Sayfalar

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Necati Bilgiç'i Okumadan Edemiyorum Doktor Bey!


Daha önceleri Gürcan Bilgiç'in sevgili babası Necati Bilgiç'in yazdığı yazılardan kupleler sunmuştum. Fenerbahçesini ve Fenerbahçeliliğini herşeyin üzerinde tutan bir spor yazarı çoğunuzun bildiği gibi. Hatta o kadar ki Fenerbahçe'den kaynaklanan sorunlarda bile sorumlu bulacak bir kişi muhakkak bulabilme yeteneğine sahiptir.

Kaçan son şampiyonluktan ve veilen cezadan sonra merak ediyordum ne yazacağını. Açıkçası belki birşeyler değişmiştir diye düşünmedim değil ama yine umudum dağların ardına kaldı. Yazısı şöyle:

" Bu Ceza Niçin?

Eğer direkler geri çevirmese, eğer forvetleri bu kadar beceriksiz olmasa, eğer Onur hayatının kurtarışlarını yapmasa, eğer kaleye giden şutları Selçuk ile Giray çelmese ve sadece bunlardan bir tanesi Trabzonspor ağlarını bulsa, Süper Lig'in bu seneki şampiyonu Fenerbahçe olacaktı.

Dahası var. Beşiktaş, milli oyuncularının adeta kendi kalelerine attığı iki golden birini yemese, Bursa şampiyonluğu rüyasında görecekti.

Tek golün yarattığı bu acı drama bir de yanlış anons eklendi. Sevinç içinde sahanın içine giren taraftarlar gerçeği öğrendikten sonra büsbütün yıkılınca üzüntüden delirdiler ve istenmeyen olayları çıkarıp güzelim stadı tahrip ettiler.

Bu olaylar nedeniyle F.Bahçe'ye, PFDK'dan 2 maç seyircisiz oynama cezası geldi. Ne rakibe saldırı yapılmış ne hakem tartaklanmış ne ölen ne yaralanan var. Zarar eden kulüp onbinlerce liralık hasarı cebinden ödeyecek. Durumu, taraftarların hatalara isyan ettiği ve hakemlerin yanlış kararları sonucu meydana gelenlerle aynı tutulması, adaletsizliğin en büyüğüdür."

Noktasına virgülüne dokunmadan maç sonrası görüşleri bu. Bir de aynı yazarın 2007 de Galatasaray'a verilen 5 maçlık ceza sonrası yazısını okuyalım:

"Dağ fare doğurdu

G.Saray-F.Bahçe maçındaki olaylar dolayısı ile nihayet karar verildi ve ceza çıktı. Hatırlarsanız Kadıköy'deki maçta sadece devre arasında bir provokatörün attığı para ile ses bombası için F.Bahçe'ye 3 maç saha kapama cezası verilmişken, neredeyse iki saat süreyle sahaya yağan sular, meşaleler, ses bombaları, koltuk parçaları ve yapılan çirkin tezahüratlarla için G.Saray sadece 5 maçla cezalandırıldı. O da tahkim kurulunca indirilmezse..."

Bir tarafta bir takım maçın oynanmasını engeller hale geliyor yenilgi ve sinirden dolayı, 5 maç ceza alıyor ve tabiki hakediyor. Hatta o zaman deniliyor ki, bundan sonra bu şekilde olan olaylarda emsal teşkil edilir deniyor. Galatasaray karara itiraz bile etmiyor hatırkarsam Özhan Canaydın'ın kararıyla. Diğer yandan başka bir takımın sahasında tribünler yakılıyor, koltuk ve mavi iskemle parçaları sahaya atılıyor, çirkin tezahüratlar yapılıyor. Tabi olanlar da bir kendini bilmezin maç sonunda yaptığı anonsun yanlış olmasından kaynaklanan hayal kırıklığına bağlanıyor.

