Sayfalar

13 Haziran 2009 Cumartesi

Kim Bu Futbolcu?


Kimdir bu uçan yetenek ve hangi olaya bağlı olarak jimnastikçiler gibi bu hale gelmiş olabilir? Gözbebekleri nerede bu adamın yaw!

Aziz Yıldırım:"Tükürdüğümü Yalamam"

Aslında bu konu hakkında artık tek bir şey yazmak istemiyorum ama illaki birşeyler oluyor ve yazma ihtiyacı hissediyorum. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım gece saat 22.30 civarları özel uçağıyla Mehmet Topuz'a sözleşme imzalatmak için Kayseri'ye gitmiş. Aziz Yıldırım bu zaman kadar Türkiye'de kimleri transfer etmedi ki? Say say bitmez ama şimdiye kadar ben Aziz Yıldırım'ın sözleşme imzalatmak için hiçbir futbolcunun ayağına gittiğini sanmıyorum. Bu bir ilk oluyor. Normalde yönetimdeki ikinci adamlar biri ikisi gider sözleşmeyi imzalatır ve İstanbul'da başkan ile bir imza şovu yapılır olay biter ki bazen o bile olmazdı. Fakat bu sefer olay farklı oldu. Bunun altındaki en önemli sebep bana göre, Yıldırım'ın egosunu tatmin etmek istemesi, Demirören'e "Allllll sana Topuz" deme hayalini gerçekleştirmek için işi sıkı tutması ve buna müteakip yularları bizzat eline almasıdır. Zaten şu aralar Topuz ikna olmuş ve sözleşmeyi imzalamış. Fakat 5 milyon euro+1 futbolcu değil 7.5 milyon euro+1 futbolcuymuş. Eder mi etmez mi yorumlayana göre değişir. Aziz Yıldırım öyledir böyledir ama böyle işlerde şakaya gelecek bir yapıya sahip değildir. Bununla ilgili önceki yazımda dediğim gibi eğer Yıldırım "Topuz ya Fener'in ya da Kayseri'ye ait olacak" demişse o olay hakkında bana göre fazla yorum şansı kalmamıştır. Ama başta da dediğim gibi futbolcunun ayağına sözleşme imzalatmaya gitmek Aziz Yıldırım'ın yapacağı bir hareket değildi bana göre ve eğer Demirören ile bu futbolcu için savaşa girişmese kesinlikle böyle bir hareket yapmazdı. Diğer taraftan bir de Mehmet Topuz'u düşünüyorum da eminim Kaka R. Madrid'e transfer olunca onun kadar koltukları kabarmamıştır. "Aziz Yıldırım'ı ayağıma getirdim ne büyük futbolcuymuşum ben" diyordur muhakkak. Şimdi iki merakım var: Birincisi M. Topuz'un İstanbul'da yapacağı basın toplantısında diyeceklerinin ne olacağı. Bana göre diyeceği en mantıklı ve herkes tarafından kabul edilebilecek laf: "Kalbim her zaman Beşiktaş'ın ama ayaklarım 3 seneliğine Fener'e ait". Eğer gidip "Ben çocukken Fenerliydim sonradan beni zorla Beşiktaşlı yaptılar." veya "Zorla bana o formayı giydirdiler" gibilerinden laflar ederse herkes ona popocuklarıyla gülerler. İkincisi ise eğer takımlar anlaşırlarsa Aziz Yıldırım Özer Hurmacı'ya sözleşme imzalatmak için Ankara'ya ya da Sezer Öztürk içinse Manisa'ya gidecek mi? Sizce gider mi?

Bu arada Yıldırım Demirören ne yapar bu transferden sonra. Hepimizin de düşünebileceği gibi Fenerbahçeli eski ya da sözleşmesi biten bir futbolcuyu almaya çalışır. Bu şu an için ya Marco ya da Tuncay olacaktır. Alır almaz bilemem ama muhakkak bu işe girişecektir acısını azaltmak için. Demirören'e bu konuda Beşiktaş taraftarı gibi seslenelim o zaman:

" Yıldırım Demirören Yeeeeteeerrrr"

İyi ki Galatasaraylıyım. Bizimkiler vatoz gibi denizin dibinde sessiz sessiz bekliyorlar. Sağlam çarpacaklar, yakındır.

12 Haziran 2009 Cuma

Nelson'ı Ne Yapmak Gerek!?!

Çok iyi bir basketbol seyircisi değilim ama az çok da anlıyoruz bir şeylerden. Bu sabah Orlando maçında Nelson'ı izledim. Ya bu adamdan nefret ettim ben. Bir iyi iş yapıyor arkasından ortalığı batırıyor. Dediğim gibi ben fazla anlamam bu NBA işlerinden ama Jameer Nelson'un finalin dördüncü maçında kritik zamanlarda yaptığı çok büyük hatalar sonrasında ona aşağıdakilerden hangisini yapmak gerektiği konusunda tam bir sonuca varamadık. O yüzden çoktan seçmeli olarak size sormalım dedik:

a. Çarmığa Germek lazım.

b. Kazığa Oturtmak lazım.

c. Tırnaklarını çekmek lazım.

d. İğdiş etmek lazım.

e. Hepsi

Usta, Balıkçı ve Nick'in Lanetli Ruhu


4. maç, sonu birbirinden çok farklı 2 farklı perdenin sahneye konulması gibiydi. 1.perdenin kahramanı Van Gundy’nin Magic’i iken 2. perdenin kahramanı Jackson’ın Lakers’ı ve tabii ki bu sezon nerde olduğunu merak etiğimiz Derek Fisher oldu.

1.perde

3. maç yazısından sonra blogta ve NBAKolik’teki en önemli tartışma Magic’in %63 şut yüzdesiyle maç kazanması üzerineydi. Neredeyse herkes Magic bu kadar iyi şut atarken bile maçı son saniyelerde Lakers’ın kötü hücumuyla kazanabiliyorsa burada bir sorun var dedi. Bu denilenlere benim yorumlardaki cevabım da Lakers’ın üstün hücum ribaundu performansı ile Kobe’nin ilk yarıdaki üstün oyunu oldu. Magic böyle şut atamazsa maç kazanamaz bir daha yaklaşımının aslında çok da açıklayıcı ve doyurucu olmadığını gösteren bir maç oldu 4. maç bu açıdan. Maç kazanmak için illa iyi şut atmak gerekmediği, penetrelerin, savunma ribauntlarının, rakip boyalı alanda agresif olmanın ama en önemlisi dengeli savunma yapmanın maç kazandırabileceğini gördük.

Van Gundy soyunma odasında maç önü konuşmasında şu sözleri söylerken onun ne kadar iyi bir analizci ve koç olduğunu tekrar gördük “Siz oyununuzu oynayın, hücum ribaundu vermeyin, potanızın hakimi olun”. Basketbol çok basit bir oyun ve basit oynayan kazanıyor. 3. maçta kenardan Alston’a bağırırken Koç Van Gundy ağzından şu sözler dökülüyordu “Solid and Simple!” düzeltilmiş Türkçe çevirisiyle “Garanti ve basit oyna”. Riske girmeye, mucizevi hareketler yapıp inanılmaz basketler atmaya gerek yok. Doğru yerde pas ver, doğru yerde şut at, yanlış eşleşmeleri kullan, topu dolaştır. Belki de bu yüzden Hidayet Van Gundy’nin 1 numaralı adamı, belki de bu yüzden Hidayet bu takımın en çok göze batan adamı. Üşenmeden pas yapıp boş adamı, en uygun şutu aramayı Avrupa’da yetişmiş olması ve zihniyetle yoğrularak NBA’e adım atmış olmasıyla çok iyi biliyor ve yapabiliyor. O yüzden fark yaratıyor. Belki çok atletik, çok kuvvetli, inanılmaz bir skorer ve harika bir savunmacı değil ama basketbolu basit oynamayı becerebilmesi onu bir anda en ön plana taşıyor.

