı
5. Sinema eleştirmeni
6. Mankenlerin PR Danışmanı

Muhakkak bilmediğim görevleri de vardır. Kendisini nasıl yetiştirdiyse her konu hakkında bilgisi var neredeyse. Spor yazarı olarak hobisi futbol olan çoğu insan tarafından sevilmeyen bir kişiliktir. Bu görevinde en önemli özelliği, konuştuğu takım ya da futbolcuyla ilgili herkes muhteşem derken onun yerden yere vurması ya da tam tersidir. Mesela, Fanatik Galatasaraylı olduğu bilinen abimiz "Doğduğumda her bebek gibi Fenerliydim." diyecek kadar ilginç! bir yapıya sahiptir. Futbolla pratik olarak uzaktan yakından ilgisi olmamakla birlikte 17 yaşındayken bir akşam Mehmet Ali Kışlalı'nın spor yazarlığı teklifini kabul etmiş ve bu zamana kadar bu sektörde kendisine iyi bir yer edinebilmiştir. Yani bu işi yapması kadar doğal bir şey yok. Futbol bilgisi tartışılabilir ama işi en iyilerin arasında öğrenmiş. İyi bir spor yazarı olabilmek için ilk önce yorumladığın şeyi yapman gerekir mi gerekmez mi bu da size kalmış birşey.

Diğer yandan siyaset olayları hakkında çoğu bu olayları yorumlayanlardan daha çok hakka sahiptir. Çünkü kendisi Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Bununla birlikte de gençliğinin en önemli isimlerinden biri olan Alparslan Türkeş ile de amcam diyecek kadar bir yakınlığı mevcuttur. O zamanlar gelebileceği en üst makam kaymakamlık olan Hıncal abimizi hayat alakasız taraflara savurmuştur. Düşünsenize onu kaymakam olarak. Gerçi o işi de kıvırdı bana göre. Kısacası siyaset onun 70 yıllık hayatında hep olmuş ve konuşması kadar doğal birşey yok.

Gelelim diğerlerine. Yakın zamana kadar neredeyse her güzellik yarışmasında şu laf söylenirdi spiker tarafından " İşte jürilerimiz: ........ mankenlik ajansının sahibi ........, eski mankenlerden ............, sanatçı ............. vs. ve Hıncal Uluç." Neden önüne hiçbir tamlayıcı konulmuyor. Çünkü yaptığı işlerin hiçbirisi orada olma sebebiyle alakalı değil. Ne işin var orada be Hıncal Abi. Jürilerin arasında diken gibi duruyorsun emin ol.
Moda tasarımcılığı, PR danışmanlığı, sinema eleştirmenliği Hıncal Abimizin hobileri bana göre. Muhabirler soruyor ben de cevap vereyim diyor herhalde. Tabi kendisi de inanıyor zamanla bir şeyler bildiğine bu konular hakkında. Hatta Ntv deki spor programında giydiği kıyafetler özellikle taktığı flarlar kendisine sorulduğunda "Kendi tasarımım" demesi onun stilistlik özelliğini de gözler önüne sermiştir.
Bir ara hatırlanırsa Reha Muhtar da onun yoluna girmişti. Ama daha sonra baktı ki gittiği yol,yol değil tekrar gazeteci kimliğine geri döndü. Sevgili Hıncal Abi sen de aynısını yapsan iyi olur.Ama ne olursa olsun Türkiye'nin hala daha Hıncal Uluç'tan öğreneceği çok şey var: Mesela "Nasıl gündemde kalınır?" Sakın küçümsemeyin çok önemlidir bu. Türkiye'de bir Hülya Avşar bir de Hıncal abiyi tanırım bu konuda. Hatta bu yarışta Hülya Avşar su kaynattı, Hıncal Abi hala daha devam ediyor. Ben onu Şahan'ın canlandırdığı tiplerden bir olan Bülent Binbaş'a benzetiyorum. İzleyenler bilir, Tehlike çanı denen bir programda sunucu olan Binbaş baktı ki reytingler düşüyor ona buna saldırıyor, kırıyor geçiriyor reytingleri hızla arttırıyor. Bana göre Hıncal Uluç da aynı. İyi de yapıyor. Türkiye'de çok sazan olduğunu bildiği için cevap geleceğini de biliyor. Bu da onun reytingini hep üst sıralarda tutuyor. Helal olsun be sana Hıncal Abi! Çok büyük insansın.