Fark ne? Biri maç içinde, biri maç sonunda yaşanıyor, o yüzden Fenerbahçe'ye ceza verilemez deniyor. Eğer olay taraftarın kendi takımına verdiği maddi zarara bağlanıp kulübe ikinci bir ceza verilemezse aynısını Galatasaray da yaşadı o zaman. Aslında Necati Bilgiç, futbol takımlarının ve tüm izleyicilerin stada girişinden çıkışına kadar olan olayların sorumluluğunun kulüplerde olduğunu bilmiyor diyeceğim ama bu zamana kadar Federasyon kimbir kaç takıma maç sonrası yaşanılan olaylardan sonra cezalar yağdırmıştır ki Necati Bilgiç'in yazılarının bazılarında da maç sonrası yaşanılan olaylardan dolayı Fenerle oynayan takımın sahasının kapatılması gerekeceğine dair saptamalar var. Ama tabi keserin sapı Fenerbahçe'ye dönünce tüm o yazılarını ve verilen cezaları inkar edercesine 180 derecelik dönüş yapıyor. Ama yazar Necati Bilgiç olunca, konu da Fenerbahçe'ye verilen ceza olunca herşey bir anda değişebiliyor.

Diğer yanda son yazısının ilk satırlarında halamın sakalları olsa amcam olurduvari cümleleri de çok hoş olmuş. Gerçekten nasıl düz bir spor yazarı ve hürmeten orada olduğunu kanıtlarcasına basitliğini ortaya sermiş sağolsun.

Son olaraksa, SENİ ÇOK SEVİYORUM NECATİ BİLGİÇ demek istiyorum. (Gerçekten mazoşist miyim neyim niye okuyorsam anlamadım gitti...)

21 Mayıs 2010 Cuma

Evlilik Zor Bir Zanaat mi?



Ne alaka demiş olabilirsiniz. Doğru ama aşağıdaki haberi okuyunca aklıma geldi birden

"İran’da bir kadın eşinin kendisine iyi davrandığını ve kendisine şiddet uygulamadığı gerekçesi ile mahkemeye giderek şikayetçi oldu. Mahkemede, kadına kocası tarafından şiddet uygulanmasına karar verildi.

Fars haber ajansının verdiği haber göre, Tahran’da aile mahkemesine başvuran 24 yaşındaki kadın dilekçesinde, "Eşim çok iyi huyludur halbuki ben şiddet uygulamasını istiyorum, eğer bunu yapmazsa kendisinden ayrılmak istiyorum" diyerek şikayetçi oldu.

28 yaşındaki eş ise mahkemeye gelerek , "Ben karımı çok seviyorum o yüzden kendisine şiddet uygulamıyorum. Onunla nazik davranıyorum ve şiddet uygulamak için bir neden yoktur" diyerek savunma yaptı.

Kocasının bu tavrından dolayı ayrılmakta ısrar eden kadın, eşini ikna etmeyi başardı. Koca, mahkemeye verdiği taahhütte eşine şiddet uygulayacağını kabul etti."

Her ne kadar olayın geçtiği yer İran da olsa bu kadarı pes denebilecek bir haber. Kadın mazoşist, canı dayak istiyor; adam anlayışlı, romantik ve hisli eşini düşünen bir tip, adam kadınını düşünüyor, seviyor, dayak atmıyor, kadın da " o kadar hareket yaptım sövdüm dövdüm, olmadı" diyerek boşanmak için mahkemeye gidiyor. Mahkeme de karar olarak adamın kadını üç öğün yemeklerden sonra dövmesine karar veriyor. Hayır şimdi mahkeme kimin lehine sonuçlanmış oluyor? Kadının mı adamın mı? Allahım aklıma mukayyet ol...

Hayır bu olay benim tezimi de güçlendiriyor gibi. Kadın yanında sapasağlam adam ister. Öyle boyna çiçek almak, evde yemekleri yapmak, bulaşıkları falan yıkamak, etrafı silip süpürmek gibi olaylara hiç girmeyecek adam. Ama yaptırmasını da bilecek. Adam yukarıdakileri yaparsa belli bir zamandan sonra doğal işiymiş gibi olmaya başlıyor. Kadın da nasıl olsa yapıyor diye iyice tepesine binmeye başlıyor. Adam adamlıktan kadın da kadınlıktan çıkıyor. İşler tersine dönüyor. Büyük ihtimalle yukarıdaki nazik bay da kadınını mutlu etmek için dövmüyordur. Kadın da bulmuş bunuyor doğal olarak belli bir süre sonra kafayı çatlatıyor. En güzeli de adamın kadını döveceğine dair teminat vermesi.