3. maç yazısında Jackson’ın savunma planını değiştirmesi gerektiğinden yoksa bu adam riske etme işinin başına dert açacağından bahsetmiştik. Ama Jackson Howard yoğun savunma stratejisinde değişikliğe gitmeyi tercih etmedi. Bu ona hem yığınla faul problemine girmiş oyuncu ve oyun planının bozulması hem de bomboş atışlar bulmuş Lee ve Alston olarak geri döndü. Alston herkesin beklediği gibi berbat oynamadı, rezalet şut atmadı, ilk devrenin sonunda takımının 2. skoreriydi. Lee boş şutlarını sokamayınca ilk çeyrekte bu Lakers’ın oyuna tutunmasını sağlayan faktör oldu apaçık. Ama Bynum’un zerre oyun zekası olmadığı ve basketbolu yeni yeni öğrenmeye başlıyor olmasının yanında Hidayet’in zekası, Howard’ın diğer maçlar aksine her iki pota altındaki agresifliği Jackson’ın değiştirmediği savunması ona pahalıya patladı. Devre arasında soyunma odasında söylediği “Bir şeyleri yanlış yapıyoruz” sözleri aslında durumu gayet iyi açıklıyordu. Lakers yedekleri kayıp, savunması berbattı ilk devrede. Howard tek başına Lakers kadar ribaunt almış, Lakers pozisyon yaratamamış sadece 5 asistte kalmışlardı.

2.perde

Jackson o soruyu sorduktan sonra devamında neler konuştu, oyuncularına neler söyledi duymak isterdim. Lakers öyle bir giriş yaptı ki 3. çeyreğe Magic hamle bile yapamadı onların art arda gelen yumruklarına. Arıza adı gibi bela oldu Magic’e. İlk devre ne Hidayet’i savunabilmiş ne de hücum edebilmişti, ama 3. çeyrekte sanki yeniden programlanmış bir terminatör gibi çıktı sahaya. Attığı sayılardan daha önemli olan belki de Hidayet’e 4. faulünü aldırıp onu kenara göndermesiydi.

3. çeyrekte yağmur gibi yağarken Lakers Magic’in şemsiyesi yırtıldı adeta Hidayet’in kenara gelmesiyle. Bütün sezon boyunca Hidayet’in yokluğunda sorumluluk alan, oyun kuran, bir şeyler üreten adam Johnson Nelson’a feda edildiği için başka alternatif de kalmamıştı. Ne yazık ki Hidayetsiz Magic sudan çıkmış balık gibiydi. Klasikleşen hep böyle oynayamazlar, böyle atamazlar totemini bu kez Lakers için düşündü herkes ki öyle de oldu son çeyrekte ve geriden gelip öne geçen takım bu kez Orlando oldu.

4. çeyrekte akıllı ve yavaş hücum etmek isterken Lakers Hidayet’in geri dönüşüyle kafaca ilk yarıdaki oyuna dönen Magic biraz daha üretken, biraz daha toparlanmış görüntüsüyle maçı almaya niyetlendi. Pietrus’un ve Hidayet’in hem savunma hem de hücum çabaları hele hele Hidayet’in son 5 sayısı maçı da getirmişti zaten Magic’e, ama 2. perdenin yazarı Jackson basit hatalardan doğan ufak şansları öylesine iyi değerlendirip oyuncularına ne kadar güvendiğini öylesine güzel gösterdi ki o 9 yüzüğü nasıl kazandığını bir kez daha anladık. Son topta Fisher’ı tercih etmesi, Magic’in savunma stratejisini öngörüsü kendisine takılan “Zen Master” lakabının ne kadar doğru bir seçim olduğunun ispatıydı.

1.perdede analiz yeteneğiyle övdüğümüz Van Gundy’nin maç içi hamleler ve maç sonu oynatmak konusunda, rakibi hatta ustası Jackson’dan ne kadar geride olduğunu da görmüş olduk. Anlamsız Nelson tercihi, bütün uzatmayı onunla oynaması, Hidayet’e alternatif olabilecek set çizememesi ve B planlarının eksikliği ile defterindeki alternatif plan sayısı z’ye kadar giden Jackson’ı bu maçta geçmesi mümkün değildi. Maç önü konuşmasında “En önemli maç bu maç, her şeyiniz vermenizi, elinizden gelen her şeyi yapmanızı istiyorum!” diye uyarırken takımı aslında ne kadar baskı altında olduğunu da gözler önüne seriyordu bir taraftan. Seri başlamadan önce vermiş olduğu demeçte Jackson’la ilgili olarak “Phil Jackson ile beni ve kariyerlerimizi kıyasladığınızda benim oynadığım Playoff maçı sayısından fazla playoff serisi kazandığını görürsünüz. Kıyasladığımızda ben onun yanında bölgesel bir ligde göreve yeni gelmiş çaylak bir antrenör gibi kalıyorum.” demişti. Bu maç gerçekten bunu hissetti ve birebir yaşadı Van Gundy.

Jackson ilk devredeki savunma şeklini fazla değiştirmeden ufak ayarlamalar yaptı. Odom’lu 5’inde zaman zaman Ariza yerine Hidayet’e Odom’u vermesi, Kobe Bryant’ı Lewis’le eşleştirip agresif savunmasında top almasını engellemesi maç içi ufak farkları oluşturdu. Maç almak için bunlar da yeter dediğimiz yazının ilk bölümündeki cümleyi bu sefer uygulayan Lakers oldu açıkçası. İyi şut atamadılar ama geri kalan her şeyi çok iyi yapıp biraz hücum ribauntlarını da zorlayınca fark ortaya çıktı.

Cavs eşleşmesinde “Sinir harbini daha önce yaşamış olanlar kazanır” diyip Lebron ve arkadaşlrının tecrübesizliğinden dem vurmuştuk. Bu sefer aynı cümleyi Orlando Magic için kullanmakta sakınca yok. Jackson, Kobe, Fisher ve arkadaşlarının Final tecrübesi bu sefer fazlasıyla ağır bastı Magic tarafına. Sinirlerini aldırmış bir resim veren bu üçlü ve görevlerini bıkmadan, vazgeçmeden yapan diğer Lakers oyuncularını da kutlamak gerek. Artık şampiyon gibiler, 5. maçı Lakers alsa da bu güvenle yüzük onlara daha yakın. Usta Koç, uzun zamandır oltasına balık vurmayan ama bugün en büyük balığı tutan balkçı ve tabii ki zor dakikaların adamı bu yoldan ilk kez geçmiyorlar.

Perde Kapanırken

Oyunun sonunda söylenecek 2 söz var Magic açısından. Birincisi Lewis’in ve Lee’nin kayıp olduğu bu gecede Hidayet’in bu resitaline, Howard’ın bu savunma azmine yazık oldu. 2. maç gibi oldu aynen ve arkadaşları Hidayet’i onurlandıramadılar. İkincisi ise serbest atışların Magic tarihindeki kapkaranlık lekesi. Nick Anderson’ın kaçan serbest atışları gözümün önüne geldi, 4. çeyrekte Hidayet ve Howard her kaçırdıklarında. Son pozisyonda Howard bir tane bile sokamayarak adeta Nick Anderson ile kader arkadaşlığına soyundu. Yüzük belki de bir serbest atış kadar yakındı Magic’e ama bu takımın en önemli iki adamı Nick Anderson’ın ruhuna teslim oldular.

Ne olursa olsun basketbolseverler için muhteşem bir şölen oluyor NBA finalleri. 2 uzatmalı, son saniyelere kalan maçlarla dolu harika bir seri. Lebron – Kobe kapışması istiyordu herkes. Artık Lebron’ı hatırlayan bile yok neredeyse, hatırlayanlar ise iyi ki olmamış diyor, hiç değilse tek kişik şovlar değil de basketbol izliyoruz.