Boston - Orlando 5. Maçı NBA TV'de

Aslında bir Digiturk abonesi olarak normal şartlar altında bu maçı NBA TV'den kanepede yayılarak seyretmem gerekirken, evin ön duvarında asılı olan digi-çanaksal-anten-zıpçıktısını duvarda tutan çelik dübel koptuğu ve polarizasyon bozulduğundan görüntü alamamam üzerine, yaklaşık yarım saat önce, anteni tekrar eski haline getirmeye çalışırken, yatsı ezanı paralelinde, dinden çıkma tehlikesi ile karşı karşıya kalarak ve çağlayarak, anteni acı ve nefret dolu kuvvetimle çelik dübellerini de kırarak duvardan söktüğüm için ben de NBA TV'den izleyememe durumunda kalmış bulunuyorum. O nedenle sabahın 3'ü gibi bir saatte, hala bilgisayar karşısında olacak kadar basketbol hastası arkadaşlarıma sesleniyor, sizler de benim kadar kafayı Boston'la Orlando'yla bozmuşsanız o saatlerde buralarda olun, internetten yayın linkini sizlerle paylaşalım diyor, o saate kadar eşimle yazlık-kışlık kıyafet tertibi faaliyetine katılmaya gidiyorum, beni aramayın, sormayın.

Arayanlar için canlı yayın linki:

http://www.justin.tv/sonny_chiba

Bugün GS'ye Gelenler #3

Frank Rijkaard

Ruud Van Nistelrooy

Kevin Kuranyi

Christoph Metzelder

Guti

Ediz Bahtiyaroğlu



Ufuk Ceylan

Ahmet Arı

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Güle Güle Sakaryasporum


En kısa zamanda o şaşalı günlerine dönmen dileğiyle. Konuşacak, söyleyecek çok şey var ama artık bir anlamı yok.


Son Şut Kurbanları

1 basket çok şeyi değiştirebilir. 1 maç kazandırır, 1 seriyi aldırır, 1 şampiyonluğa götürür. Dün geceki maçın sn saniyesinde Glen Davis’in ellerinden çıkan o şut basket olunca Boston-Orlando serisinin tüm seyri değişti. O şut girmese seri 3-1’e gelecek ve muhtemelen 7. maça uzamadan bitecekti. Belki de Hidayet’in şanssızlığıdır bu, izleyenler bilirler Divac’ın tokatlayıp Horry’nin üçlükle bitirdiği pozisyonu. O basket seriyi 3-1 olacakken, Lakers’a getirip Kings’in onlarca yıllık şampiyonluk özlemini gidermeye en çok yaklaştığı noktadan uçuruma yuvarlandığı noktaydı. Hidayet için belki de bir dejavu, Orlando için özgüvene önemli bir darbe.

Orlando Magic şu ana kadar play-offta oynadığı 10 maçın 4’ünü kaybetti. Bu 4 maçın 3’ü ise, dün gecekiyle birlikte, son saniye basketleriyle kaydı ellerden. 1 maçı Hidayet’in savunduğu Iguodala alırken, 1 maçı Lewis’in adamı Young koparmıştı. Son darbeyi vuran yine Lewis’in adamı Glen Davis oldu. Maç sonu röportajında “Oradaydım ve bekliyordum, şutu atmak için hazırdım. Her gün çalışıyorum, çok çalışıyorum, kazanmak için her şeyi yaparım, şutu sokacağımı da biliyordum.” diyen Davis’in inanmışlığı hepimizi çok etkiledi. Kendi adıma helal olsun demek istiyorum. Geçen sene Garnett tarafından dövmekten beter edilen, aşağılanan, ağlatılan bu adam bugün takımını ipten alabiliyorsa her türlü övgüyü hak ediyordur.