Sonuç: Evde adam kendi işini, kadın da kendi işini yapacak. Her iki taraf da birbirinin kıtasahanlığına girmeyecek. Girerse işler karmakarışık oluyor. Aslında uzun süreli evliliklerin sırrı falan fasa fiso anlayacağınız. İşi bilene bu olay çocuk oyuncağı...

20 Mayıs 2010 Perşembe

Alex'i Neden Seviyorum?


Nedense Galatasaraylı bir taraftar Fenerbahçeli bir futbolcuyu beğenmez ya da övmez diye bir tabu var. Ben de o tabunun tam karşısında duranlardan biriyim. Alex'e, hem insanlığına, hem duruşuna, hem oyununa hem de kişiliğine bayılıyorum. Yani biraz daha abartsam dört dörtlük bir insan diyeceğim ki maçlardaki hali ve kişiliğini düşününce o tanıma da şu futbolcu aleminde cuk oturan futbolcuların en başında. Bir futbolcu düşünün ki yıllardır bir takımın yükünü neredeyse tek başına taşımaya çalışıyor ve bir o kadar da kişilikli. Şampiyonluğun kaybedilmesinden sonra başkanının yaptığı açıklamaları bilirken kendi sitesinden yaptığı açıklamları görünce iyi ki gelmiş Türkiye'ye dedim tekrardan. Neden seviyorum Alex'i maddeleyim kendimce:

1. Hazımsız değil. Yenilince rakibin ya da hakemin elini sıkmayı bir aşağılanma olarak görmüyor.
2. Takımındaki 2-3 iyi oyuncuyla her sezon şampiyonluk için didinip duruyor.
3. Maç içinde kazanmak için her yolu mübah görenlerden değil.
4. Tam bir lider. Maçlarda zaman zaman tabiki kızıyor ama itirazları bazıları gibi adam dövecekmişcesine gibi değil. İtiraz ederken bile derecesini nerede tutacağını çok iyi biliyor.
5. Kazanınca kutlamasını biliyor.
6. Kaybedince kazananı usulüyle tebrik etmesini biliyor.
7. Kötü oynadığı maçtan sonra suçu başkalarına atmıyor.
8. Birilerine hoş görünme çabası yok.
9. Komple bir aile babası. Evden işe, işten eve denilecek türden. Ailesi olmadan hiçbir yerde olmuyor.
10. Kızına bayılıyorum. Oğluma alacağım :D.

Çok iddialı bir söylem olacak ama Alex ve Hagi'yi düşünüyorum. İkisinin oynadığı takımları düşünüyorum. Biri neredeyse her bakımdan dört dörtlük bir takımın lideriydi diğeri ise kendisi olmayınca aksayan bir takımda. Kariyerlerini düşününce Alex kesinlikle Hagi seviyesine gelemez ama eğer takımında Galatasaray'ın Hagi zamanlarındakine benzer kaliteye sahip kadroya sahip olsaydı eminim Alex de, aynı Hagi'nin Galatasaraylılara yaşattığı mutluluğun bir benzerini Fenerbahçelilere yaşatan bir numaralı adam olurdu. Her ne kadar Avrupa'daki maçların çoğunda kaçak dövüştüğü ya da gücünün yetmediği düşünülse de. Eğer objektif olup işin kişilik tarafına bakarsak Alex'i Hagi ile karşılaştırmak ayıp olur.

