Sayfalar

20 Mart 2010 Cumartesi

Anadolu Rangers 48 - 14 Sakarya Tatankalar

Üniversiteler Ligi gruplarında son maçımızdı bu, kazanabilseydik Çeyrek Finale çıkan ekip olacaktık, halbuki maça da fena başlamamıştık ama maç 8-8 iken önce Tight End'imin kolu bileğinden, 14-16 iken Fullback'imin kolu humerus denilen dirsek omuz arasındaki bölgeden boyuna kırıldı. TE en az 1 ay yok FB sanırım futbolu bırakma noktasına gelmiş oldu bu sakatlıkla, bu gece ya da yarın sabah İstanbul'da ameliyata alınacak. Bu gelişmelerden sonra tekrar maça motive olmak, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek, kafaları dik tutmak çok zor. Çocuklarım yine de ellerinden geleni yaptılar ama sakat sayısı bu kırıklarla 10'u bir hayli geçmişken, takımın yarısı iron man oynarken ve maç konsantrasyonu kalmamışken bile yine de savaştılar. Hepsini alınlarından öpüyorum sergiledikleri duruş için, centilmenlikleri için, adamlıkları için! Onlarla aynı havayı solumak bile benim için gurur.

Anadolu Üniversitesi'ne Üniversiteler Ligi Final grubunda başarılar diliyorum, umarım önleri açık olur, gidebildikleri yere kadar giderler.

Bu noktadan sonra 17 Nisan'ı ve 1. Lige Terfi maçını bekliyoruz artık. Allah yardımcımız olsun.

Ben de İrlandalıyım Çoktandır İsyandayım!

C3Moi yeni edindiğimiz, aslında hiç karşılaşmadığımız ama aynı fikirlere sahip olmak için birbirimizi tanımamız gerekmeyen adam gibi adam. "Ha tanımadığın adam için bunları nasıl söyleyip ondan emin oluyorsun?" diyenlere de "Tanıdıklarımızın ne faydasını gördük anasını satayım, en büyük kazıkları bizatihi onlardan yemişken, C3Moi candır!" diyorum. Kendisi İrlandalı yaftası yemiş, o yaftayı sorgulamacı karakterinde kemiklendirip gerçek anlamına kavuşturmuş bir genç, bir delikanlı, bir cesur yürek!

C3Moi'nin uzun süredir isyankar tavrıyla yazdıkları benim kendi hayatımda sorguladıklarım, karşı çıktıklarım, senelerdir başetmeye çalıştığım şeyler aslında. Ortak paydada bütünleşmek, aynı yöne bakmak bu oluyor herhalde. Otuzlu yaşlara başladıktan sonra yaşadıklarıyla hayatı yeniden öğrenen, zevklerine vakıf olan, asıl varoluş sebebini keşfeden ben itiraf ediyorum çoktandır isyandayım! Bir gün elime yetki geçtiğinde neler yapacağım tavrında değilim ben aksine yetkim, yasal gücüm yokken bile değiştirmeye çalışıyorum bir çok şeyi, karşı koyuyorum, tavır alıyorum, alıyorum ki o sözünü ettiğim yetki elime geçtiğinde yapacaklarım şaşırtmasın kimseyi. İsyanı ete kemiğe büründürmek, doğru işler yapmaktan, hak edene hakkını vermekten, yanlışı düzeltmeye çalışmaktan, adam olmayanı düzeltemiyorsan ipe dizmekten geçiyor. O yüzden susmamalıyız, gerekiyorsa sabah akşam isyan etmeliyiz. İster İrlandalı ister İskoç ister Hayrabolulu ya da ne bileyim Yüksekovalı olalım ama susmayalım ve karşı çıkalım yanlışlara! Ülke elden gitmeden, şeref bitmeden, onur kaybedilmeden!

İsyandaki dost C3Moi'nin blogu Tanrı'nın Sopası'nı takip edin pişman olmazsınız. Buradan da çektiği bayrağın ilmek ilmek örgüsüne bakarsınız.