4. maç son dakikasına kadar dengede gitti. Maçın başında Orlando, sonunda Boston biraz palazlansa da dengeyi bozamadılar. Orlando yine Rondo’nun şutunu riske etti, Allen ve Pierce’a baskılı savunma yaptı. Pierce bu sefer daha agresif ve akılcı oynadı ilk yarı boyunca ve bu seride ilk kez Hidayet’e karşı bariz üstünlük kurmayı başardı. Ancak onu durduran yine Hidayet’in zekası oldu. Hidayet’in her penetresinde her kaçışında ona yetişemeyip faulleri alınca ikinci devre son derece verimsiz oynadı. Allen devamlı değişen savunmacıları nedeniyle çok yoruldu kaçmaya çalışırken. Perde sonrası adam değişmelerde son derece başarılıydı Orlando savunması, pek fazla mis-match denilen eşleşme sorunu yaşamadılar. Boston tarafı ise savunmada yine Howard ve Lewis’e pek çözüm üretemezken Hidayet’i yakın alıp, top aldığında ilk adımına yardıma adam çıkartıp tıpkı Sixers serisinde DiLeo’nun yaptırdığı gibi bozdular. Redick’i top aldığında sert savundular, belki onlar da beklemiyorlardı ama Redick’in pas atabildiğini görünce biraz dengeleri bozulsa da faul problemine girerek Redick yine kendi kendini yaktı. Lee maç sonu enerji kattı Magic'e ama kaçırdığı 2 boş şutla maçın son saniyelere kalmasına neden olanlardan biri oldu. Rondo’yu Alston oyunda olduğu sürece iyi savundu, kolay pas atmasına izin vermedi ama aynı yetkinliği hücumda gösteremedi. Belki biraz daha isabetli oynasa maçı kazanan taraf Orlando olacaktı. Maç sonunda hem Boston hem de Orlandolu oyuncular bir çok atıştan faydalanamayınca düğümü çözmek son saniyeye kaldı. Glen Davis ise kötü oynadığı 3. maç sonrasında şüphesiz bu maçın “X” faktörü, İskender’i oldu. Maç boyu kaçırdığı 5 serbest atış ile takımını sıkıntıya sokan genç forvet, son şutta Magic savunmasının ona saygı göstermemesini feci fatura etti.

Skor 94-93 ve maçın bitimine yaklaşık 10 saniye var. Maçı izlerken kendi adıma mola alan Boston’da Rivers’ın Pierce üzerinden bir hızlı hücum çizeceğini, basket bulamazlarsa kalan sürede bir kez daha hücum edip beraberliği yakalamak için faul yapacaklarını düşünmüştüm. Ama tıpkı 2. maçta olduğu gibi Koç Rivers bir kez daha ne kadar kaliteli bir isim olduğunu göstererek beni de Orlando Magic’i de şaşırttı. Süreyi sonuna kadar kullandılar, son topu Pierce’a verdiler, şuta kalkan Pierce’ı Howard çok iyi kapadı, Lewis de ona yardıma koşuyordu, ben tamam bitti bu iş derken Pierce topu Davis’e indirdi ki, asıl o an Orlando’nun işi bitti. Rivers’ın bu seti çizdiğini, Davis’in ihmal edileceğini düşündüğünü maç sonu öğrendik. Herkes Pierce ya da Allen derken, O müthiş bir maç geçiren Davis’e verdi bütün sorumluluğu. Kaçırsa “İyi savunma yaptı Magic, Davis üzerinden oynamaya mecbur kaldık, O da elinden geleni yaptı” diyerek savunacaktı oyuncusunu belki de. Ama “Glen beni kendimden geçirdi, işi bitirdi!” diyerek ne kadar mutlu olduğunu anlattı maç sonunda.

Stan Van Gundy maç sonu demecinde “Oyuncularım tamamen benim istediğim savunmayı yaptılar son topta. Yanlış yapan biri varsa o da benim.” dedi. Oyuncularını savunması ve tüm sorumluluğu üzerine alması onun karakterinin ansıması tıpkı maç öncesi son antrenmanda taktik tahtasına yazdığı şu cümle gibi: Sixers 3. maç sonunda 2-1 öndeydi, seriyi 4-2 biz kazandık. Bugün biz 2-1 öndeyiz, benzer bir şeye izin verecek miyiz?

