Sayfalar

10 Ağustos 2010 Salı

Ve Cenky Asker

Aslında 1 Ağustos itibari ile dokunulmazlığı başlamıştı aslan askerimizin ama yeri de belli olsun, öyle yazarım dedim. Hem de çıktığı yer belli olunca o anın heyecanı ile yazmak daha güzel olur diye düşündüm. Sonuçta gece yarısı itibari ile öğrendik tüm Cenky severler olarak. "12'nci Mknz. P. Tug. K.lığı- Ağrı" ve kısa dönem. Öncelikle her ne kadar Ağrı olunca araya giren kilometreler sebebiyle canım sıkıldıysa da düşündüğümüzden (doktorası bitenlere genel de uzun dönem çıkıyor) daha çabuk bir araya gelecek olmamız sıkıntımı azalttı. Yine de biraz daha yakın olsaydı da arada sırada gidebilseydik demeden geçemiyor insan.

Evet, Blogların, NBAkolik'in, Sakarya Tatankalarının, kürek yarışlarının ve nihayetinde Sakarya Üniversitesi'nin Cenky'si artık asker ve 6 ay bizlerden uzak kalacak, özletecek kendisini. Aslında ondan önce çok arkadaşım, arkadaşı geçtim kaç tane akrabam askere gitti hiç bu kadar acaba gidince nasıl olacak diye düşünmedim. Düşününce "yaw Cenky gidince deliririm ben buralarda" diyorum doğrudan. Sabah işe gelince palas pandıras kapımı kırıp odaya girmesi, hızlı hızlı dövecekmiş gibi bana yaklaşıp sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi bana sarılması, ve o koskocaman mavi gözlerinden çıkan mutluluk ile bana sarılırken " canım kardeşim" demesini çok özleyeceğim ne yalan söyleyeyim. İnsan eğer birini ayak sesinden bile tanıyorsa artık dyecek birşey kalmamıştır herhalde. Normal şartlarda Cenky'den daha eski dostlarımla bile aramda mesafe bayağı vardır. Yapamazlar böyle hareketler, yapılmasını istemem, Cenky bilir beni zaten. Ama o farklı, ben güldüğümde gerçekten güldüğünü, üzüldüğümde onun da benle birlikte üzüldüğünü, bir şey için savaşırken ben istemesem bile bana yardım edeceğini, benle ilgili bir derdi olduğunda doğrudan bana söyleyeceğini ya da onunla ilgili bir sıkıntım olduğunda ona söylemekten çekinmeme gerek olmadığını bildiğim için o farklı. En zor zamanlarda bana geldi açıldı, güvendi, ne kadar mutlu oldum O'na bu güveni verebilmişim diye ama hiç belli etmedim. El birliğiyle üstesinden geldik herşeyin. Şimdi O'nu gülen gözlerini görünce kendime de pay çıkarmadan edemiyorum. O benim kardeşim, ben onun kardeşiyim. Belki de biz Allah'ın bize vermediği kardeşler yerine koyuyoruz birbirimizi. İkimiz de tek çocuğuz, belki de kardeş sevgisini bu yüzden birbirimizde buluyoruz. Ben çok isterdim bir kardeşim, abim olsun diye. Allah da al sana istediğin kardeş dedi sanırım. İyi ki de dedi.

Allah'tan 6 ay olmayacak buralarda. Cenky bunları okuyorsun sen de. Abi sana tek sözüm, okula ilk geldiğin gün yine palas panıras gir benim odaya, saldıracakmış gibi gel ve kucaklaşalım.

Özleyeceğim be abi seni...

(Saçları gitmiş güzel bir resmi var ama yüzü göründüğü için koydurmuyor askerimiz. Çok mutaassıp adam :D. Bari gözleri konuşsun.)

Edit cenky: Bu resim de sevgili ozhano için gecenin 2sinde çekilmiştir :) Çok kral adamsın, dosttan öte, kardeşten fazlasısın güzel adam. Çok şanslıyım...

8 Ağustos 2010 Pazar

Burada tek A-dam var!

7 Ağustos'ta Sabah Gazetesi'nin haberi

kaptanları Alex ve Emre'yi çok sert biçimde uyaran Yıldırım, "Zico'yu istemediniz gönderdim, Aragones'i istemediniz gönderdim. Fransa gol kralı 1.4 milyon avroya oynarken siz burada 3 milyondan aşağı oynamıyorsunuz" dediği ve konuşamsı sırasından yumruğunu masaya vurduğu ve kapıları tekmelediği belirtildi.
Aziz Yıldırım'ın bu futbolculara ayrıca; "Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz. 2 sene sonra borçları bitirip bırakacağım görevi bu sürede şampiyonluk istiyorum" dediği öğrenildi.