19 Mart 2010 Cuma

Futboldan Zevk Almak için Kasımpaşa

Şimdi şu maç keyifli, eğlenceli, heyecanlı değildi, hiç zevk almadık diyen bir Allah kulu çıkar mı? Bence çıkmaz, ha çıkıyorsa o adam zaten futboldan keyif almıyordur, ben ona "Ne diye izliyorsun bu maçları kardeş, git Hanımın Çiftliği, Aşkı Memnu'ya falan takıl" derim direkman. Konuyu saptırmadan diyeceğimi diyeyim de içimde kalmasın, zaten bir kaç saate yola gideceğim, Eskişehir'de deplasman maçımız var Anadolu Üniversitesi ile. Diyorum ki bu Kasımpaşa nedir abicim ya! Gerçekten seyir zevki budur, futbolun meyvesi böyle üretilir, taraftar, seyirci böyle mest edilir. Saha içine baksan temaşaa saha dışına baksan temaşaa, çok keyiflisin Kasımpaşa! Rakibi önemli değil her hafta onların maçını izlemek istiyorum ben arkadaş! Mesela lig bittiğinde Kasımpaşa'nın maçları bitmesin istiyorum, hatta mümkünse haftada 2 maç yapsınlar talebindeyim. Rakibi hiç önemli değil bu takımın istediklerinde her şeyi mümkün kılabileceklerini, yapamasalar bile yapmaya çalışırken bundan zevk alacaklarını biliyorlar. İşte ben bu futboldan, bu kafa yapısından haz alıyorum. Sanki EPL'den sanki La Liga'dan maç izliyormuşçasına içim bir hoş oluyor. Kasımpaşa bana futbolu daha çok sevdiriyor, spora daha bir aşık ediyor. Kasımpaşa'yı seviyorum arkadaş!

18 Mart 2010 Perşembe

Etten Duvar #2

Sene 2002. Kore'de Dünya Kupası Finalleri'nde Kuzey İrlanda - İspanya maçı. Maçın sonlarında İspanya'nın kazandığı bir serbest vuruşta Robbie Keane ve Mark Kinsella baraj kuruyorlar. Robbie Keane, delikanlı mahalle çocuğu formatında, erkeğin malı meydanda modunda. Kinsella ise "ben tedbirimi alayım da daha çoluk çoçuğa karışacağız" fikriyatıyla hem kalesini hem de geleceğini kurtarma uğraşında. Sonra gol olmuyor o serbest vuruş, maç penaltılara gidiyor, İspanya 2. turu geçiyor. Bu etten duvar hatıralara delikanlı Keane adıyla kazınıyor.

Etten Duvar #1

Torres Chelsea'nin Hedefindeki Adam

Vallahi ben Guardian'ın yalancısıyım ama pek de boş bir haber gibi gelmedi bana. Parlak sarı çocuk gelecek sezon o mavi formayı giyerse sürpriz olmaz, hatta şık olur, gözleriyle daha bir deler geçer, öne çıkar o mavi gözlerinin kıvılcımları. Drogba'nın gördüğü kımızı kart ve yaşının gelecek sezon 33 olması Drogba dışında saf bir santrafora sahip olmamaları, Ancelotti'nin "bu hücum attıyla zor" diyip bir kez daha Avrupa'ya Mart ayında veda ederse yiyeceği tekmenin şiddetini az çok tahmin edebiliyor zeka seviyesinde olması Torres'in mavi formaya yaklaşma nedenlerinden. Nedenlerinden de asıl büyük neden Liverpool'un United'ınkine benzer bir borç batağına sürüklenmenin hemen yamacında olması. Torres bu sezon 60 milyonun üzerinde bir paraya Anfield'dan Stamford Bridge'e gelirse her iki takım da kurtulur ama Torres bu işe ne der, Torres'e Liverpool taraftarı ne yapar orası muamma. Gerçi muammalar güzeldir, beyni çalıştırır, metabolizmayı hızlandırır. Ribery konusuna ise hiç girmiyorum, mide kaldırıyor onun transfer maceraları. Bak kalktı bile benimki. ozhano nane-limon, cağ kebabı, kuzu sarma falan bir şey verin ordan afız ya :)


Bu da Kaynak

Toronto'da Ne Eksik?