Bu seri koçların kapışması şeklinde geçiyor, her maç ayrı bir taktiğe her maçayrı bir stratejiye şahit oluyoruz. Dün Magic’in elinde olan saha avantajı bugün Celtics’in elinde ve hiç kimse 5. maçı kesin Celtics alacak diyemiyor bugün. İşte bu da basketbolun güzelliği. Maç anlatımı ve yorumlarıyla ilgili tek söz söylemedim gördüğünüz üzere, çünkü Kaan Kural yapmıyordu ve basketbolseverler her iki takıma da hakkını veren (yanılmıyorsam) Çolakoğlu ile çok rahattı.

2.maç yazısında söylediğim aşağıdaki sözlerin ne kadar yerinde olduğunu ispatlayan bir cümle ile yazıyı kapatalım. O cümle şuydu:

“Van Gundy mutlaka savunma çözümleri üretecektir Boston'a karşı. Çünkü bir şekilde Orlando Boston'a 90-100 sayı arası yense de yenilse de atacaktır ama yediği sayı serinin gidişatını belli edecektir.”

3. maçta Celtics açılan farkı azaltıyor ve hemen molayı alan Van Gundy oyuncularına bir kaç kez şu cümleyi söylüyor.

“It’s all about the defence!”

Not: Bu yazı NBAKolik için yazılmıştır.

Futbolun İlahları - Messi mi Ronaldo mu?

Çocukluk zamanlarım. Temelden başlamıştım futbol sahasının çimlerine basmaya. Hayatta futboldan başka bir şey düşünmüyordum. Tabiî ki bunda babamla birlikte gittiğim Sakaryaspor maçlarının etkisi oldukça fazlaydı. Yine gittiğim bir Sakaryaspor maçı sonrası Galatasaray taraftarı olmuştum. Maçları daha dikkatli izlemeye başlamıştım ondan sonra. Tanju, Prekazi, Kaptan Cüneyt, Sarı Semih, Deli Yusuf, Muhammet ve tabiî ki Simoviç benim için çok önemli oldu. Hatta şimdi, o zamanki hallerimi düşündüğümde hayatımda bunlardan başka hiçbirşeyin olmadığını rahatça söyleyebilirim. Onlar için şiir yazıp bu şiir karşılığında futbol topu hediye edilmesi de hayatımdaki en önemli anılardan biriydi. Başka da yazmadım zaten. Kısacası benim ilahlarımdı o çim sahada. O zamanlar büyüyünce ne olacaksın sorularına futbolcu ama Tanju gibi golcü, Cüneyt gibi efendi dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Bu sırada yıllar geçip gidiyordu. Türkiye’nin kabuğunu kırıp dünyaya açıldığı zamanlardan sonra benim için tek bir idol oluştu: Zubizaretta. Ne kaleciydi. Yine bir gün dolmuşta babamla giderken o yaşımda babamla futbol muhabbeti yapıyordum Hayrettin’e sallıyordum hatırladığım kadarıyla. Bu muhabbet ilgisini çekmişti yolculuk edenlerden birini ve bana dönüp sen olsan kimi alırdın dediğinde tek isim çıktı dudaklarımdan: Zubizeretta. Adam yığıldı kaldı tabiî ki cevabımdan sonra bu velet nerden biliyor Zubi’yi diye. Yıllar geçti, yeşil çimlerdeki ilahlarım sürekli değişti. Zaten popüler sistemin en önemli gereği de bu değil mi? Günümüzde çoğumuzun ilah deyince bu sektörde iki isim aklına gelir: Cristiano Ronaldo ve Lionel Messi. Ama hangisi? Benim derdim bir numara kim? Futbol sahasına çıktığında topu ayağına aldığında hangisi daha çok heyecanlandırıyor insanı? Ama sadece kriter bu ve bu tip şeyler. Kişilik, özel hayat vs. tamamen devre dışı.
Ronaldo tam bir futbol sihirbazı, futbol topu ile konuşup ona istediği gibi hükmeden bir futbolcu. Topu ayağına alınca sahayı dikine kullanan, fazla takım futboluna takılmayan ama buna rağmen “Allahı var oynuyor” dedirten bir adam. Top ayağına her geldiğinde kesin bir şeyler yapacak diyor insan içinden ya da acaba ne yapacak diye merakla bekliyor. Tam anlamıyla bencil, bomboş poziyondaki arkadaşına gollük pası vermeyip pozisyon harcama potansiyeli çok yüksek. Manu’da zaman zaman tüm takım geriye yaslanıp ileriye doğru şişirilen toplarda eğer topu kontrolüne alabilirse yarım gol denebilir ki nitekim son Şampiyonlar Ligi maçında bunu çok açık gördük. Duran toplardaki vuruş stili zaten artık bir ekol. Hakemi aldatmaya yönelik hareketlere zaman zaman girebiliyor. Rakip oyuncuları sinirlendiren bir futbol stiline sahip. Nasıl sinirlenmesinler ki zaten? Daha çok şeyler eklenebilir ama kısacası tek başına maçı alabilme potansiyeline sahip dünyadaki bana göre tek isim.
Gelelim Messi’ye. Hızına, sprinter özelliğine, defans bloğunu delici özelliğine diyecek yok. Ama tek başına değil takımla birlikte olunca zevkli oluyor onu izlemesi. Yani kötü bir Barcelona’da iyi bir Messi olması çok zor. Duran top özellikleri Ronaldo’ya göre daha kısıtlı ama bencillikten eser yok. Kendi gol atmaktansa ilk etapta asist yapmayı düşünen bir futbolcu. Kısa adımlarla koşması ona çalım atması için çok yardımcı oluyor. Sevecen, rakipler tarafından da sevilen, hakemi aldatma olaylarıyla uzaktan yakından alakası olmayan kısacası temiz bir sicile sahip. Top ayağına ceza sahası dışında geldiğinde aklıma gelen tek şey koştura koştura defansı delmeye çalışacağı; yani beklenmedik anlarda beklenmedik hareketleri Ronaldo’ya nazaran daha az olan bir futbolcu. Dünyada rakip sahayı en iyi şekilde kullanan, kendini ölü alanlara atıp verilen ara paslarında ters kademelerden sarkıp çok gol atan bir ileri uç elemanı. Kısacası Barca iyi, Messi iyi; Barca kötü Messi sahada fazla yok. Takımdan bağımsız hareket edemiyor.