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler.

11 Haziran 2009 Perşembe

Hatırlatma Amaçlı

TBL Final Serisi 4. Maçı: F. Ülker-Efes Pilsen Saat 20.00 Spormax ve Skyturk ortak yayın

Orlando Magic-LA Lakers 4. maçı: Saat 04.00 NTV'de.

Los Galacticos - Kaka - Ronaldo

Beckham Madrid havalimanına ayak bastığı andan itibaren onun ve karısının peşinden ayrılmayan basın ordusu hem takım arkadaşlarını hem de bir süre sonra taraftarları çok rahatsız etmişti. O dönem kontratını uzatır mı uzatmaz mı diye konuşulurken Amerika davası çıkınca Capello onu rafa kaldırmış, takımdan fazla konuşulan isim yine Beckham olmuştu.

Los Galacticos'un birinci oluşturulması çok da verimli olmamış, bir süre sonra yıldızlar teker teker takımdan kopmuş ya da gönderilmişti. Perez'in bu ikinci Galacticos açılımının 1. ayağı Kaka oldu. 2. ayağı bir kaç saat önce Ronaldo olarak şekillendi. 3. ayak olarak da Villa'dan söz ediliyor. Gelen Kaka ve Ronaldo'nun ücretlerini mevcut yıldızlarla kıyasladığımızda en az 2 kat bir fark ortaya çıkıyor. Kaka'nın özel hayatını ve kişiliğini gayet iyi biliyoruz; sakin, dindar ve uyumlu. Ama sıra Ronaldo'ya gelince iş değişiyor. Bir çoğumuzun bir senede aldığı gömlekten fazla sayıda ve çok büyük bir hızda sevgili değiştiriyor. Seks alemleri düzenlediği basına sızıyor. İçtiğinde tozuttuğu biliniyor. Ukalalığını, hız ve araba tutkusunu dünya alem biliyor. Sahadaki oyun karakteri asla paylaşmak ve çoğaltmak üzerine değil tam aksine bitirmek ve tek başına büyümek üzerine. Şampiyonlar Ligi finalinde Rooney'nin nasıl çıldırdığını hatırlarsınız herhalde. Spor muhabirlerinden çok magazin muhabirlerinin objektifinden yansıyor resimleri sütunlara. Ve artık Real'in en çok kazanan adamı Ronaldo.

Bu şartlar altında ve "İngiltere'de bunları yapan adam İspanya'da neler yapmaz!" denilirken, hatta ve hatta Akdeniz insanı İspanyolların İngilizler gibi rahat adamlar olmadığı, Ronaldo'nun skandallarını kaldıramayacağı akıllara düşmezken, Real nasıl verecek ödenen paraların hakkını. Hele bir de üstüste 2 maç verilsin, ya da Barcelona'ya kaybedilsin o Euroların her centini burnundan getirmez mi Real seyircisi Perez'in? Çok büyük paralara çok büyük bir bomba aldı kucağına Perez, üstelik bombanın pimi çekili. Ya rakiplerin üzerine atamadan elinde patlatırsa?

Gerard Houllier ve Hamdi Arıkan

Bir ara adı Galatasaray ile anılan Gerard Houllier Köln ile anlaşmış. Geçirdiği hastalıktan sonra kendi kariyerini tekrar üst seviyelere çıkarmak için Bundesliga'yı uygun görmüş. İnşallah istediği gibi olur. Hem ona hem de Köln'e hayırlı olsun.
Ben bu adamı Türkiye'de matematik deyince ilk akla gelen isimlerden biri olan duayen "Prof. Dr. Hamdi Arıkan"a benzetiyorum. Hamdi Arıkan 1940 yılında doğmuş olup kalp rahatsızlığı sonrası bir süre üniversitelerde ders vermeye ara vermişti. Ben de ondan ders alma şansına nail olabilen insanlardan biri olup 99 yılında üniversite lisans 1. sınıfta iken dersinde "Kosinüs" derken yığılıp kalmış ve paldır küldür hastaneye yetiştirmiştik onu. Hayatımda o kahrolası depremden sonra en kötü andı. Çünkü kendisinin tüm öğrencileri tarafından sevildiği aşikardı. (Dersine katılan ya da kitaplarını okuyanlar çok iyi bilirler ki hocamızın en çok kullandığı kelime "aşikar"dır. Fakat hiç bir zaman ben onun "aşikar olarak problemin çözümü bu şekilde elde edilir" dediği hiç bir problemin çözümünü anlamamışımdır :D) Aynı Hamdi Hocamız'da olduğu gibi Houllier de saha kenarında yığılıp kalırsa hiç şaşırmam. Çok dikkat etmesi gerek kendisine. Neyse hem Hamdi Hocamıza hem de Houllier'e Allah uzun ömür versin. Her ikisinin de hem futbola hem de matematiğe verecek çok şeyi var.

Sınırı Yok mu Bunların?




Bir gazete ve aynı gün içinde dört transfer haberi. Arkasından da akla gelen iki soru:
"Bedavaya mı verecekler?"
"Galatasaray'ın transfer bütçesi ne kadar?"
Bu arada Jovanovic'i de alacakmışsız ama Allah'tan kulübü "Nayır Nolamaz" demiş.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Sucuklu Yumurta

Güya 4,5'ta yediğim yemekten sonra 1 saat masa tenisi ve 1 saat halı saha maçı yapacak ve gece bir şey yemeyecektim. Ama gözüm döndü akşam içim ezilince, uykum açıldı, yerimden zıpkın gibi fırlayıp dolaptan kaptığım gibi tık tık tık dilimledim sucukları, kırdım 2 yumurtayı üstüne, bandıra bandıra, delicesine yedim sıcak sıcak. Şöyle bi içim kavrulmadı, hararet basmadı değil ama özlemişiz be kardeşim. O buram buram kokusunu, sızan yağını, yumurtanın beyazıyla bütünleştiği ve hafifçe kızardığı kenarlarını görünce, hele hele ekmeğimi bandırıp, ekmekten yumurtanın sarısı damlarken o lokmanın bir cenahına bir de sucuğun yağı ilişmişken kendimden geçtim, eridim, bittim yemeye doyamadım. Seviyorum be!

Ünilig, Yönetim Yanlışları ve Sakarya’nın Macerası

Üniversiteler Ligi’nde bir değişiklik olmadı ve yine Ankara takımlarının liderliğinde ve şampiyonluğunda sona eren bir Lig yaşandı. Daha önceki yazılarda hep Üniversiteler Ligi’nin sisteminin yanlış olduğundan, bu sistemle ne doğru düzgün oyuncu yetişebileceğinden ne de Üniversite kulüplerinin kurumsallaşabileceğinden bahsettik. Bu sezonki sonuç, önceki seneler gibi aynı senaryonun tekrar filme çekilmesi oldu. Ve hepimiz sıkıldık, hepimiz bunaldık.

NFLTr’de bu yıl başladığım yazarlığımın yanı sıra, hatta ve aslında Sakarya Üniversitesi Korumalı Futbol Kulübü’nün Başkanlığını yürütüyorum. 2007’de göreve geldiğim günle bugün arasında 2 kez TBSF federasyonu değişti. Sporcu-öğrenci arkadaşlarımın kafasındaki kendimizle ilgili soru işaretlerinin çoğunu halletmişken, halen büyük bir kısmının aklında Federasyon ve sporun geleceği ile ilgili bir yığın soru ve şüphe var. Yavaş yavaş hem bunları hem de yaşadıklarımızı paylaşmak istiyorum sizlerle.

