Sayfalar

1 Ekim 2010 Cuma

Kadroya Bak Hizaya Gel!!!

1. Ufuk
2. Serkan Kurtuluş
3. Neill
4. Gökhan Zan
5. Insua
6. Mustafa Sarp
7. Ayhan
8. Aydın
9. Pino
10. Muslimovic
11. Kewell

Galatasaray'ın Karabükspor karşısındaki kadrosu bu şekilde olacak büyük ihtimalle. Kewell ile Müslüm'ü çıkar, bildiğin vasat bir Anadolu takımı görünümünde şu anda kadro. Onları da çıkarmamın sebebi Kewell'in geçen sezonki iyi formu, Müslüm'ün de Almanya'da yaptıkları sebebiyle, hani yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır hesabı. Yoksa Müslüm'de birşey yok, Kewell da tek başına maç koparamaz. Ne menem bir belaymış ki bu sakatlık belası bir türlü başımızdan ayrılmıyor. Sakat denilen oyuncuların hepsi de şu anda takımda varlıklarıyla pozitif etki yapabilecek önemli isimler.

1. Hakan Balta
2. Sabri Sarıoğlu (Oynayabilecek durumda mı bilmiyorum ama oynamasın tam iyileşmeden diyenlerdenim.)
3. Arda Turan
4. Milan Baros
5. Çağlar Birinci
6. Mehmet Batdal

Edilebilecek en iyi dilek galibiyetten çok o berbat bir zemine sahip Karabükspor Stadı'nda yeni bir sakatlık haberinin daha eklenmemesi eskilerin yanına. Neyse maçla ilgili diyebilecek ise tek bir şey var: Allah bir: sahadan, iki: Emenike'den korusun!!!

30 Eylül 2010 Perşembe

Ahları Çıkıyor İşte Aheste Aheste

Bir televizyon dizisi vardı adını tam olarak hatırlayamıyorum: Adam eskiden çok kötüymüş, ona buna zarar vermiş, hapse falan girmiş daha sonra çıkınca da zarar verdiği insanları teker teker bulup helallik istiyordu. Artık bu sakatlık belasından 3-4 yıldır kurtulamayınca takım oyuncuları ben de kulüp için bir "Ah Edenlerden Helalik İsteme Listesi" oluşturmak istedim. Bu iş başka türlü olmayacak gibi gelmeye başladı. Biyonik adam denilen Linderoth'un'dan tutun da oynadığı takımlarda hep 30 maçı devirmiş Cana'ya kadar takımdaki bütün oyuncular minimum 3 haftadan başlayan sakatlıklara tutuluyorlar. Hatta bu durum böyle devam ederse Galatasaray'ın isminin "Lanetli Takım"a dönüşeceğini ve transfer olaylarında da bu söylentinin görüşmeleri başlamadan bitireceğine kadar ilerleyen ilginç düşüncelerim var.

O zaman bakalım aklımıza kimler gelecek takıma ah atmiş olduğunu düşünüp helalik istememiz gereken:

1. Hakan Şükür: İlk sıraya başka bir isim düşünülemezdi herhalde. Adam futbolu bıraktığında vücudunda hasar gören ve tedavi edilen kemik ve kas bölgeleri ile ilgili bir foto yayımlamıştı gazetenin birisi. Bildiğin göğüs bölgesi hariç her bir yanı hasarlı görünüyordu. Pili bitti dendi kapı önüne kondu.

2. Ümit Davala: Futbolcu olarak değil ama yeni başlamış teknik direktörlük kariyeri Milli Takım'da güzel güzel devam ederken Adnan Polat'ın tek bir lafıyla Skibbe'nin yardımcısı olarak Galatasaray'a geri döndü. Sonra Skibbe gitti,kulüp onu da gönderdi. Ama artık teknik direktörlük yolları onun için daha bir engebeli olacaktır. Ah etmeye hakkı olanlardan olduğunu düşünüyorum.

3. Bülent Korkmaz: Futbolculuğu zamanında sahaya koyduğu yüreğin üçte birini şu anda formayı giyenler ortaya koysalar bu takımın elinden ne uçan ne kaçan kurtulur. Kırık kolunu, yarılmış kafasını düşünmeden sadece Galatasaray için, kazanmak için oynayan yalnız bir savaşçıydı. Futbolu bırakınca yapma etme dedik ama Polat O'nun da teknik direktörlük serüvenini Galatasaray'ın başına getirerek bitirdi. Hatta ASY'de kendisine edilen küfürlerden sonra yıkıldı. Ah etmesin mi şimdi O da!