Yukarıdaki verileri FOOTLAB Programına verip analizini istediğimde bana şu ismi verdi:

Sonuç: 1. Tanju 2. Zubi 3. Kosecki (Ne oynardı ama) 4.Hagi 5. Cristiano RONALDO

Gerçekten çok farklı. Farklı bir gezegenden bana göre. Şayet onun oynadığı futbolsa bunca futbolcu ne oynuyor ya da bunca futbolcu futbol oynuyorsa Ronaldo’nun oynadığı ne? Yok yok kesin Superman’in gezegeninden bana göre. Bilim adamlarının bir incelemesi gerek denebilecek bir futbolcu. Onun oyununa, kusura bakmasın kimse, Messi bile yaklaşamıyor.
Yazımı sevgili blog partnerime bir mesajla bitireyim:

Futbol eğer sonuç oyunuysa Messi’nin Ronaldo’ya yetişmesi için daha çok fırın ekmek yemesi gerek. Tamam çok iyi ama en iyi değil. Ünlü bir Türk büyüğünün dediği gibi: “Risultato Importante”
Editsel Hareket-1
Bu yazıyı yazdığımda açıkçası Cenky'nin hazırladığı ve size sunduğu anket hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ankette hangi blog yazarının kimi desteklediği belli değil görünüyor ama ben yine de yazımı bloga koymak istedim. Ankette ise şu anda Messi önde görünüyor ve bana göre bu durum sırf Ronaldo'nun iticiliğinden, karakter durumundan vb. gibi kişilik özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu, yapılan yorumlardan da açıkça anlaşılıyor. Hele GS taraftarı Lincoln'e bile artık tahammül edemezken Ronaldo'ya hiç edemez. Açıkçası ben anket yapsam "Hangisi şu anda takımından ayrılsa daha büyük yıkım olur, eksikliği daha çok hissedilir?" diye sorardım. Bu arada GS taraftarı Ronaldo'ya tahammül edemezdi lafımı geri alıyorum. Abartmaya da gerek yok :)
Editsel Hareket-2
Çobansalata blogumuza yeni bir transferimiz daha oldu. Sevgili Volkanbk3'e mutfağımıza hoşgeldin diyor ve ondan da değişik tadlarda salatalar bekliyoruz. Buyur bakalım tezgahın başına...
Saygılar...