Yıldırım'ın sinirinden nasibini alan isimlerden birisi deLugano oldu. Başkan, Lugano'ya; "Kafa karıştırma. İstiyorsan gidebilirsin. Kalacaksan da adam gibi kal ve yürekten oyna. Gitmek istersen seni tutmayız" dedi.--
8 Ağustos'ta Habertürk Gazetesi'nin haberi

--Alex de Souza’nın 6 sezonluk F.Bahçe macerası bitiyor mu?

Şu anda Sarı-Lacivertli camia bu sorunun yanıtını arıyor. Önceki gün Aykut Kocaman’ın raporu sonrasında başkan Aziz Yıldırım’ın Brezilyalı yıldızı ve arkadaşlarını kulübe kadar çağırıp fırçalaması iplerin kopmasına neden oldu. Alex’in Fenerbahçe’yi kafasında bitirdiği, ayrılmasının an meselesi olduğu ve bunun için de yönetime, “Alacaklarımdan feragat edeyim. Bu sıkıntıyı kaldıramam. Bırakın ülkeme döneyim” dediği öğrenildi.

YÖNETİM ‘KAL’ DEMEYECEK
Bir anda yaşanan bu şok gelişmelerin ardından başkan Aziz Yıldırım ve yöneticilerde sessiz bir bekleyiş başladı. Özellikle Alex’in yaşanan bu gerilim sonrasında Fenerbahçe ile yollarını ayırma aşamasında olması sonrasında neler olacağı merak konusu.

Ancak Sarı-Lacivertli yönetimin Brezilyalı yıldızın ayrılma isteği karşısında sürpriz bir şekilde “Kal” demeyeceği öğrenildi. Başkan Aziz Yıldırım ve kurmaylarının kaptan Alex ile yolları ayırma konusunda fikir birliğine vardığı belirtildi.---
-----------------------------------------------
Diyor ki Aziz Yıldırım,"Alex, falan tanımam! Bu takımın her şeyi benim! Ya benim dediğim olur ya da gidersin!" Yıldırım baktı ki takım içinde ipler Alex'in eline geçmiş, iktidar el değiştirmiş, hemen el koymuş. Aslında ve zaten kendisi vermiş o ipleri "Zico'yu istemediniz gönderdim" cümlesinden anladığımızca... Alex suyunu çıkarmasın, kendini bir şey sanmasın diye fırçayı kaymış! Gözü dönmüş ve Aziz Yıldırım, çokça kez koltuğunu sağlama alan Alex'i bir anda silmeye hazır konuma gelmiş... Diyor ki burada tek A-dam var. O da A-Z-İ-Z... Alex falan değil. Basarım parayı yeni Alex'ler alırım kafasında Aziz Yıldırım. Yaşasın Totaliter rejim! Fenerbahçe taraftarı, pardon taraftar da kalmadı ki bu takımda... Fenerbahçe seyircisi siz uyuyun daha olur mu?
He bu arada Emre de fırçayı yemiş... ""Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz." lafı gelmiş Emre'ye... Emre'nin adam gibi oynadığı dönem Galatasaray'da oynadığı yıllardı... Hatırlatayım...

Oyun daha süperdi!