4. Okan Buruk: Futbolu bırakıyorum dedi, mesaj attı belki de kulübe, halen daha bir jubile teklifi yapılmamıştır. Yapılırsa şaşırırım zaten. Şu anda Ümit Milli Takım'da Raşit Hoca'nın yardımcısı. İnşallah O, Ümit Davala olayından ders alır da öyle bir durumda iyi ölçüp tartar yapılan teklifi. Bu takımın yolunda ayağı kırılan çalışıp didinen ve şu andaki en iyi oyuncular dediklerimize baktığım da kendi mevkisinde O'nun eline su dökebilecek çok az futbolcu var.

Bu bataklıktan çıkmanın başka yolu yok artık benim gözümde. Gerrçekten inanıyorum böyle bir musibetin takım üzerinden dolandığından. Bu yukarıda saydıklarım oyuncular ah ettilerse de hiç yadırgamam açıkçası. Gerçi mazlum falan değiller, maddi ve popülerite olarak Galatasaray sayesinde bir yerlere geldiler ama yine de külüpten onlar ve onlar gibi ismini saymadığım çok oyuncunun ahı yavaş yavaş çıkıyor.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Özlemeyeniniz Var mı?

İlk olarak şunu demeliyim ki Burhan Uslu benim gözümde UEFA finalinde Bülent Korkmaz'ı kırık kolla, Capone'yi topal bacak ile oynatabilme yetkinliğine sahip olması sebebiyle Miyagisan'ın gerçek hayattaki eşdeğeri konumundadır. Aynı Miyagisan'ın bacağı kırılan Daniel'e yaptığı kürden sonra gidip rakibini yenmesi gibi Burhan Uslu'nun da ona benzer uhrevi güçlerinin olduğunu düşünüyorum. Eğer zamanın ve teknolojinin ilerlemesi ile tıpta sağlığa ulaşma süresi ters orantılı ise diyecek bir şeyim yok. Ancak ayağı milyonların ortasında ortadan ikiye bölünen Okan Buruk 6 ayda geri dönüp Buruk efsanesini jübilesine kadar devam ettirebilmişse burada, bugün yaşadığımız sağlıksal problemlerde, bu problemlerin halledilmesini sağlayan ekipte ya da takım içerisindeki oyuncularda veya antrenman programlarında bir sorun var demektir. Ne kadar zor görünüyor sorunu bulabilmek. Ama sağlık ekipleri, teknik ekip ile koordineli çalışan kulüplerde ki, Burhan Uslu ile Fatih Terim'in arasında o zamanlardaki iletişimin oldukça sağlıklı olduğu hatta antreman programlarıyla ilgili Terim'in Uslu'dan tavsiyeler aldığı ile ilgili haberleri yaygındır, bu sorunlar minimuma indirgenmiştir. Hiç görmedim ama Burha Uslu zamanlarında Florya'da medikal bir üssün olduğundan hep bahsedilmiştir. Fakat şu anda o üssü işletenler Uslu'nun yanında olmayı geçtim 10 mt. arkasında olabilecek bile kalibreye sahip değilller ki kulüpte yaşanılan sakatlık sorunlarının çözümünde ne kadar başarılı oldukları aşikar.

Diğer yandan takım içerisinde sakatlık bakımından bir çizelge olduğunu düşünmeye iyiden iyiye başladım. Takım rahat rahat üç maç tam kadro ile oynayacak duruma gelmedi. Ama şöyle de bir durum var ki, kulübün içerisinde sanırım "Sakatlanacaklar" diye bir çizelge mevcut. Mesela Arda sakatlandı, 3 hafta sonra iyileşecek, o zamana kadar sakat olan Baros iyileşiyor çat sahanın içinde; daha sonra tam Arda iyileşecek bu hafta onbirde falan lafları söyleniyor, ama bakıyorsun Baros 3 hafta gidik. Büyük ihtimalle Baros'un yaklaşmasına yakın Harry Kewell'dan bir sakatlık haberi bekliyorum ben ciddi olarak. Ya da Sabri'nin sakatlığı iyileşirken Serkan Kurtuluş'un ya da Balta'nın geri dönmesine yakın Insua'da aynı haberleri göreceğimizi düşünüyorum.