2 sezondur farklı federasyonlar görevde olmasına karşın Üniversiteler Ligi başlamadan 1 hafta öncesine kadar lig nasıl tertip edilecek, kim hangi grupta, seri başı var mıdır, gruplar kaçarlı olacak, kaç maç yapılacak vs. vs. soruları cevap bulmuyor. Tertip edilen resmi bir ligin başlamasına üç gün kala bunlar belli olursa, ne doğru düzgün o lige katılacak takım ne de o ligi götürecek ekip, ekipman, yan faktörleri tamamlayabilirsin.

Öncelikli sorun hem Sakarya’da hem diğer illerde muhtemelen maç yapacak sahadır. Liglerin başlama tarihi, katılacak takımlar lig başlamadan en az 1 ay önce belli olmadıkça, Korumalı Futbol’da saha sıkıntısı kanayan bir yara olarak kalacaktır. Üniversitelerin açılış tarihleri birbirine çok yakın olduğuna göre, ligin başlama tarihi de yaz aylarında kriterleri ile belirlenmelidir. Katılım için konulan başvuru tarihinde kriterleri sağlayan takımlar hesaba katılıp fikstür ve organizasyon taslağı kolaylıkla belirlenebilir. Taslak Üniversitelere gönderilir ve konulan belli cevap süresi sonunda gelen – gelmeyen cevaplara göre kesinleşir. Örneğin Lig Ekim 20’de başlayacaksa bu işler 20 Eylül’de kesinleşmiş, son bulmuş olur. Ona göre Gençlik Spor Müdürlükleri, Belediyeler ve Üniversite Yönetimleri ile masaya oturulur, sahalar aylar öncesinden bağlanır. Bu iki seneyi hatırlayalım örneğin. İlk maçımız geçen sene Bilgi Üniversitesi ile, Lig Cumartesi başlayacak, maç tarihi ancak Pazartesi kesinleşti, biz yırtınarak şehir dışındaki bir sahayı Perşembe günü koparabildik. O da benim Gençlik Spor İl Müdürü ile 13 senelik bir dostluğum olması sayesinde olabildi ancak. Bu sezon 2. hafta fikstürü sezon başı ilan edilip sonra Kurban Bayramı diye ötelendi. Ben 2 maç Üniversite’den 1001 zorlukla aldığım ve bakımını büyüklerimizin ılımlı yaklaşımı sonucu ertelettiğim sahada dediğim tarihte 1.maçımı yapamadım, 2. maçımda da mağlup olunca bir anda “Bunun için mi verdik sorusuna” muhatap kalabilecek bir hale geldim. Halbuki maçları zamanında ve hazırken yapsam belki de 2 galibiyetle gruptan çıkan benim ekibim olacaktı. Düzensiz ve eksik bir organizasyon geçen sene çeyrek final yapan takımı bir anda o iş tesadüf mü? sorusuyla karşı karşıya bıraktı ki kökeninde Saha sıkıntısının verdiği stres ve son güne kadar saha ayarlayıp onu oynanabilir getirmeye çalışan oyuncuların yıpranmışlığı ve üzerlerindeki baskı yatar.

Pahalı bir spor olan Korumalı Futbol’u devam ettirebilmek, iyi bir yerlere getirebilmek ve bu kültürü yerleştirebilmek için en elzem ihtiyaç mutlaka ve mutlaka malzeme. 2007’de elinde sağlam 22 shoulder pad ve 18 kask olan takımı bu sezon sonu itibariyle Kulüpler Ligi’ne katılabilecek duruma getirdik. Ancak 2 senedir çektiklerimi bir ben bir de Allah biliyor. Eşime, evime, aileme ayıramadığım zamanı hep Korumalı Futbola ve kulübe ayırmak, her anı “Takımı nasıl daha iyi bir konuma getiririz?” diye düşünerek geçirmek, para peşinde koşmak, defalarca reddedilmek, antrenmanı ayrı deplasmanı ayrı maçı ayrı oyuncuların ruh halini, derslerini ayrı düşünmek, kurum içi sorunlarla ve bürokratik engellerle savaşmak herkesin katlanacağı şeyler değil. Oyuncularım zaman zaman soruyorlar bana “Neden Hocam, neden bu kadar parçalıyorsunuz kendinizi?” diye. Net bir cevabı yok aslında, aşk var, tutku var içinde, paylaşmak var ama kesin şudur diyemiyorum. Onları sahada görmek çok mutlu ediyor beni. Malzemeleri, formaları, topları tam olarak çıkıyorlar ya sahaya bir an zaman duruyor benim için.

Fazla uzatmadan özetleyelim malzeme ve para mevzusunu. 2 seneyi aşkın süredir hediyelik eşya satmaktan, bağış toplamaya, sponsorluk görüşmelerinden, takvim yaptırmaya envayi çeşit yol denedik para bulabilmek için. Hem alın terimizle kazandık parayı hem de sonunda bir sponsor bulabildik ama sponsor benim ortaokul ve liseden çok sevdiğim bir dostum. Formaları yaptırdık ama bunu yapan da bizim okuldan Ankara’da yaşayan bir işadamı arkadaş. Bu mudur yani Korumalı Futbol’un gelişimi, ilerlemesi? Bu mudur Balkanlar’a yayılıyoruz, tabana iniyoruz? Bir kişi bir şeye ihtiyacınız var mı diye aramadı 2 senedir Federasyon yetkili kurullarından (Fatih Gökova ve Metin Bey’i hariç tutuyorum). Arandığımız zaman sorulan soru şu : Maça çıkıyor musunuz, sahanızı ayarladınız mı? Bu mudur bir sporu federe etmek, yönetmek. Bu adamlar neler yapıyorlar, nereden malzeme bulup çıkıyorlar maçlara, paraları var mı, sahayı nasıl ayarladılar, deplasmana nasıl gidecekler diye kimse sormuyor. Çoğu Üniversite takımı bizim gibi SKS’ye bağlı (ki bu sene Rektörlüğe bağlanmayı başardık) ve öğrenci kulübü konumunda. Üniversite’den alınan maddi destek sıfıra yakın, ancak kampus içi ihtiyaçlar karşılanabiliyor, onlar da kısıtlı oluyor. Peki bu şartlar altında bu kadar Üniversite takımı nasıl var oluyor ve bu lig yürüyor? Bunun adı mucize başka bir şey değil.

Anlatacak aslında çok şey var ama şimdilik bu kadarla yetinelim. Gözüken o ki Üniversite takımlarına bakış açısı değişmedikçe ve Korumalı Futbol’un tanıtımı için ciddi atılımlar yapılmadıkça her sene aynı sıkıntılarla boğuşacağız.

İlk defa buradan açıklamış olalım; Sakarya Üniversitesi Spor Kulübü altında branş olarak Korumalı Futbol’u açtık ve gelecek sene bir aksilik olmazsa Kulüpler Ligi’nde de mücadele etmek için başvurularımızı yapacağız. Sakarya, Kocaeli veya yakın illerde ikamet eden Futbol tutkunlarını antrenmanlarımızın başlamasıyla birlikte Sakarya Üniversitesi’ne bekliyoruz. Mezunlarımız, halen Üniversite takımında oynayanlarımız ve bu işe gönül vermişlerle iyi bir çaylak sezonu geçirmek istiyoruz Kulüpler Ligi’nde.