Şu son 10-12 maçı bir tarafa koyduğumuzda Toronto'nun pek de fena gitmediğini hatta Doğu'da 5. sıraya kadar da yükseldiğini hatırlıyoruz. Her şey toz pembe gözükürken bir den tozlar genizlere kaçtı pembe pembe kan geldi Torontolu'nun ağzından. Uzun dönem Toronto üzerine bir şey yazmamanın sebebi de buydu. Malum Hidayet orada ve Toronto artık 2. takımım gibi ama bir türlü içime sinmeyen şeyler vardı Toronto'da. Takımda savunma performansı bir kaç adım ileriye gitmiş olsa da hücumda ciddi sıkıntılar vardı. Hidayet'in, Bosh'un sakatlıkları bir ara keyifleri kaçırsa da işler yine de pek fena gitmedi ama Triano'nun yüzünde bir türlü ciddi bir gülümseme göremedik. Haklydı Triano çünkü hücumda parlayan ve arka arkaya 2 basket bulan adama güneş muamelesi yapılıyor, takımın gerisi de güneş tutulması yaşıyordu adeta. Devamlı sorumluluk alan isim yoktu takımda. Bosh ise birileri fazlaca öne çıktığında adeta kıskanç büyük çocuk gibi o an için iyi giden işe çomak sokuyor, setsiz, passız birebir zorluyordu. Üstüne üstlük Triano Calderon ve Hidayet'in aynı anda sahada oldukları süre ne kadar az olursa o derece başarılı olunur düşüncesine kapılması kısmen doğru olsa da yanlıştı. Calderon büyük bir ego, en iyi asistleri kendisinin yapması gerektiğini, en önemli şutları kendisinin kullanması gerektiğini düşünüyor ama o işe her giriştiğinde takım yerle bir oluyor. Bu işe son dönemde Bosh'un da sakatlığı ile fazlaca yoğunlaşması dengeleri yine bozdu.

Dediğim gibi aslında takımda bir çok başlılık var hücumda. Sezon başındakine göre daha da iyi savunma yapan bir takım var. Hücumda çok üretken olamasa da Hidayet'in savunmada çok gayretli olduğunu görüyoruz. Jack rakip takımın balansını bozan bir hücumcu, Bargnani hücumda çok yönlü bir silah, Bosh büyük ağabey falan filan da takımın gerisinde gelecek sezon nerede olacaklarını bilmemekten kaynaklanan ve birazcık ön plana çıksalar Bosh ve Caleron tarafından önlerinin kesilmesiyle büyüyen bir kendine güvensizlik var. Wright'ın ortadan kayboluşu, Amir Johnson'ın aşırı istikrarsızlığı, Weems'in kıvılcım gibi parlayıp sönmeleri, Nesterovic'in Evans'ın kenarda paslandıktan sonra birden meydana çıkartılmaları ve unutulan adam Banks. Aslında bunlara Calderon'un Bosh yazın takımda tutulsa da tutulmasa da takas malzemesi olarak kullanılabileceğini hissetmesinden doğan aşırı başrolde görünme steğini eklersek resim çok daha netleşiyor.