Bi' Acayip Açıklama


Sercan Yıldırım:
"Şampiyonlar Ligi'nde Real Madrid'in gelmesini istiyorum. Düşünsenize, PS'de aynı takımda oynadığım Cristiano Ronaldo'ya pozisyon icabı sert giriyorum. O bana el kol yapıyor, anlamadığım laflar ediyor, ben de ona dikleniyorum, ittiriyorum falan, muhteşem olacak muhteşem."
Sercan da Şampiyonlar Ligi arenasını başka bir açıdan ele almış. Ama ne kadar da mütevazi, kendini bilen bir açıklama. Çünkü biz çok gördük, kendisinin ne olduğunu bilmeden dünya futbolunun hayranlıkla izlediği futbolcular hakkında atıp tutanları. Böyle olunca çok ilginç oldu bu açıklama. İşte böyle futbolcular adam gibi futbolcu olurlar. Tabi bozmazlarsa ya da bozulmazlarsa. (Örnek; Tuncay Şanlı)

Guiza'nın Milli Takım Hayali de Bitti

Düşünün ki bir futbolcu İspanya'da oynarken gol kralı, milli takımın önemli oyuncularından biri oluyor. Ama ne var ki kötü yada menfaatçi bir eş, yanlış bir planlama ile kariyeri tamamen dibe vuruyor. Açık bir şekilde söylemek gerekir ki, oyuncu da performansıyla, yaşantısıyla, yaptıkları ya da yapmadıklarıyla bu dibe vuruşu hızlandırıyor. Ve son dakika haberi olarak da aynı oyuncuya Dünya Kupası öncesi milli takım kapıları da kapatılıyor. Anafikir ne: Çoğu zaman görüldüğü gibi para herşey değil.

Guiza'nın şu anda tek düşüncesi muhakkak ki İspanya'ya geri dönebilmek. Bunun için de tek yol milli takımda alacağı dakikalarda oynayacağı iyi futboldu. Ama milli takım hayali de bitince işler iyice kötüleşti hem kendisi hem Fenerbahçe için. Kendisinin alacağı parada çoğu kulüple anlaşacağı garanti ama ne var ki Fenerbahçe'nin onun için isteyeceği bonservis bedelini, hele gelen bu son haberden sonra, kimsenin verebileceğini düşünmüyorum. Şu ana kadar kendisi verilen para ile birlikte 20-25 milyon euro harcandı. Şimdi 3-5 milyon euroya satmak da kulüp yönetiminde evlat acısı gibi bir duygu oluşturacaktır. İşin ilginç yanı, Güiza kötü bir futbolcu da değil bana göre her ne kadar çok acayip goller kaçırsa da. Ama Türkiye'de çoğu yabancı futbolcuya yüklenen misyon ve baskıyı kaldırmadığı da bir gerçek. Artı bitişindeki en büyük sebep de Daum'un ta kendisi.

Daniel Güiza=Okan Yılmaz

Bu eşitlik hem görüntüleri hem performansları hem de kariyerleri açısından kanıtlanmış gibi görünüyor her ne kadar bundan sonra Güiza'nın kariyerinin nasıl olacağı tam bir muamma olsa da...


İspanya'nın Güney Afrika kadrosunda yer alan futbolcular şöyle:

Kaleciler: Iker Casillas (Real Madrid), Pepe Reina (Liverpool), Victor Valdes (Barcelona)

Savunma: Raul Albiol (Real Madrid), Alvaro Arbeloa (Real Madrid), Joan Capdevila (Villarreal), Carlos Marchena (Valencia), Gerard Pique (Barcelona), Carles Puyol (Barcelona), Sergio Ramos (Real Madrid)

Orta Saha: Xabi Alonso (Real Madrid), Sergio Busquets (Barcelona), Cesc Fabregas (Arsenal), Andres Iniesta(Barcelona), Javi Martinez (Athletic Bilbao), David Silva (Valencia), Xavi (Barcelona)

Forvet: Jesus Navas (Sevilla), Juan Mata (Valencia), Pedro (Barcelona), Fernando Llorente (Athletic Bilbao), Fernando Torres (Liverpool), David Villa (Valencia)

18 Mayıs 2010 Salı

Yeni Aslanlar

Mehmet Batdal

Serdar Özkan

İki transferi de çok doğru buluyorum. Serdar çok gol kaçırıyor diye eleştirilen bir futbolcu. Mehmet Batdal'ı da bu yüzden aldık zaten. Gol illa ki kaçar... Pozisyon yaratabilme zekasını es geçiyoruz bu genç yeteneğin...