Lig öncesi hep bir Fenerbahçe,Galatasaray,Beşiktaş kupa maçı oynardı. Alışmıştık bu rutine. Hele bir şu kupa gelsin de görelim isterdik takımlarımızın son durumunu. Bu sefer üçü de yoktu. Bursaspor ve Trabzonspor karşılaşıyordu kupa finalinde ama nedense ve yine İstanbul'da! Aslında Bursa'nın yakın olması ve Trabzonlu'ların da İstanbul'da çok bulunmuş olması yeterli bir nedendi stadın dolması için ancak yine 26bin biletli kişi izlemiş maçı. Madem 26bin kişi izleyecek ve maçı Eskişehir'e, Kayseri'ye... Oralar da ancak o kadar dolardı zaten en azından bir heyecan yaşarlardı, bir arzu dolardı takımların içine seneye de biz burada olmalıyız gibisinden...
Maçın temposu harikaydı. Lig kıvamına gelmiş iki takım da. Biraz daha zamanla tam performanslarını yakalarlar. Biz de zevkle izlerik artık 9 maçı da canlı canlı! Şu açık ki Trabzon gerçekten çok daha iyi bir oyun sergiledi dün. Tek pas ve set oyununu iyi çalışmışlar. Alanzinho yerini bulmuş ama Burak Yılmaz hala ne yaptığını anlayamadıklarımdan. Fizik, hız her bir şey var biraz da teknik ama kafa yok. Ya da var da kendine saklıyor, evde çıkarıyor o kafayı dışarı. Halbuki gösterse ya bize de... Bursaspor da dikine hızlı ileri yönelmek işini iyi çalışmış. Orta sahada kaptıkları toplarda çoğu zaman gerçekleştirebildiler bu işlemi ancak bu şekilde ceza sahası içine girebilmeyi beceremediler. Kanatları kullanmayı unutmuş gibiydiler. Halbuki Beşiktaş maçında kanatlardan gelmişti gollerden en azından biri. Ve Galatasaray maçında da aynı yöntemi kullanmışlardı. Hüseyin'in olmayışı, Batalla'nın fiziken cılız kalması Timsah'ın gövdesini hafif bıraktı.
Trabzon'da Ceyhun sürekli kaleyi yokladı. İkinci yarı da buradan geldi gol. Top Ivankov'dan sekti ve Teofilo da iyi bir takipçi olduğunu gösterip topu kaleye gönderdi. Halbuki top JABULANİ bile değildi!!! Nasıl oldu da böyle bir gol izledik ben anlamadım! Hemen ardından ikinci golün üstelik 61. dakika şovuyla gelmesi sarsılmış Bursa'yı yıktı. Selçuk'un arapası harikaydı da Teofilo'nun vuruşu çok daha harikaydı! Adrian Ilie geldi, vurdu, gitti sanki! Bursa iyice çöktü. "Son şampiyonum ama forma reklamım bile yok!! Saldır anasını satayım" ruhuyla oyuna tutunmaya çalıştı. Olduramadı. Defansın bile gol düşüncesine kitlenmesi savunma aklını geri plana itince kendi ceza sahasında bile 4 kişi bir Teofilo'ya mukayıt ol(a)madı! O da direkte bekleyen Bursalı'nın ofsaytı bozmasını görüp altıpasta önüne gelen topu gönderiverdi kaleye... Jaja'nın gelişi Teofilo'yu fişekledi heralde ki böyle bir performans ortaya koydu. Yoksa daha 1 ay evvel ben gideyim demiyor muydu bu çocuk??
Tek anlayamadığım Turgay'ın, Sercan'a tercih edilmesiydi. Eğer maçı rakip sahaya yıkamayacağın bir maçsa Turgay'ın oynaması çok da anlamlı değil. Ne Sercan kadar hızlı, ne de teknik... İleride bu yüzden üretici olamadı Bursa, oysa SErcan neler yapmıştı son Galatasaray maçında!

Karpaty deyince akla…

Ne zaman uçakla balkanların üzerinde geçsem her sıradağ benim için Karpatlardır! Onun maradona'sı* da Hagi'dir! Böyle bir etki işte Hagi'nin bıraktığı. Şimdi ne alaka ki Hagi'yle... Eh Avrupa ön elemesindeki rakibimizin adı malumunuz Karpat içeriyor. Karpat-y Lviv'in de rakibi Galatasaray'ın efsanesi Hagi... Tam daha fazla bağlamayın onu-buna-seni-bana... Ne diyo abi* "Bağlanmayacaksın!"

Eskiden USSR kupası kazanmış, o dönem iyiymiş falan bunlar hikaye... USSR'mi kaldı! Eskiden bir Borussia Mönchengladbach vardı bildin mi gibi bir durum oluyor bu mazi hikayeler. Bakıyorum ki takım 1991'den itibaren bugünkü halini almış. O zamandan beri naptığına bakalım. 1993 ve 1999'da Ukrayna Kupası'nda finale çıkmış, eli boş dönmüş. Bir de Ukrayna 1. Ligi'ni ikinci bitirmiş 2005-06'da. (wiki kafamı karıştırdı ama son karar budur.) Ligin kalburüstü bir ekibi oluvermiş Ukrayna Premier Ligi'nde...