Hep başrolde olup yazın maksimumun maksimumu parayı kapmak isteyen Bosh,
Topun ağzında olduğunu hisseden Calderon,
Sakatlık sorunları, top paylaşımı ve aşırı beklenti stresini aşamayan Hidayet,
Şut kaçırıp bir de eşleşme sorunları yaşadıkça moral kaybeden, maçtan kopan Bargnani,
Gelecek sezon nerede olacaklarını bilmeden avare avare dolaşan yedekler
Hücumda biri şut somaya başlayınca sorumluluktan kaçan oyuncular
Bu kadar sorunla baş etmeye çalışırken bazen maçlardan kopan Triano

Bunca sorun ve olumsuzluğun içinde dün akşam bir de seyircilerin bir kısmı son çeyrekte Hidayet'i yuhalayınca tamam dedim bu takımın işi bitti. O sırada maçın bitmesine 7 dakika vardı ve Toronto 8 sayı farkla gerideydi. Ama düşündüğümün aksine Hidayet o sesleri kendine yediremedi ve son 7 dakikada 6 sayı 2 asist ve maçın son saniyelerinde Josh Smith'e çok önemli bir blok yaparak takımını hem maça ortak etti hem de takdir kazandı. Ancak üzerinde hala bir ölü toprağı olduğu kesin, bir türl devamlılık yakalayamadı. Son istikrar yakaladığında sakatlanmış ve bir kaç maç kaçırmıştı. Umarım bu kez her maç yükselir ve penetre etmeyi unutmaz. Dün geceki Atlanta maçının son çeyreğindeki gibi hırlı ve istekli oynarlarsa play-off yapmaları hiç zo değil. Hedefleri 5. ya da 6.lık olmalı en az...

Bu arada Bosh'un aşırı kendi güveni ile maçın bitmesine 2 saniye kala soktuğu şutun ne kadar yanlış bir seçim olduğunu söylemeden edemeyeceğim. İkili sıkıştırma yok, önü bomboş, pota altı açık, rakibin faul hakkı dolmuş ve Bosh şut attı, üstelik o şut kaçsa maç da gidecek, Raptors'ın molası da kalmamıştı. Demek ki yıldız şansı dedikleri bu.

Bir de C3Moi'ya selam olsun dün Raptors da yemyeşildi St.Patricks Day vesilesiyle...

Sıra mecburi sebeplerden fazlaca ayrı kaldığım Orlando Magic'te. En yakın zamanda bir yazı borcum var hem kendime hem NBAKolik'e.

Hemen Bu Akşam Bırak

Hafız sen hiç sezon sonunu falan bekleme, bu akşam çıkar eldivenleri as Nou Camp'ta soyunma odasına. Almanya'ya dönünce de adam gibi bıraktım de, git bahçende domates, biber ek nisan başında mayıs haziranda hasdını yap, çiçek yetiştir, hanımı çocukları al haftada bir kaç kez pikniğe, alışverişe falan çık. Ama bırak artık futbolu be adam, farkında değil misin o seni çoktan bırakmış!

17 Mart 2010 Çarşamba

Mariga ve Kenya Üzerinden Çuvaldız

Dün gece Chelsea - Inter maçını izlerken Eto'o'nun golüyle değil de Mariga'nın oyuna girmesiyle şöyle ciddi bir gerildim. Ben çok uzun zamandır unutmuştum Mariga'yı. Hatta Mariga'nın Inter'de olduğunun bile farkında değilmişim. En son Parma'dan hatırlıyordum Kenyalı'yı.1 sezonu Helsingborg'tan kiralık olmak üzere 3 sezon Parma forması giymişti McDonald Mariga. Gerçi o dönemlerin bittiğinin farkında değildim ya ben neyse. Parma'ya gitmeden o dönem iyi günlerini yaşayan Portsmouth'un başındaki Redknapp'ın radarındaydı, Helsingborg'la bonservisi için anlaştılar ama millilik problemiyle çalışma izni alamayan Mariga İtalya'yı seçmek zorunda kaldı. Parma'da 3 sezon boyu vasatın üzerinde bir performans verdi, 62 maça çıktı serie A'da. Orta sahada, daha ziyade defansif roller üstleniyor Mariga, sezon ortasında bonservisinin yarısını ve oynatma hakkını almış Inter Parma'dan. Mariga karşılığında Fransız Biabiany'nin yarı-bonservisi ve Jimenez kiralık olarak olarak Parmalı olmuş. Aslında Machester City ve Mancini istemiş önce Mariga'yı ama yine çalışma iznine takılmış Kenyalı, biraz da Inter'e gelmek zorunda kalmış aslında ayrılmayı kafaya koyduktan sonra.