Orlando - Boston Internet Yayını

4. maç internet üzerinden veetle.com web sitesinden izlenebilir. Ancak öncelikle Veetle TV yazılımını yüklemek gerek. 1 Mbit bağlantılar zaman zaman donma yaşayabilirler ancak üzeri bağlantılar çok rahat izleyebilirler.

İşte yayın adresi şurada, yazılım da burada. İyi seyirler ve eğlenceler.

Orlando'dan Gözdağı - Gecikmiş 3. Maç Yazısı

2. maçta Magic’e çok önemli mesajlar vererek Pierce’ı hiç kullanmadan, Eddie House faktörü ile ezici bir galibiyet alan Boston Celtics için 3. maç çok önemliydi. Bu maçı almaları demek serideki saha avantajını yeniden yakalamaları demekti çünkü. Ben kendi adıma maça çok hırslı, hızlı ve baskılı başlayacaklarını düşünmüştüm ama bu sefer beni şaşırtan Magic oyuncuları değil Celtics oyuncuları oldu. 2. maçı alanın sadece Rivers ve House olduğunu ispatlarcasına maçtan çok çabuk kopup bir daha toparlanamadılar.


Diğer 2 maçın aksine daha maçın hemen başında Orlando Magic’in farklı bir top oynayacağı belli olmuştu. Alston’ın cezası nedeniyle olmadığı beşte 1 numara oynayan adam Anthony Johnson’dı. Rondo ile ilk 2 maçtaki eşleşmelerinin çoğunu Rondo kazanmıştı. Maç öncesi görüşlerde de hep AJ’in ezileceği söyleniyordu. Ancak oynadığı süre boyunca Rondo’ya kabus oldu AJ. Marbury ilk kez bu kadar önemli süre aldı Rondo’nun yerinde. AJ’in savunmasının sırrı Alston’ın yaptığı gibi çok yakından almak değildi rakibini. 1 adım daha geriden alarak, diğer arkadaşları asist kanallarını kapattığında Rondo’yu şuta mecbur bıraktı, o bir adımın avantajıyla perdelerden çıkmayı da başardı. Yeşil kadroda belki de en kötü şut atan adam olan Rondo da isabetsiz atışlarıyla ritmini kaybetti. AJ’den sonrası da pek renkli olmadı onun için. Zaman zaman Hidayet aldı onu, sonrasında Lee. Üçünden de çok çekti, Celtics’e de bu savunma stratejisi çektirdi.


Takım savunması anlamında belki de bu post-season’daki en iyi maçı oynadı Magic. Şutörleri maçın büyük bölümünde yakından savunup, şut attırmadan penetre ya da zorlama atışlara mecbur bıraktı savunmacılar. Redick kariyerinin en iyi savunmasını yaparken, sakatlıktan dönen maskeli süvari Redick’ten aşağı kalmadı. Hidayet öylesine bezdirdi ki Pierce’ı attığı sayıların Hidayet dışarıdayken ya da başka bir adamın üzerindeyken geldiğine odaklanmak gerek. Lewis 2. maçta eleştirdiğimiz yardım savunmalarına gelmeme eksikliğini biraz gidermiş gözükürken, kendi adamlarını da yakın alarak iyi savundu. Howard içinse blok performansını gördükten sonra söylenecek söz yok. 2. maçta Magicseverleri çok üzmüştü umarsızlığı ile. Yaptığı sansasyonel bloklar çok ciddi ivme verdi takım savunmasına ve hücumu da ateşledi adeta.