Baros'un yanına da iyi gider Mehmet Batdal...

Lucescu-Sağlam ekolü

İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984 yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti.

“Anadolu”nun ayak sesleri

Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi.


Bursaspor’un farkı
Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a yenilmediler. Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 2-0 geriden gelerek 2-3 yendiler. Aynı başarıyı İnönü’de de Beşiktaş’a karşı gerçekleştirmişlerdi ve şampiyonluğa inandıran maçların mihenk taşı olarak gösterilebilir bu maçta alınan sonuç… Bursaspor’u şampiyonluk yolunda son yıllarda Kayseri ve Sivas’tan farklı kılan en önemli şey bu idi. Ki şampiyonluğu kovalayan Kayseri’de, Ertuğrul Sağlam tam iki sezon geçirmişti… Anlaşılan o ki Ertuğrul Hoca 2005 ve 2007 yılları arasında sarı kırmızılı takımda yaşadıklarından kendisine “sağlam” dersler çıkararak bu günlere gelmiş.


Ertuğrul Sağlam

Şampiyonluğun Bursaspor’la Anadolu’ya gelmesinin farklı bir anlamı daha var. Geçen iki yıl boyunca zirveyi kovalayan Sivasspor, istikrarlı futbolundan çok özellikle sezonun sonlarına doğru Bülent Uygun’un ilginç ve antipatik açıklamaları öne çıkmaktaydı. Sivasspor’un güzel oyunu ve başarılı sonuçları Fatih Terim ekolünden gelen Bülent Uygun’un sözleriyle gölgede kalıyordu. Sırf bu yüzden Sivasspor’un şampiyon olmasını istemediğini söyleyen kişi sayısı hiç de az değildi. Yıllarca Fatih Terim’in egosantrik tavırlarından çokça çeken Türk futbol seyircisi Sivasspor’un olası şampiyonluğu durumunda uzun bir süre daha benzer bir “şiddete” maruz kalabilirdi. Hele bir de kulüp başkanlarının şampiyonluğun bu şekilde geldiğini düşünerek Fatih Terim ve Bülent Uygun türevlerini teknik direktör olarak takımlarının başına geçirdiklerini düşünün…


Ertuğrul Sağlam’ınsa Beşiktaş’tan ayrılırken verdiği demeçler, Bursaspor’la yürüdüğü şampiyonluk yolundaki duruşu ve efendi kişiliği tam ters bir örnek olarak karşımıza çıktı. Sessiz sakin duruşu ile herkese Rumen Teknik Adam Mircea Lucescu’yu andırıyordu. Sağlam’ın, ligin son haftalarına doğru başarılı hocayla bir araya gelip fikir alışverişinde bulunması da kendisine kimi örnek aldığını ortaya koydu. Genç teknik adam elde ettiği başarıyla doğrunun, dürüstün, haklının yanında olanın, hakkını sahada arayanın da şampiyon olabileceğini göstererek Türk futbolunda önemli bir akımın başlangıcına adım attı. Diliyoruz ki Bursaspor’un şampiyon olmasının yarattığı enerji ile Türk futbolunda farklı Anadolu takımları da şampiyonluklar yaşar. Ve umuyoruz ki Fatih Terim ve Bülent Uygun örneklerini devam ettiren değil de, Şenol Güneş, Ertuğrul Sağlam örneklerini devam ettirebilecek Aykut Kocaman, Tolunay Kafkas, Mehmet Özdilek, Oğuz Çetin gibi isimler Süper Lig’de daha fazla “forma şansı” bulabilsinler…


***
Not: Çisem Çelikel’in Facebook’ta yaptığı yorum, pazar akşamının güzel bir özeti:

“Son düdükle birlikte herkesi mutlu eden bir lig finali yaşadık. Şampiyonluğu kutlayan Bursaspor, şampiyon olduğunu sanarak kutlama yapan Fenerbahçe, neyi kutladığını anlayamadığım Beşiktaş ve Galatasaray ve 1996’dan beri tek hedefi Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etme başarısına ulaşıp sevinç yaşayan Trabzonspor…”

Tebrikler Bursaspor

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Fenerbahçe, Gündemi Bu Sefer Nasıl Değiştirebilir?