Şimdi ben bunları niye anlattım bilmiyorum, yok şaka şaka. Konu Mariga ve milliyeti. Şimdi bu adam Kenyalı. Elin İsveçlileri taa Kenyalardan gitmiş bulmuş getirmiş adamı. Kenya nasıl bir futbol ülkesi ki Serie A'da adam kapış kapış! Tekniğine, fiziğine, oyun şekline baktığında bu Mariga'dan Türkiye Ligleri'nde çok var. Ama o adamların hiç biri Mariga'nın oynadığı ya da teğet geçtiği liglerde oynamıyorlar. Mehmet Topal'ından Bekir Ozan'ına, Mehmet Nas'ından İbrahim Şahin'ine daha bir çok isim en az bu adamlar kadar orta saha oyuncusu. Eksikleri ne peki? Menajerleri menajer değil, risk alamıyorlar, kendilerine güvenleri yok, kendilerini eğitmiyorlar vesaire vesaire...

McDonald Mariga ve daha bir çok isimsiz ülkenin isimsiz futbolcuları Serie A, EPL, Bundesliga, La Liga'yı fersah fersah gezip sınıf atlarken, bizim korkak ve kendini beğenmiş çocuklarımız annelerinin liginden 1 karış dışarıya gidemiyorlar. Aferin evladım! Daha çok Marigalar gelir geçer sizin giyeceğiniz formalardan. Aynen devam!

Merhaba Ben Miami Elçisi


Miami Heat'in sezon sonunda kontratı bitecek olan süper yıldızı Dwyane Wade yazın ne yapacağı ile ilgili kendisine sorulan bir soru üzerine "Çok büyük bir aksilik olmazsa buradayım. Hatta önümüzdeki günlerde bu yaz serbest kalacak arkadaşlarla Lebron, Amare, Chris'le (Bosh) görüşüp yaza ilişkin planlarını soracağım. Onları Miami'ye imza atmaya ikna etmeye çalışacağım." diyerek rengini tam anlamıyla belli etmiş oldu. Bir anlamda Miami Heat'in gayrıresmi elçisi, transfer komitesi başkanı olarak damardan girecek ligin diğer süper yıldızlarına.

Wade'in bu sezon kontratı bittikten sonra yaklaşık 20-21 milyondan başlayan bir maksimum kontrat alması durumunda bile Miami'nin hala 2 maksimum kontrata kadrosunda yeri olacak. Keza sadece Jermaine "Büyük Kazık" O'Neal, Q-Rich ve Haslem'in biten kontratları 39,5 milyon bütçe açacak Miami bütçesinde. Miami bu adamlaradan ne aldı diye soracak olursanız Haslem'i kenara ayırdığımızda Heat'e en büyük faydalarının kontratlarının bitmesi olduğu cevabını verirdim ben.

Kısacası Chicago her ne kadar Wade'in memleketi olsa da, Wade doğduğum değil doyduğum yer diyip Miami'yi seçmiş ve takımı için çalışmalara başlamış bile. Bulls'un hevesi boşuna, Miami elçisi temasta.

16 Mart 2010 Salı

Bir Hayalim Var Benim

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde yemyeşil sahalar
Yeşilde topun peşinden koşturan delikanlılar
Hepsinin yüzü güleç, hepsi bahtiyar
Sahtekarlık yok içlerinde...

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde dürüst adamlar
Eyyamsız maçlar yönetirler
Her maç aynı düdüğü çalar
Her hafta saygıyla anılırlar...

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde adam gibi teknik adamlar
Maç sonu bahaneler aramayan
Hakeme ziyadesiyle sallamayan
Hatasını itiraf edebilen samimi suratlar...

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde sadece şarkılar söyleyen tribünler
Maçı değil kendini izlettiren
Rakibi bile kendine hayran bıraktıran
Kadınlı çocuklu rengarenk formalar yanyana...