Bu savunma verimini ve Hidayet’in, Johnson’ın, Lewis’in hücum performanslarını gördükten sonra Stan Van Gundy’e birkaç kelime etmeden geçemeyeceğim. Rivers’ın 2. maçtaki karakter gösterisinden sonra o sahne aldı 3. maçta. Savunmadan aciz, adam paylaşamayan bir mahalle takımı görüntüsündeki Magic’i 2 gününde nasıl başardı da böylesi iyi savunma yapar hale getirebildi, alkışlamak gerek. İlk devre neredeyse hiç üçlük seti oynatmayarak rakibin savunma konsantrasyonunu bozup 2. devreyi yağmur gibi üçlüklerle geçirtti takımına ve bu sene ilk kez güvenle üçlük attı Magic. Maçtan önceki yorumumda oyun kurucusuz bir beş görebiliriz demiştim ve maçın 20 dakikasını böyle oynadığını gördük Van Gundy’nin, yetiyi Hidayet’e verdiğini. Stan Van Gundy her şeyiyle çok farklı bir Koç. Bu koçun 3 senedir kenarda oturan NCAA efsanesi oyuncusu Redick'in, maçın sonuna 26 saniye kala aldığı topu hücum etmeden 24 saniye süresi dolarken hakeme teslim edip rakibin ve taraftarların ciddi saygısını kazandığını ve ayrıca Boston Celtics'i onore ettiğini söylemeden geçmek de ayıp olur. Kutlamak gerek J.J. Redick'i.


Hidayet’in sakatlığının etkilerini atmaya başladığını ve zorlama atışlardan olabildiğince uzak durduğunu görmek, Lewis’in ısrarla potaya yaklaştığını izlemek, Lee’nin penetrelerini, Redick’in şutlarını takip etmek bir zevkti. Ama 4. maça bu Boston olamayacak Amway Arena’da.


Bu serinin TV kahramanları Kaan Kural ve Murat Kosova’ya dönüp yaptığım bazı tespitlri paylaşmak istiyorum. Kural’ın Boston maçlarında taraftarca maç yorumladığından, fazlaca konuştuğundan ve spikere maç anlattırmadığından dem vurmuştum hep. Üşenmedim ilk devre daha maç kopmadan bir sayayım dedim Kural nedeniyle anlatılamayan hücumları. İlk çeyrekte 16, 2.çeyrekte 12 olmak üzere ilk devrede tam 28 hücumu anlat(a)madı Kosova. 28 hücum ne demek Allah aşkına. İlk devrenin 3’te 1’i anlatılmamış! Taraftarca yorumlarını takip etmek istedim ama bu sefer azdı bunlar, bizim yazıları mı okudu ne? Maçın başından itibaren Boston hep geride kalıp bir türlü patlama yapamayınca pek bir az bahsetti Boston’dan ve oyuncuların şecerelerinden, ama yine de kabına sığamadığı dakikalar oldu. Lewis’e faul yapılan bir pozisyonda sinirli bir şekilde “şamarı yedi suratına!” demesi, Howard’ın boyalı alanı dağıtan smacına yorum bile yapmayıp 30 saiye kadar konuşmaması, Eddie House’un 2. çeyrekte farkı 12’ye indiren üçlüğünü bir nara ile kutlaması, Boston’ın bu kadar fark yemesi ve hücumdaki başarısızlığını Orlando’nun iyi oyun ve savunmasına değil de “Bugün çok dağınıklar, özellikle Alen ve Pierce’ın bu performanslarında savunmanın rolü yok.” diyerek farklı yerlere bağlaması Kaan Kural’ın rengini anlamamız için yeterli verilerdi.


Maç anlatımıyla ilgili unutamayacağımız diğer enteresanlıklar Kosova’dan geldi. Türkçemiz'e kazandırdığı penetrasyon kelimesi ve bir smaç sonrası söylediği “smacı koymuştu!” sözleriyle geceye renk kattı. Teşekkürler Kosova.


4. maçı kim anlatacak bilmiyorum ama dünkü Denver-Dallas maçındaki gibi tarafsızca maç yorumlayan bir Kural istiyoruz yine yoruma gelecekse. Allahtan Digiturk’te orijinal dil seçeneği var da onlara mahkum değiliz.


Not: Bu yazı NBAKolik için yazılmıştır.

10 Mayıs 2009 Pazar

Orlando - Boston 4. Maçı NBA TV'de


Online yayınlayan izlemesi sorunsuz bir yayın bulursam buraya koyacağım. Yine zevkli maç olacak.