Fenerbahçe'nin son maç sendromunu yaşadığı ilk tecrübe olan Denizli'den sonra ortaya çıkan başarısızlığı sayın Aziz Yıldırım ivedilikle istifa ederek örtmüş, bunun üstüne bir de Galatasaray'ın şampiyonluğunun yeterince konuşulamamasını sağlamıştı. O gün için gerçekten çok akıllıca bir hamleydi. Çünkü herşey planlanmıştı. Fakat bu sefer plan yoktu sanırım ama yakın zamanda bir basın toplantısı ile bomba açıklamalar bekliyorum Aziz Yıldırım ya da yönetimdeki önde gelen isimlerden. Peki ne olabilir?

a) Aziz Yıldırım yine istifa eder.

b) Beşiktaşlı futbolcuların özellikle Toraman'ın Bursa-Beşiktaş maçında Bursa lehine handikaplı iddia oynadığı iddia edilir ve TFF göreve davet edilir.

c) Daum istifa etmezse müstehcen fotoları ortaya çıkar ve bu sebeple kovulur.

d) Adriano, Ronaldinho, Etoo hatta biraz kastırmayla Messi transfer haberleri ajanslara servis edilir.

e) Lucescu, Zico, Scolari, hatta potansiyel gazı sebebiyle Mourinho ile görüşüldüğü haberleri ajanslara servis edilir.

f) Stadda 2-2 anonsunu yapan görevlinin Ultraaslan ya da Çarşı grubu tarafından satın alındığı açıklanır.

g) Guiza'ya 15 milyon euro'luk teklif olduğu açıklanır.

Benim ilk anda aklıma gelen olası hedef saptırma açıklamaları bunlar. Ama ne olursa olsun bu sefer olan yıkımın, yaşanılan trajikomik olayların meydana çıkaracağı kıyımın ilk yaşananınkinden daha fazla olacağını düşünüyorum.

Aslında düşünüyorum da zaten maçta yapılan 2-2 anonsu ile Bursaspor'un şampiyonluğunun ne denli büyük bir başarı olduğu gerçeği ikinci plana düştü gibi geliyor bana. Baksanıza tüm spor yazarları ya da programları Bursa'nın şampiyonluğundan çok Fener stadında yaşanılan olaylardan bahsediyor. Hatta TSL maçlarını canlı yayınlayan İspanya kanalı bile Bursa'nın şampiyonluğunu değil Fener'in yaşadığı ikinciliği ne denli güzel kutladığından, taraftarın çağdaşlığından falan bahsetmiş ama daha sonra onlar da anlamışlar işin doğrusunu. Açıkçası yine yaptı yapacağını Fenerbahçe. Helal olsun. İyi biliyorlar bu işleri...

Yapmaa Ziyaaaa!!!

32. hafta
Fenerbahçe 2-0 Eskişehirspor

Maçın ikinci golü. Özer tarafından atıldı. Ceza sahasının sol iç kısmında topla buluşan Özer zor pozisyonda şut çeker top Eskişehirli defans oyuncusunun ayağına çarpar bombeli olarak 2.06lık Ivesa'nın üzerinden geçer ve gol olur.

O zamanki Ziya Şengül yorumu: Efendim, yapmayın Allah aşkına, Özer'in vuruş açısı, tekniği, topu gidişatını görmüyor musunuz, Ivesa zaten son bir hamleyle çıkarmaya çalışıyor ama gücü yetmiyor; burada Ivesa suçlanacak son futbolcu Eskişehirspor'da. Lütfen hatalı gol yedi diyip olayları başka taraflara çekmenin alemi yok.