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde tertemiz bir basın
Sadece sporu spor olduğu için yazan
Asparagas sansasyon peşinde koşmadan
Her gün kendini okutturan...

Bir Hayalim Var Benim
O hayalimde spor sadece eğlence
Sporcular sanatçı teknik adamlar yönetmen
Yöneticiler yapımcı diğerleri karakter oyuncusu
En sonunda kapanırken perde
Herkes çok huzurlu...

Hedo in Portland

Nbakolik'ten dostum Sevgili Hüseyin Koç'un blogu Bol Nugget. Çok güzel ve kaliteli bir iş yapıyor orada Hüseyin. Bu zamana kadar ziyaret etmemiş olanlar varsa piyasadaki kalburüstü NBA bloglarının başında gelen Bol Nugget'e bir uğrayın derim. Sevgili Hüseyin geçen geceki Portland - Toronto maçının can alıcısı noktasını yani Hidayet üzerinde dönen tepkileri yakalamış ve yakın çekim yapmış konuya. Biz de sezon başı bu imza olayı üzerinde çok durmuş, Hedo Orlando'dan ayrılınca çok çok üzülmüştük. Aynen veriyorum Hüseyin'in aktardıklarını. Ellerine sağlık Hüseyin. Yazının orjinali de burada.

"Geçen haberde de anlattığım, herkesin de bildiği bir hikaye Hedo ve Portland arasındaki. Hedo, dün gece geldiği Portland'ta takımıyla birlikte bir mağlubiyet aldı.

Oyuncu tanıtımları sırasında başlayan yuhalamalar maç boyu devam etti. Topu eline aldığında, faul yaptığında, oyuna girerken, oyundan çıktığında, salonu terk ederken...

Maç sonrası Hedo: "Birilerinin kalbini kırdıysam üzgünüm, burada olmamı istediklerini biliyorum. Tanıtım sırasındaki yuhalamayı bekliyordum, ya tüm maç?" diyerek dolaylı olarak özür dilemiş oldu.

Hedo, Toronto'yu seçmesinde eşinin payı olduğu ile ilgili ise: "Eşim ile ilgili hikayeyi kimin uydurduğunu bilmiyorum. Burayı ya da herhangi bir yeri severdi bence. Bana Portland'ı sevmediğini filan söylemedi. Daha önce de hiç Kanada'ya gitmemişti, belgelerini kontrol edebilirsiniz." şeklinde konuştu. 

Hedo, sözlerini: "Son saniyede Toronto devreye girdi ve doğu kıyısında olma fikri bana kendimi iyi hissettirdi, iyi uyum sağlayacağımı düşündüm. Ancak işler umduğumu gibi gitmiyor tabii." diyerek noktaladı.

Bu arada Oregonlive'ın verdiği haberde Toronto'yu seçmesinde payı olduğu söylenen Hedo'nun eşinin, 1 yaşındaki çocuğu ile Orlando'da yaşadığı ifade edildi.

Gerek özür anlamı çıkan bu konuşmalar, gerek insanların eşinin bu kararı veren kişi olmadığını düşünecek olması Portland seyircisinin de tepkisini hafifletebilir. Zaten onlar da Hedo'nun ve Andre Miller'ın performanslarını gördükten sonra imza atılmamasının iyi olduğunu düşünmeye başladılar heralde. Maçtan bir pankart öyle diyor en azından: "Mrs. Turkoglu, thanks for Andre."

Yani: "Bayan Türkoğlu, Andre Miller için teşekkür ederiz." 

Hedo'dan istediğini alamayan Portland, Andre Miller'a yönelmiş ve oyun kurucu ile imzalamıştı. "

15 Mart 2010 Pazartesi

Değişim Güzeldir...