İlerleyen yazılarda görüşmek üzere…

Bilgi için: http://www.afkulubu.sakarya.edu.tr/

Orlando Magic Salvation

Van Gundy’den sağlam birer fırça yedikleri belli olan Alston ve Howard bu maçın kazanılmasındaki en büyük etkenler oldular. Hep Alston’ın soktuğu 1 ekstra şut, attığı 1 fazla sayı Orlando’ya maç kazandırır derken dün akşamki gibi bir senaryodan bahsediyorduk aslında. Big Three 60-70 sayı arası bir katkıyı yaparken onlara ekstra sayılarla destek verecek, topu elinde bulduğunda ona bomba muamelesi yapmayacak 4. ve 5. lere ihtiyacı vardı Orlando’nun. Cavs serisi 5. maçını hatırlayalım, Alston’ın 26 sayıyla herkesi şok ettiği maçı. Bir anda rakibin dengesi bozuluyor Alston üretim yapınca. Riske edilen adam isabetli oynarsa mecburen ödün vermek durumunda kalıyor rakip sert ve yardımlaşmalı savunmadan. Aslında basketbol ne kadar basit bir oyun.

İlk yazıda Kobe’yi durdurmanın yolu olarak boyalı alanın köşelerinde onu bekleyen uzunlar formülünün işe yarayacağından bahsetmiştik. Howard – Gortat zaman zaman da Battie’nin değişkenler olarak kullanıldığı bu formül 2. maçta Kobe’yi yavaşlatmıştı. Ancak o formül denenirken çoğunlukla Redick’in sahada olduğunu da unutmamak gerek. Savunma yönü hep aksayan, çok kolay geçilen bir adam Redick, Kobe ile zaten eşleşmiyor ama perdelerde onu Kobe üzerinde bırakmaya çalışarak çok ekmek yediğini de Koca Phil’in yadsımamak gerekir. Neyse konumuza dönelim. 3. maçta bu uygulamayı özellikle Gortat oyundayken hücum kapasitesi çok sınırlandığı için Van Gundy daha kısıtlı tutarak onun yerine daha akılcı bir Kobe-stopper bulmuş. Adamı Kobe’ninyanlara gitmesini engellemek amacıyla Howard ya da o an oyunda olan uzun her kimse onun bulunduğu tarafın tersine doğru ayak çıkartarak Kobe’yi içeri uzuna doğru sürdü her fırsatını bulduğunda. Bu pozisyonlarda Kobe iyi perde yakalamışsa cezayı kesti, perde kötüyse dengesiz şut atmak durumunda kaldı. Bu sırada Kobe’ye doğru 3. adamlar tarafından uzatılan ellerin de hakkını vermek gerek. Gerçi bu savunma gayet riskli, doğru yapılmadığı her pozisyonda Gasol ya da Odom’la sayı buldu Lakers. Fakat genel olarak bakarsak ilk çeyrekteki muazzam şut performansını bir kenara koyalım Kobe 14’te 3 atmış bu stratejiye karşı 3 çeyrekte. İçeri girmeye zorlandıkça şuta mecbur kalıp dengesiz şutlara ya da fadeaway tarzı girişimlere başvurması onu hem fiziken hem de kafa olarak çok yordu, ötesinde sinirlendirdi. Ve eğer Kobe sinirliyse, dengesi bozulduysa Lakers geri kalan adamlarıyla Orlando’dan ne yaparsa yapsın maç alamaz.

Özet; Orlando’nun Kobe’nin sinirlenmesine, Lakers’ın Kobe’nin sakinliğine ihtiyacı var yüzük için.

Bu playofflarda hep Hidayet’ten bahsedildi, öve öve bitiremedik, bitiremediler. Haklıyız, haklılar. Ancak gözden kaçan bir konu Hidayet’e bunları yapma yetkisi ve iznini veren adamın Van Gundy olduğu. Brian Hill zamanında Hidayet bunları yaptığı anda kenara alınıyor, birçok kez azar sınırında konuşmalara maruz kalıyordu. Bu takım Van Gundy’nin takımı ve bu takımda Hidayet dışında da çok iyi oyuncular var. Dün gece Hidayet’i kilitlediğinde Lakers o adamlar sahne aldılar ve maçı getirdiler. SVG’nin Pietrus tercihini çok eleştirmişti Mehmet, başlarda haklı gibi gözüküyordu belki ama her oyuncunun uygun bir rolü vardır takıma ve o rolün kostümünü giyene kadar birkaç kıyafet değiştirmesi gerekebilir. Sonunda Pietrus’u nasıl ve ne zaman kullanacağını buldu SVG. Hem savunması hem de cesareti ile Pietrus bu playofflarda Magic’in kesinlikle “x” faktörü.

Van Gundy’nin Nelson’ı o ağır sakatlıktan sonra oynatıyor olması çok eleştiriliyor, en şiddetli eleştirenlerden biri de benim ama gözden kaçırdığımız bir nokta var.Nelson’ın final serisinde oynaması kararını 1. maç sabahı otelde arkadaşları oybirliği alıp Van Gundy’e bildirmişler. Bu noktada oyuncularının özgür iradelerini kullanmalarına izin veriyor aslında Van Gundy. Ama itiraf etmek gerekir ki Nelson’ı şu iki maçtır, ki benim de istediğim bu, Alston’ı veya Hidayet’i dinlendiren adam olarak bir nevi Johnson’ın görevinde kullanması daha doğru bir tercih oldu. Hem psikolojik olarak sakatlık korkusu hem de antrenmansızlık Fisher (maçın başında iyi şut atsa da devamlılığının kalmadığını bir kez daha gördük) karşısında bile Nelson’ı zor durumlarda bırakırken Farmar’ın onu nasıl rezil ettiğini anlatmak bile istemiyorum, herkes gördü. Johnson’ın sertliği ve yırtıcılığı bir kayıp kuşkusuz, Nelson’ın o ağır sakatlıktan dönüşü her ne kadar moral aşılasa da takıma.

Kobe’yi savunmayı öğrenip, egolarından sıyrılmış Howard, kendini büyük ölçüde frenleyen Alston, Hidayet gibi bir sorumluluk alma makinesi, Lewis gibi bir şutör, Pietrus, Lee gibi artı faktörlerle sahaya her şeyini vermeye çalışan bir Magic’in, bu kafada oynarlarsa diğer 2 iç saha maçını da vereceğini düşünmüyorum. En zoru bu maçtı, 3-0 olur mu sorusu kemirirken insanın beynini, bu kararlı duruşu göstermek herkese gereken cevabı vermek demek.

İlk yarıdaki muhteşem %75’lik şut yüzdesi ve ilk Final galibiyetiyle bu takım Orlando tarihinin en iyi takımı olarak bir kez daha tarihe geçti ve bizler de zevkle tanık olduk.

Yazıyı Van Gundy'nin şu güzel sözüyle bitirelim:

"Just play your game, make our ball movement"

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…

Arda'ya Göre Sezonun En İyi On Biri ve Taraftara Mesaj


Arda katıldığı bir programda kendisine göre geçen sezonun en iyi onbirini yaptı:

1. Rüştü
2. Bilica
3. Lugano
4. Hakan Balta
5. Gökhan Gönül ya da Abdurrahman Dereli
6. Fabian Ernst
7. Yusuf Şimşek
8. Ayhan
9. Alex De Souza
10. Baros
11. Bobo
Teknik Direktör: Arda Turan :)

Ve taraftara önemli mesaj:
"Allah beni Türkiye'de Galatasaray'dan başka bir takımda oynamayı nasip etmesin. Taraftarımızdan tek isteğim, beni bu formadan soğutmasınlar. Bazı abilerimin başına gelenler, onların yaşadıklarını yaşayabileceğim hissi beni çok korkutuyor."