Özünde herhangi bir takım görüntüsünde.Tek artısı altyapı sistemi. Önemli topçular yetiştirmiş. Öyle ki 10 Milyon Euro'ya 1 yıllığına kiraladı Barcelona Chygrynskiy'i! Kadrolarında bir kaç Chygrynskiy, bir kaç Oleh Luzhny varsa ve biz bilmiyorsak Beşiktaş'ın Metalist kazasına uğrayabiliriz. Ama ben Galatasaray'a güveniyorum. Sami Yen'de bitiririz işi, Ukrayna'ya da Cem Yılmaz, Rıdvan Dilmen hep beraber "takımı desteklemeye" gideriz(!!!)...

Mağlup ama Hevesli Sırp Gençler*

Sami Yen'deki maç hakkında söyleyecek bir şey yok. Çünkü benzer senaryoyu Sırbistan'da da izledik. O yüzden iki kere tekrar etmeye gerek yok aynı şeyleri. Galatasaray, maça hep iyi başlıyor. Maçı ilk dakikalarda koparmak için vargücüyle mücadele edip skoru lehine çevirme arzusu mükemmel bu takımın. Skibbe'den beri de böyle zaten. İlk yarı maç kopar Cimbom keyfine bakar. Rijkaard'la da çok bir değişiklik olmadı bu durumda. Tek değişiklik yaşanan o rehavet! Zaten geçen yıl yaşanan tüm puan kayıpları ve kaçırılan şampiyonluğa bu neden olmamış mıydı?
Eski zamanları hatırlattı Sırbistan'da bulduğumuz ilk gol. Ön direğe gelen ortayı Suat Kaya arkaya sektirir arka direkte de Galatasaray'a gelen en verimli sağ beklerden Capone topu sadece itiklerdi çizgiden içeri... Bu sefer de Mustafa Sarp arka direğe doğru kurtardı kendini. Ve boş kaleye itikledi topu. Oyun zekası olarak harika bir hamle geldi Sarp'tan, rakip defanstan da müthiş bir defansif boşvermişlik izledik. Böylece yine maçın ilk dakikalarında skor olarak rahatlık ve moral gelmiş oldu. Bu moral takımın orta sahasına olumlu yansıdı özellikle Mustafa Sarp'a... İkinci gol öncesi yaptığı presle kaptığı topu anında Kewell'a aktarması ancak ve ancak Xavi tadında bir oyuncunun yapabileceği bir hamle idi. Şaşırdım. İlk defa Mustafa Sarp'ı bu kadar övdüğümü görmüş oldunuz böylece. Ancak Belgrad maçında övebiliriz kendisi. Hele bir muhtemel Porto veya Palermo maçları gelsin o zaman da övebilecek miyiz göreceğiz...

Buraya kadar her şey güzelken nedense topu da oyunun kontrolünü de rakibe bıraktık. Belki Rijkaard takıma öndeyken skoru korumayı öğretme çabası içinde ama yanlış bir düşünceyle... Zira Milli Takımı skoru koruyamama konusunda zirve yapmış ülkenin çocuklarıyız biz. Topu rakibe bırakırsak illa ki bir gol yeriz, skoru zora sokar, gereksiz heyecan yaparız. Ya "savaştık kazadık" zafer manşetleri atılmasına ya da son dakkada İlker Yasin'e "olmadı çocuklar" dedirtiriz. Az kalsın ilk yarıyı yapmayın çocuklar klişesiyle kapatıyorduk ki Aykut'un plonjonik refleksleri (yeni uydurdum) İlker Yasin'e malzeme vermedi. (maçı o sunmadı ama öylesine hoşça bir takılma işte...)
Taçtan gol pozisyonuna girerek bir ilke imza attık ikinci devrede. Penaltı hakkıyla kazanıldı. Kewell da takımın penaltıcısı ve ilerideki son adamı olarak bitiriciliğini konuşturdu. Kalecinin eline çarpması neyi değiştirir gol goldür... Skor 3-1'e gelince, rakip de 10 kişi kalınca gereği görüldü ve iki gol daha atıldı. Pino'nun arapası ve Mehmet Batdal'ın golü takım içi morallerin artmasını ve uyumun da yükselen bir grafikte olduğunu gösterdi. Fakat yine "o" rehavet rakibe bir çok kez kaleyi yoklamasına neden oldu. Direkten şutu unutmam bu maç için. Bir de Prekazi'nin yorumlarını. Senin Türkçe'ni yirim ben be ya Prekazi'm: "Ben 'er zaman söylerim. İyi orta yarım goldür!"
*Tam adı Omladinski Fudbalski Klub Beograd kısaca OFK Beograd dediğimiz kulübün tam adının Türkçe manası ise Gençler Futbol Kulübü Belgrad demek-mişşş...