80-90 arası yıllar

O zamanlar hatırladığım kadarıyla yorumlar şöyle oluyordu: Şampiyonu dört büyüklerin birbirleriyle yapacağı maçlar belirleyecektir ki bu takımların Anadolu kulüpleri olarak adlandırılan ligin figüranı olarak gösterilen takımlarıyla yaptıkları maçlardan önce ister iç ister dış saha olsun maç oynanmadan üç puanın kimin alacağı %99 belli olurdu. Herhangi bir Anadolu takımına puan kaptıran takımın teknik direktörü sezon sonunu çoğu zaman göremezdi.

90-00 arası yıllar
Zaman geçtikçe bu denge Anadolu takımlarının lehine değişmeye başladı. Dört büyükler ifadesi Trabzonspor'un şampiyon olmankatn çok olacağı belirleyen takım hüviyetine bürünmesinden dolayı üç büyüklere döndü. Ama bu ifade, Trabzonspor'un İstanbul takımları'nın korkulu rüyası olduğu ve büyüklerden biri olduğu gerçeğini de kapatmadı. Bu dönemde de üç büyüklerin Anadolu takımlarına karşı bariz bir üstünlükleri vardı ama yorumlar değişmişti: Derbilerin yanı sıra dört büyüklerin Anadolu takımlarından bazıları ile oynadıkları maçlar da tehlikeli kategorisine alındı. Hatta 2000'li yıllara yaklaşırken üç büyüklerin Anadolu takımları ile oynayacakları maçlar şampiyonluk yolunda daha önemli bir hal almaya başladı.

00-07 arası yıllar

Artık işler tamamen tersine dönmeye başladı. Üç büyüklerin birbirleriyle olan maçlarından çok Anadolu takımlarıyla yapacakları maçlarda alacakları galibiyetlerin şampiyonu belirleyeceği konuşulmaya başlandı. Ama yine de şampiyonluğun İstanbul'un dışına çıkabileceği gibi bir düşünce kimsede yoktu. Özellikle Gençlerbirliği ve Kayserispor'un istikrarlı yükselişi ve üç büyüklere kafa tutması diğer Anadolu kulüplerinin düşünce yapılarının değişmesinde önemli bir rol oynadı.

07-10 arası yıllar

Artık kimse üç büyüklerin birbirleriyle yapacağı maçların şampiyonu belirleyeceğine inanmıyor. Üç büyüklerden herhangi birinin ligin sonundaki takımla yapacağı maçta bile doğrudan üç puanı alır denemiyor. Bunda tabiki Anadolu takımlarının artık üst sıralarda olabileceklerine inançlarının artmasının etkisi büyük. Fatih Terim'in UEFA Kupası'nın alınması sürecinde karşılarına çıkan güçlü rakipler sorulduğunda "Biz 11 onlar 22 kişi mi oynayacaklar ya da rakip uzaylı mı?" anlayışı da Anadolu takımlarına tamamen yerleşti. Bunun sonucunda Kayserispor 3-4 sezondur akıllı yatırımlar yaparak ligin üst sıralarında kendine yer bulabiliyor, ister şans, ister tesadüf densin, geçen sezondan bir Sivasspor gerçeği ortada. Tabi hem teknik direktörünün şampiyon olabilme olasılığı yükünü taşıyamaması, yönetiminin de vizyonunun dar olması sebebiyle bu sezon belki de düşecekler. Bu sezon da Bursaspor ortaya çıktı. Belki şampiyon olacaklar, belki de olamayacaklar ama ligin tozunu attıkları artık herkes için bir gerçek. Artık şu bir gerçek ki, üç büyüklere Anadolu'da bir gram ekmek yok. Diğer bir deyişle üç büyükler artık Anadolu takımlarından kolay kolay puan alamıyorlar. Galibiyet için uğraşıyorlar, didiniyorlar ve aldıkları galibiyetin değerini bildikleri için aldıkları üç puana sanki bir derbi maçından alınmışçasına seviniyorlar. Uğraşmayan didinmeyen de bu yolda yaya kalıyor. Helal olsun Anadolu takımlarına. Artık Anadolu takımları beraberliğe bile zaman zaman sevinmiyorlar, özellikle kendi sahalarındaki maçlarda üç puan için oynamaya çalışıyorlar. Kısacası artık Anadolu takımları şunu biliyor: " Ölümden öte köy yok."