Eğer " Kafayı dinlemek istediğim zaman doğrudan Florya'ya gidiyorum." diyecek kadar bu takıma aşık olan Arda bile "Beni bu takımdan koparırsa ancak taraftar koparır." diyorsa taraftar olarak bizim de özeleştiri yapmamızın zamanı geldi demektir. Acaba yönetimimizde olan Vefasızlık sendromu taraftar olarak bize de mi bulaştı? Bize onca mutluluğu yaşatan, attıkları goller, yaptıkları asistler geceleri rüyamıza giren, sevdalısı olduğumuz, odalarımıza koca koca posterlerini astığımız oyuncularımızı bir kalemde sildik mi acaba? Gerçekten de bazen yüklendikçe yükleniyoruz özellikle bu takımın mihenk taşlarına. Onların da insan olduğunu, bizler gibi etten kemikten olduğunu ya da bizim yaptıklarımızın veya ettiğimiz tezahüratların onları nasıl etkilediğini unutuyoruz. Ben kendi namıma hem Hasan Şaş'tan hem de Ümit Karan'dan özür diliyorum. Büyük ihtimalle gelecek sezon bizimle olmayacaklar. Kendilerine Galatasaray'ımıza verdikleri hizmetlerden dolayı çok teşekkür ediyorum. Geçen sezon yaşanılanlar onların yüreklerinde hep bir sızı olarak kalacaktır. En azından giderayak onlara küçük bir organizasyon yapmak çok güzel olurdu. Biz yapamasak bile yönetimimizin bunu düşünmesi gerek. Hem yanlış yaptık hem de ayıp ettik çok fazla...

9 Haziran 2009 Salı

Sen Seni Bil Sen Seni, Sen Sıkı Tut Çeneni...

......
Balçiçek Pamir: Bir de bu bikini olayı vardı? Ne oldu nasıl oldu da o hale geldi bu olay?

Ahmet Çakar: O zamanlar Show tv'de 6 pas diye bir program yapıyorduk işte Serdar Bali vardı Gürcan Bilgiç falan. O akşam programı bekliyoruz. Bir yandan da kendi aramızda konuşuyoruz. İşte Serdar "Fener Sevilla'yı elesin kendimi Taksim meydanında asarım." dedi. Arkasından Gürcan "elesin ben de bilmem ne yaparım." falan, ben de devamında "Ben de bu programda bikini giyerim." dedim. Tabi orada konuşuldu herkes salladı sallayacağını ve bitti. Odadan çıktık, dışarıda Melih (Melih Gümüşbıçak) kurt gibi tabi. Soruyor ne var ne yok falan diye. Ben de çenemi tutamadım, bu konuşmayı söyledim. Sonrasında program başladı falan bir süre sonra Melih bombanın pimini çekti benim kucağıma bıraktı. Diğer konuşanlara baktım kafaları aşağı eğmişler. Ben dediğimden geri adım mı atacağım. "evet" dedim. Tabi sonra o konuşmayı unuttum ben. Fener'in Sevilla'yı elediği akşamın sabahında saat 7'de tv'yi açtım. O ne? Ekran dörde bölünmüş. Önemli bir haber programı İstanbul, Ankara, İzmir ve Samsun'un önemli meydanlarından çekim yapmış. İstanbul'a bağlanıyor, herkes bir ağızdan "Çakar bikini giysene" üşenmemişler bir de bir bikini üstünde benim kafamın olduğu pankartlar falan. "Olur" dedim. Sonra Ankara'ya döndüm, aynısını. Keza İzmir ve Samsun'da da aynı. "Allahım ne oluyor" dedim kendi kendime.

Balçiçek Pamir: Bir fenerbahçe taraftarı olarak benim de çok hoşuma gitmişti açıkçası. Ancak Fener'in başarısını hiç kutlayan yoktu neredeyse herkes sizi konuşuyordu.

Ahmet Çakar: Tabiki. Adamlar Sevilla'yı elemişler. Taraftarın derdi ben. Umurlarında değil futbolcular falan. Hayır burada üç önemli sonuç var:

1. Ya Ben programın olduğu akşam dünyanın en büyük gafının altına imzamı attım.
2. Ya ben Türkiye'nin en önemli ismiyim. Herkes için çok önemli söylediklerim.
3. Ya da Türkiye tamamen sıkıntılı bir ülke.

Balçiçek Pamir: Hiç keşke söylemeseydim dediniz mi?
Ahmet Çakar: Olur mu öyle şey, ben bu lafı söylediysem söylemişimdir. Bitmiştir. Ben yaşlanacağım, öleceğim, unutulacağım belki de ama unutulmayacak bir şey var ki o da bu olay. Ben bu olayla Türkiye'ye ölmez bir eser bıraktım. İşin ilginç tarafı burada ilk defa bir açıklama yapayım. Eğer ben o olayı kullansaydım şu anda çok sağlam bir para kaldıracaktım.

Balçiçek Pamir: Nasıl?

Ahmet Çakar: Bu olaydan 1-2 ay sonra dünyanın en büyük mayo firmalarından biri beni aradı ve reklam yapmayı teklif ettiler. Öyle mayo giyme falan değil tabiki. Onların mağazalarından birinde mayolarını giyecek bir manken arkadaş ile yanyana bir foto ve billbooard'lara asılacak. Çok da sağlam bir para teklif ettiler. Ama kabul etmedim. Eğer ben o parayı kabul etsem, millet bana "Sen ne ketempereci bir adamsın, bu olayları hep organize yapmışsın reklam amacıyla." derdi.

Balçiçek Pamir: Ama bu bikini olayının hala devam etmesi çok ilginç. Unutulmuyor kesinlikle. İnternette "Ahmet Çakar bikini giysin." diye siteler, forumlar vs. hala daha devam ediyor işlevlerine.

Ahmet Çakar: Etsin onlar.
....
(Balçiçek Pamir'le Söz Sende programından)

Sivas Çakmak Çaktı!

Fenerbahçe'de özellikle son haftalarda Lugano ve Edu'nun eksikliğinde gösterdiği iyi performans ile sağlam bir alternatif olacağı kanaatini vermişti. Ancak Bilica ve Bekir'in transferinden sonra Fenerbahçe kendisine yol vermiş ve o da Sivasspor ile sözleşme imzalamış. Hayırlı olsun Yasin.

Kaynak:

Jack and Hedo

Jack : Hedo süper oynadın, harikaydın!
Hedo : Sağol Koca Jack.
Jack : Bu herifler sana ayak uyduramıyor, kontratın da bitiyor, Lakers'ta oynamak isterim demiştin Orlando'ya gelmeden.
Hedo : Baba girme o konulara şimdi.
Jack : Bak OK diyorsan bizim çocuklarla görüşeyim, aldırayım seni LA'e.
Hedo : Bir filminde rol isterim isterim ama.
Jack : Oldu bil, telefonunu açık tut.
Hedo : Çaktırma.

mı dediler acaba birbirlerine diye merak etmedik değil. Hedo itiraf et ne konuştunuz?

Not: Foto ocregister.com'dan

Terminator Salvation



Açıkçası arkadaşlarım teklif ettiğinde gitmeyi hiç düşünmemiştim. Hem bu tip seri filmlerden hoşlanmadığım (James Bond Quantum of Solace'ye de gitmiştim. Bir halt anlamadım filmden. Hep geçmiş filmlere atıfta bulunuluyordu.) hem de nefret ettiğim bir adamın filmi olduğu için reddetmiştim. Ancak daha sonra o herifin bu filmle alakası olmadığını görünce, özellikle Christian Bale'i filmde oynayanlar arasında görünce biraz da arkadaşlarımı kırmamayı düşünerek kabul ettim. Filmin içeriği ile ilgili hiç bir şeyden bahsetmeyeceğim tabiki. Sadece söyleyeceğim geçmiş Terminator'lerle fazla bir bağlantısı olmadığı (önceki terminatorlere fazla gidilmemiş) ve dehşet derecede aksiyon olduğu. Salona girdiğimde filmin başlangıcında biraz da geç saatte gittiğimiz için uyku modu pozisyonda filme başladım. Filmin ilk yarısı gelip ara verildiğinde sanki kendim savaşmışçasına yorgun hissediyordum kendimi. İkinci yarı başladıktan sonra filmi daha dikkatli izlemeye başladım. Filmin sonunda ise konumuma baktığımda koltukta oturmuş dirseklerimi dizlerimin üzerine koymuş, gözlerimi faltaşı gibi açmış ve tırnaklarımı yiyiyordum. Sonuç olarak, bu film kesinlikle evde, tv de falan izlenmez. Bu filmin büyüsü sinema ortamında olması. Ses ve görüntü efektleri muhteşem. Sağlam da para harcanmış. Oyuncu performansları ise enfes. Christian Bale (John Connor rolünde) ve Sam Worthington (Marcus Wright rolünde) resmen şov yapmışlar bu filmde. Zaten Bale'in hastasıyım "The Machinist"' filminden beri. Kesinlikle gidilip izlenmesi gereken bir sinema filmi. Gelecek programda olan "Public Enemies" filmini de kaçırmayı düşünmüyorum. Düşünün ki orada Bale'in yanında bir de Johnny Depp olacak. Bana göre bu iki filmi de sinema aşıkları özellikle aksiyondan hoşlananlar kaçırmasın.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Savaş Yeni Başlıyor!