34. hafta
Fenerbahçe 1-1 Trabzonspor

Trabzonsporlu Burak tarafından kaydedilen gol. Aynı Özer'de olduğu gibi ama tek fark kaleye doğrudan şut amacı gütmeyen bir top yani kaleci beklemiyor artı Özer'inkine göre daha hızlı bir vuruş. Sonuçta gol oluyor. Yani üstüste koyunca arada fazla fark yok hatta Volkan'ın yediği gol daha normal karşılanabilir.

Bu gol üzerine Ziya Şengül'ün yorumu: Bir paragraf açıyorum kaleci Volkan’a.. Böylesine kaleciliği inkar edercesine o topu kalende görmek zorunda mısın kardeşim.. Burak’ın golündeki hamlen, zamanlaman, gole davetiye çıkarmak değildi de neydi?

Eee. Ne oldu iki hafta önceki Ivesa yorumuna. Hani bu tip toplar çok tersti kaleciler için. Hani kaleci hatası olarak görülemez diyordun bu tip gollerde daha iki hafta önce. Tamam Volkan'ı hiç sevmem ama bugün bir o, bir Alex sayesinde buralara kadar geldi bu takım. Hem dün akşam tv de hem de bugün yazısında Ziya'nın bu kadar Volkan'ın üzerine gitmesinin sebebi ne olabilir acaba?

Hayır bu adamın airbag'ini kaldıran bir numaralı adam da kendisi. Airbag ile topu yoketmeye çalışırken "yaw bunlar futbolun eğlenceli yanları, üzerinde durmamak gerek" diyip adamın airbagi kaldırırsan aerodinamiği bozarsın, böyle olur işte...

Bursaspor'un "Onur"lu Şampiyonluğu


Başlığı spor gazetelerine benzer bir şekilde atmak istedim. Fenerbahçe şampiyon olsaydı onursuz mu olacaktı tabiki hayır ama Trabzonspor kalecisinin bu seneki şampiyonun belirlenmesindeki en önemli referans olacağı belliydi.

Bu Fenerbahçe'nin son maç sendromu şansla, taktikle, oyun okumayla, stresle, onunla bununla açıklanacak bir olay değil. Hem de daha yakın bir tarihte aynı acıyı yaşayıp şampiyonluğu ezeli, rakibine bırakmışken. Türkiye'nin %90-95'i hele maçtan önce Trabzonspor Başkanı ve bazı oyuncularının söylemlerinden ve ligdeki performansına bakarak Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu tebrik etmek için bekliyordu. Maç normalde 4 ya da 5-1 Fener lehine bitecekken Onur diye bir kaleci çıktı, şampiyonluk kupasını Fenerbahçe'den alaacağım dedi, Guiza da "verelim kupayı ne olacak" diyince Daum kupayı tepsiye koydu, keser-sap olayı oldu, tarih bir tekrarı yaşattı tüm futbolseverlere.

Diğer taraftan Bursaspor'un hafta içindeki açıklamalarda şampiyonluğa inanmışlıkları çok yüksek görünüyordu. Ama bu açıklamalar tabiki takımdaki sinerjiyi yakalamak ve yüksek tutmak için olduğu açıktı. Maçı üstün bir oyun ile 2-1 kazandılar. Doğrusunu söylemek gerekirse kendilerinin bile çok küçük bir yüzde olarak gördükleri şampiyonluğa ulaştılar demeliyim. Ama sonuçta Galatasaray'ı, Fener'i, Beşiktaş'ı yenen, yenmese bile kafa tutan bir takımın şampiyonluğa ulaşması kadar doğal bir şey yok ve şampiyonluğu hakettiklerini söylemek gerek. Kısacası sadece gönüllerin değil aynı zamanda çatır çatır ligin tescilli şampiyonu da oldular.