Bu sezon olur mu olmaz mı bilmem ama kesin olan şu: Şampiyonluk Kupası'nın Anadolu'ya gitmesi yakındır.

Hey Harry, Hurry Up!

Hadi seni bekliyoruz. Bir sen kaldın. Yeter artık tatil. Hadi seni yeşil sahalara bekliyor artık bu taraftar... (Ya şu resimdeki üçüncü Avustralyalı Tim Cahill de Galatasaray'a gelse hayır demem, Everton'dan istesek verir mi acaba? Halduuunnnn!!!)

14 Mart 2010 Pazar

"Kara Aygır" Keita

Galatasaray 3-0 Ankaragücü

Ankaragücü maçıyla ilgili övülecek de eleştirilecek de çok şey var. Ama bir şey var ki onun olması maçta tüm olanların önüne geçti. Milan Baros'un 4,5 ay sahalardan uzak kaldıktan sonra oynadığı ilk maçta hem de 15 dakika içerisinde gol bulmasının takıma, yönetime ve taraftara verdiği sevinç yanında Ankaragücü'nü 5-6 farklı yenmenin takıma ve taraftara vereceği sevincin esamesi bile okunmaz.

Baros gol attı, taraftarın acaba eskisi gibi gelecek mi endişesi ortadan kalktı; Baros gol attı, takımda ayrı bir bütünleşme ortaya çıktı; Baros gol attı, futbolcuların maç bitiminde sahadan çıkarken birbilerine bakışları, muhabbetleri özellikle yüzlerindeki gülümseme bir başkaydı; ve Baros gol attı, Rijkaard rahat bir "ohhh" çekti. Peki teşekkür kime: Abdul Kader Keita.

Biraz ırkçılık olacak ama, hoşgeldin Baros, teşekkürler "Kara Aygır" Keita.

Yine demeden geçemeyeceğim. Orta sahayı gereğinden fazla rakibe bırakıyoruz ve çok pas yaptırıyoruz ki orta sahamız mücadele bakımdan üst düzey oyunculardan kurulu olmasına rağmen. Dikkat edilmesi gerek.
Editsel Hareket: Bu arada tribünden sahaya yabancı maddeler fırlatanları da buradan saygıyla selamlıyorum! Maçtan sonra tribünde meydana gelen kavganın da bununla alakalı olduğuyla ilgili duyumlar var. Hayır bu doğruysa niye maçın sonuna bırakıyorsunuz? Baktın yanında sahaya birşeyler atanlar var yapışsana yakasına indirsene, al aşağı etsene. En azından lafla tepkini koysana. Ayıptır, günahtır, sahada maçı kazanmak için uğraşanların emeklerine yazık...

Etten Duvar #1

İfadelere ve bakışların döndüğü yöne bakılırsa sanki serbest vuruşu şeref tribününden yapacaklar. 4 topçuda da bir tedirginlik var ama Stankovic'in endişesi bambaşka.

Hiddink Rengini Belli Etti

Şu yukarıdaki haber Hollanda'nın De Telegraaf gazetesinden. Daha önce sorduğumuz sorunun cevabını vermiş Hiddink. Fildişi Sahilleri Milli Takımı'nın başına geçmeyecek Dünya Kupası'nda. "Eğer bu görevi kabul etseydim, Türkiye'de alacağım görevim kötü etkilenebilirdi. Türkiye ile bir milli maç seyahatim söz konusu." demiş Hollandalı. Doğru yolu seçip paraya tamah etmediği için kutlayalım kendisini. Asıl mesaj ise milli maç seyahatim var demesi. Bu da Rusya ile kontratını daha önceden fesh etme ihtimalini gösteriyor ki bir artı da gönüllere bu noktada koyuyor Guus Hiddink. İlk karakter sınavını çok iyi verdi yeni Milli Hoca, rengini belli etti: Kırmızı.

Kaynak