Orlando Magic’in farklı bir takım karakteri var. Bu karakter 2 sezondur Stan Van Gundy’nin elinde farklı şekillere giren bir oyun hamuru gibi adeta. Çok farklı mağlubiyetlerden sonra ayağa kalkışları, maç içi verdikleri farklı fotoğraflar ama ne olursa olsun umut bitene kadar azla vazgeçmemek. Bird’lü, Parrish’li Celtics’e bu yüzden aşık olmuştum zamanında, Magic sevgimi doruğa kaldıran da bu oldu.

İki maçı harman yaparak konuşmak gerek skor 2-0’sa. İster 25 sayı ister 1 sayı farkla kazan maçı, hepsinin ederi azami 1 galibiyet. İşte o yüzden o galibiyetlerin nasıl alındığını ya da o maçların nasıl verildiği çok önemli. Yenilirken başın eğik, yere bakıyorsan, yenilirken omuzların düşmüş ve kaldıramıyorsan inançla işte o zaman bittin demektir. İşte o yüzden bu seri 4-0 bitmez, Los Angeles’a 3-2 Orlando üstünlüğüyle dönülebilir diyebiliyoruz biz de. Hidayet’e, Lewis’e, Van Gundy’e baktım maçların bitiminde, başları dikti, hele 2. maçta, hem de nasıl. Hidayet “Orlando’da görüşürüz” dercesine bakarken Kobe’ye, Lewis koşarak giderken soyunma odasına ve Van Gundy sıkarken Jackson’ın elinigözlerinin içine bakıyorlardı hep rakiplerinin. esaj açıktı: 2. perde yeni başlıyor.

Seriyi değerlendirdiğimiz yazıyı okuyanlar hem reçeteyi görmüşler hem de Kobe’yi nasıl anlattığımıza dikkat etmişlerdir. Yine söyleyelim: Kobe, Lebron James değil. Daha fazla sahip olduğu takım oyuncusu hüviyeti, zekası ve liderlik melekeleri ile tam bir komutan. Gerekeni gerektiği zaman yapan tam bir kurt. O yüzden “Bırakalım Kobe tek başına oynasın” diyemezsiniz, çünkü o hem bir şekilde arkadaşlarını oyunun içine dahil edecek bir formül bulur hem de skor gücüyle patlama yapabilir. Kobe’ye hep ikili üçlü sıkıştırma getirelim diyemezsiniz, bu sefer bir çok oyuncunuz faul problemine girer. İlk maçta 1. seçeneği uyguladı Van Gundy 3. çeyrekte öyle bir patladı ki Kobe, Magic tarumar oldu. 2. maçta 2.seçeneğe yöneldiğinde bu sefer oyun dışında kalan Pietrus ve faul problemine giren bir çok oyuncuyla yedek sırasında yan yana oturuyordu Koç. Lebron’da bu taktik kolayca tutmuştu, çünkü o Kobe değil, Cavs de Lakers gibi bir takım değildi. Kobe’yi durdurmanın yolu olarak ilk maçın son çeyreğinde SVG 2 uzunlu beş oynatırsam ne oluru denedi. Amacı neydi peki? Hemen 2. maçın normal süresi sonunda Hidayet’in yaptığı muhteşem blokta ki pozisyon dağılımını hatırlayalım.Hidayet’i geçen Kobe potaya son şutu atmaya giderken hemen önünde dağ gibi bir Howrad var, Kobe mecburen fadeaway’e kalkarken arkadan yetişen savunmacısı Hidayet topu adeta çalıyor. İşte bu yaklaşım Kobe’yi yavaşlatıp arkadaşlarına katkısını da azaltabilecek cinsten. Boyalı alanın 2 kenarında 2 uzun Kobe adamını geçip içeri dalar dalmaz, turnikesini kesip onu şuta ya da dengesiz pasa zorluyor. Bu formül işe fazlasıyla yarar, neredeyse maçı bile getiriyordu Orlando’ya. O yüzden akıllıca ve özenle yapılacak bu savunmadan vazgeçmemeli SVG. Pietrus hazır savunmada ritmini yakalamış, hidayet de bu kadar konsantre iken Kobe ancak böyle yavaşlıtılır.

İlk maçın ilk çeyreğindeki oyunla 2. maçın genelindeki Magic oyunu umut vadeden, yer yer Lakers oyuncularını ve seyircilerini korkutan, hatta sinirlendiren kıvamdaydı. Bu sürelerde sivrilen ismin ya Hidayet ya da Lewis olduğunu gördük hep. İlk maç 2. çeyrekten itibaren alan daraltmalı ve ikili sıkıştırmaların özelikle Orlando yıldızlarına illalllah getirdiği bir savunmayı oturtmayı başardı Zen Master. Bu savunmadaki odak noktası kuşkusuz Howard’dı. Potaların ve boyalı alanın korkulu rüyasına tam bir kabus yaşattı bu savunma 101 dakikadır. Bu savunmanın asıl amacı Howard’ın topu yere vurmasını engellemek ya da vurduğu anda topu çalmak. Özellikle 2. maçta muhteşem uygulandı bu taktik, Howard tam 7 top kaybetti. Çok yakınına direk topa müdahale etmek üzere el uzatarak gelen adam hem saha içine adımını engelliyor hem de Howard’ı fazlasıyla rahatsız ediyordu. Kendi savunmacısının diğer geçiş ihtimallerini kapamaya çalışmasıyla iyice çizgiye doğru kaymak zorunda alan ve sıkışıp saçma sapan şutlar atan, top kaybeden, bir şeyler üretemedikçe de kendi kendini bitiren bir Howard izledik 2 maçtır. Gözlerimiz 2 maçtır Cavs serisinin 6. maçındaki Duncan – Garnett kırması adamı aradı. O adam oyunu adeta pota altında kuruyor, Orlando vurdukça vuruyordu. Sezar’ın hakkı Sezar’a. Senelerce Shaq gibi bir adamla çalışmış ve neredeyse onun yeni versiyonu olan bu adamla en iyi baş edebilecek isim zaten Koca Phil’den başkası olamazdı.