Son olarak en fazla takık olduğum sakatlık haberi, futbolcunun 3-4 hafta sonra geri dönecek olması. Geçen hafta halı almak için mağazaları geziyorum. Birine girdim ismi lazım değil, bir halı sordum anlattı anlattı halının özelliklerini fiyatı dedim 480. İyi, başka bir halı sordum yine anlattı anlattı durdu sonra fiyatı:480. Tesadüf dedim, bir tane daha sordun fiyatı ne kadardı? 480. Kaç halı sorduysam istisnasız akrilik, shaggy vs. hepsi 480. Tabi merak varya 480'den farklı bir fiyata sahip halı var mı diyince gösterdi bir halı 1000 tl. El halısıymış ta ondan pahalıymış. 480 olanların da aslında fiyatlarını bilmiyormuş, maksimum fiyat 480 imiş, ben 480 diyeyim de sonra sana .... olur diyerek müşteriyi mutlu hale getiriyorlarmış. Aynı yaşadığım bu olay gibi futbolcu sakatlanmalarında da herhalde bu doktorlar biz bir 3 -4hafta diyelim de erken iyileşirse herkes mutlu olur anlayışındalar sanırsam. Yoksa her sakatlık aynı iyileşme süresine sahip olamaz ki!

Neyse, aslında ne ektiysek onu biçiyoruz zamanında önceki oynadıkları takımlarında oynama sürelerine bakıp transferlei ona göre yapsaydı yöneticiler, bu anda böyle sorunların yaşanamayacağını düşünüyorum. Ama Harry gelince sevinmedim mi sevindim, Pino gelince Keita'nın yerini tutar en azından hızlı demedim mi dedim. Ama hepsini geçtim, Burhan Uslu'yu kulübe küstürenler kimse en büyük darbeyi vurmuşlardır Galatasaray'a.

28 Eylül 2010 Salı

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür'ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan'ın Almanya'da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri'nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor'da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

26 Eylül 2010 Pazar

150.000 - TEŞEKKÜRLER

150.000 tekil ziyaretçi, 210.000'i geçkin sayfa görüntülemesi, 1746 tane yazılmış yazı ve 2500-3000 yorum. Vay be! Cenky blogu kurarken bu sayılara ulaşacağını düşünüyor muydu bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki bu blog dünyasına beni soktuğu için teşekkür etmem gerek kendisine. Blogun 30.000-40.000 tekil ziyaretçiye ulaştığı zamanları hatırlıyorum da o zamanlar bile Cenky inanamıyordu o rakamlara. Şimdi ise 150.000, en güzeli de bu sayının üstüne bir de bu sayfa sayesinde kazanılmış onlarca güzel dostluklar. Desportivo'ya, Aceto'ya, Chao Grey'e, Sportif Cümleler'e, Erbos'a, Lambuja'ya, Futbol Dili ve Edebiyatı'na, Man Behind Ball'a, FEHM'e, Eraysözen'e, Vermante'ye, Su'dan Sayfalar'a, Minyatürkalemaç'a, Il Capitano'ya, Tırtılkurabiye'ye, Stereo Cipollo'ya, Catenaccio'ya, Sporingen'e, Tanrı'nın Sopası'na ve adını unuttuğum blogunu bırakmayan, yazılar yazarak bizim de kendi blogumuzda yazmamıza vesile olan tüm yazar arkadaşlarımıza teşekkürler. Ve tabiki en önemlisi, bizi şu ana kadar destekleyen, seven ya da sevmeyen ama okuyan, zor anlarımızda moralimizi yüksek tutmamıza yardımcı olan, bırakıyoruz dediğimiz anlarda bırakamazsınız diyen tüm dostlarımıza teşekkürler. 150.000 postunu Ağrı'da vatani görevine devam eden Cenky'nin sözüyle bitireyim: Yaşasın Saf ve Salt Blog Kardeşliği. (...and the Oscar Goes To...)

Biraz maziye gidip Cenky'nin blogun açılışını yaptığı yazıyı koymak istiyorum.

Start Verildi ve Koşu Başladı

İlk Gün...
Bugün uzun zamandır aklımda olan ilk gün...

Yarın Kürek Büyükler Türkiye Şampiyonası'ndayım, Sapanca Gölü'nün tam ortasında...
Akşama burada...

Yaşadıklarım, düşündüklerim, ağzıma kadar gelip de söylenecek adam bulunamamış her söz artık burada...

Teşekkürler Aceto, ama en başta beni Aceto'yla tanıştıran Mehmet Demirkol'a binlercesi. Hiç tanımadığım, sesini, yüzünü bilmediğim bir dost daha kazandırdı bana...

Start Verildi ve Koşu Başladı! (29.05.2008)

Edit Cenky: Ağrı'dan, çarşı izninden gözleri dolu dolu, Ozhano gibi bir dosta sahip olduğuna, bu yazıyı okuduğuna, bu sayıyı gördüğüne, bu blogu açtığına ve daha bir çok şeye sonsuz kereler şükreden bir adam olarak selam olsun herkese.

Hepiniz sağolun var olun, bir askeri çok mutlu ettiniz. Allah da sizi mutlu etsin, güldürsün.

Dualarınızı eksik etmeyin.