Bursaspor'un bu şampiyonluğu çoğu açıdan da büyük önem taşıyor. Bursaspor ile Beşiktaş arasındaki kavga bu şampiyonlukla biraz olsun hafifler diye düşünüyorum. Diğer yandan yıllardır Trabzonspor'un Fenerbahçe'ye olan, belki ağır olabilir ama doğru olan cümle bu, düşmanlıkları ya da hırsları 10 gün içerisinde oynadıkları ve Fenerbahçe'nin elinde görünen iki kupayı almalarıyla azalmıştır. Bu tarihten sonra yeni bir gerginlik olmadıkça bu maçlar daha rahat götürülebilecektir.
Fenerbahçe- Trabzonspor maçının son dakikalarında yaşanan anons olayı ise Fenerbahçe taraftarı ve futbolcuları açısından trajikomik bir durumun yaşanmasına neden oldu. Açıkçası böyle bir olayın yaşanması stadda şampiyon olduğunu zanneden taraftarın hem acısının hem de sinirinin bir kat daha artmasına neden oldu. Maç sonrası yaşananların kesinlikle bu olaya bağlı olarak makul görülmesi mümkün değil. İkinci kez bu acıyı yaşayan taraftara bu şekilde bir oyun oynanması maçtan sonra yaşanan infiale tam anlamıyla davetiye çıkardı ve olanlar oldu. Eğer bu anons stadda tel örgü olmadığı için maç bitince taraftar sahaya girip futbolcuları kovalar endişesiyle özellikle yaptırıldıysa yapılan hatanın açıklaması bile yapılamaz hale gelir. En kötüsü de Alex gibi bir futbolcunun staddan polis otosuyla hem de saklanarak çıkması oldu. Bir de hamile eşinin tribündeki üzüntüsü ve kızının o anlarda annesine olan bakışları canımı acıttı ne yalan söyleyeyim.
Sözün özü, istediğin kadar iyi ol, istediğin kadar iyi oyuncular al, paran pulun istediğin kadar olsun, taraftar sayısını falan geç, kazanırsın kazanırsın, aslanım kaplanım derler, sırtını sıvazlarlar, koskoca sezon gider 10 güne sıkışır, 3 kupaya talipken bir anda elin boş kalır. O yüzden hiçbir zaman büyük konuşmamak gerekir.

Bu arada Galatasaray da istikrarlı bir şekilde tamamladı ligi. İstikrarlı bir şekilde yine yenildi. 3. olarak bitirip ligi UEFA Ligine gidiyor gene. Yukarıdaki sözün özü kısmı tabiki Galatasaray'a da gidiyor. Bazılarının dediği gibi inşallah Rijkaard'ın Galatasaray'a faydasını aynı merhum Derwall'de olduğu gibi 5-10 sene sonra anlarız. Attığı kazığı anlamayalım da ben beklemeye razıyım...

Not: Yılmaz Vural'a gün doğdu. Yarın çıkıp "bu takımın başında ben olsam..." diye başlar. Belki de haklıdır.

16 Mayıs 2010 Pazar

Başarının Sırrı 58 Saniyede Saklı



Futbolseverler tarafından çok bilindik bir video aslında ama Galatasaray'ın ya da futbol takımlarının bekledikleri başarılara ulaşamamasındaki nedenler 58 saniyede açıklanmış.

1. Oyun içinde futbolcularının oyun disiplininden kopmamasını sağlayacak teknik direktör olacak.
2. Sahada olan oyuncu oynadığı futboldan zevk alacak ya da taraftara o zevki yaşatacak futbolcular alınacak.
3. Takım içinde futbolcular arasında arkadaşlığı, birleştiriciliği sağlayacak özel insanlar olacak.

Yazması kolay ama iş icraate gelince yapması zor bir durum. Yine de bu, zamanında yapıldıysa yine yapılabilir. Ama tabiki kulübün başında bu kuralları uygulayacak bir yönetim, takımın başında aynı özellikte bir teknik direktör ve sahada da bu duruma uygun futbolcular olması gerekmekte. Benim fazla ümidim yok ama bekleyelim bakalım...