Diğer eşleşmelere ve oyunculara bakacak olursak Bynum’un kendini ucuz faullerle sabote etmediği sürece Gasol’la birlikte oynadıkları dönemde Orando’ya ciddi sorunlar çıkardığı aşikar. Gasol Lewis’in hem hücum silahlarınınhem de savunma zaaflarının ne olduğunu çok iyi çözmüş ve hep oralardan vuruyor yumruğu. 2. maçta çok verimli oynadı gerçekten. Ariza ise savunmasını her geçen gün içine senaryolar da katarak ilerletiyor. Hidayet’i o kadar güzel yoruyor, o kadar yıpratıyor ki Phil Jackson’ın koltukları kabarıyordur sanırım. Walton oynadığı sınırlı sürede savunma anlamında önemli işler yaparken sanırım Lakers’ın aksayan tek noktası Fisher. Artık iyice yavaşladığını ve şutunun fazlasıyla ritminin bozulduğunu görüyoruz. Karşısında Alston gibi 2 maçtır bir facia ve Nelson gibi sakatlıktan yeni çıkmış bir adam varken bu performansını çok yavan Lakers için. SVG de 2.maçta olabildiğince onun üzerinden oynayıp kolay sayılar bulmaya çalıştı ama, neredeyse bütün Cavs serisinde oturan Redick bu seriye hiç hazır değil. Odom da Lakers’ın eşleşme problemleriyle gündeme gelen rakibi Magic karşısında en çok eşleşme pronlemi yaratan oyuncusuydu. Howard ve Gortat’lı beşte Gortat’la, kısa beşte Lewis ya da Hidayet’le kalması sıkıntı yarattı Mgic savunmasına. Bulduğu her boşluğu doldurdu Odom, 2 maçtır çok verimli bir basketbol oynuyor ve Lakers Kobe’nin önderliğinde 2-0 yaparken Gasol ile Odom en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne adaylar.

Magic cephesinde Genel itibariyle Hidayet ve Lewis takımı taşıken, egolarına yenilen Howard en büyük hayal kırıklığı oldu. Bir şekilde kendisi de sayı atmadan maç kazanabileceğini aklına koysa ve topu alır almaz dağıtım yapabilse aslında daha müsait pozisyonlar bulacağını Zimbabwe’de sokakta basket oynayan 8-10 yaşındaki çocuklar bile söylüyor artık. Topu verdikçe daha çok alacak ve savunması a dış şutlar etkili oldukça hafifleyecek Howard’ın ama nafile. Sanki “Kobe’den daha iyi olduğumu göstereceğim, şampiyonluğu tek başıma alacağım!” der gibi oynuyor. Bu oyun Magic’in takım hüviyetine ve savunma etkinliğine olumsuz olarak etkiyor. SVG hatalarını anlatıp onu uyaracaktır Orlando’daki maçlar öncesi, 3. maçta apayrı bir Howard göreceğimizden eminim.

Redick’ten yukarıda bahsettik de Lee’nin 2. maçın sonunda adeta 2 kez çaylak duvarına tosladığına şahit olduk. Belki o pozisyonlar atılmamış olsa Pietrus’a kalacaktı, ama kader Lee’nin ellerine verdi şampiyonluk kupasının kulpunu. 2 kez elinden kaydı genç çaylağın. İlki tamam da Hidayet’in o enfes pasını nasıl bitiremedi, üstelik el değiştirmeye bile vakti varken, çok üzüldük, saçlarımızı yolduk ama olsun o cesareti bile yeter.

Gortat ve performansı harika bir sürpriz olurken, Nelson’ın rehabilitasyonun bitmesine daha 2 ay varken sahalara dönüp finalde sahaya çıkması herhalde yılın sürprizi oldu. Onun dönüşünün şaşkınlığıyla bir ara Lakeslılar da ne yapacağını bilemedi. Özellikle tamamını oynadığı ilk maçının ikinci çeyreğinde çok iyiydi, ama daha sonrasında sahada kaldığı dakikalar ve performansı için söylenecek pek fazla pozitif söz yok. Bu hamle ne kadar şaşırtıcı ve kimilerine göre sevindirici olsa da duygusal Alston’ın performansını yarı yarıya düşüren, Johnson’ın sertliğinden bizi mahrum bırakan bir hamle oldu. Nelson henüz bir şut ritmi yakalayabilmiş değil ve çok güçsüz. 15 dakikadan fazla kaldıracak gibi de gözükmüyor. Üstelik tedavisi de bitmediği için yeniden sakatlanma riski had safhada. Sakatlığı bir kenara atarsak ondan maksimum verimi alacağımız kullanım şekli 2. maçtaki şekildir. Yani illaki oynayacaksa Johnson’ın rolünü üstlenmelidir Nelson. Ötesi hem ona hem Magic’e kaybettirir. İlk maçtaki uzun süreli Nelson tercihi kendi tekerine çomak sokmaktı adeta, daha fazlasına gerek yok.

Yarın seri Orlando’da Magic için sıfırdan başlayacak. Kobe’nin dediği gibi “Magic’li oyuncular için çok zor şutları sokmak, maçtan kopmamak, savaşmak her zaman yaptıkları şeyler.” İşte o yüzden şampiyonluğu yine savunma kazanacak, sadece biraz daha akıl kullanmak gerek.

Seri 7. maça uzarsa ya da Orlando’dan LA’e 3-2 Orlando üstünlüğü ile dönülürse diyelim tahminim Orlando alır şampiyonluğu ancak Lakers’ın alacağı tek maç 6. maçta kupayı Jackson’a, MVP ödülünü de Kobe’ye getirir.

Yazıyı Stan Van Gundy ve Phil Jackson’ın karşılıklı demeçleriyle bitirelim:

Soru: Magic ve Lakers’ın birer pozisyondaki avantajı dışında her iki takım da dengede gibi duruyor. Genel kanı siz (SVG) ve Koç Jackson’ın da birbirine denk 2 koç olduğunuz yönünde. Buna ne diyeceksiniz?

SVG: Phil Jackson ile beni ve kariyerlerimizi kıyasladığınızda benim oynadığım Playoff maçı sayısından fazla playoff serisi kazandığını görürsünüz. Kıyasladığımızda ben onun yanında bölgesel bir ligde göreve yeni gelmiş çaylak bir antrenör gibi kalıyorum.

Van Gundy’nin demeci kendisine aktarılan Phil Jackson:

PJ: Stan çok değerli bir Koç, ona ve başardıklarına saygı duyuyorum.

Son Saniye Gazileri: Yine Yeniden!

Yazısı bugün gelir...

7 Haziran 2009 Pazar

Kurtlar Sofrası Telegol (Yılın Habercilik Başarısı)

Telegol yılın programını yapmakta şu anda. Öyle bir damardan girdiler ki öyle asistler yaptılar ki programın yorumcuları, Topuz olayına müdahil olan herkes programa katıldı. Hatta Rıdvan bile programa özel konuk olarak katıldı. İlk önce Topuz derdini anlattı, arkasından Süleyman Hurma eteğindeki taşları döktü. Bunun üzerine Yıldırım Demirören programa katıldı ve karanlıkta kalan bazı noktalara açıklık getirdi. Son olarak da assolist olarak Aziz Yıldırım katıldı ve söylediği tek cümle bana bu transferin ne olacağı hakkında kesin sonuç verdi:

"Topuz ya Fenerbahçe'ye ya da Kayserispor'a ait olacak."

Eğer ben Aziz Yıldırım'ı azıcık tanıyorsam tükürdüğünü yalamaz, şu laftan sonra Topuz Beşiktaş'ta sezon başı itibari ile oynayamayacaktır. Artı Aziz Yıldırım'a bu konularda laflarına çok güveniyorum, dobra dobra konuşuyor ve eğer yumuşamazsa yukarıdaki lafı olayı bitirmiştir. Ayriyeten aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi:

"Çocuğu kaçırmışlar bir otele saklamışlar kimseyle görüştürmüyorlarmış.Sanki istesem onu oradan aldıramayacağım. Onu oradan aldırayım bir hafta kafasını dinlesin. Ondan sonra sorsunlar bakalım Beşiktaşlıyım diyecek mi? Adamı kafa kola almışlar, bağlamışlar, sonra Mehmet ne demiş: Beşiktaşlıyım. Karagümrüklüyüm de der. Başka bir ihtimali var mı sanki o durumda? "

Yürü be sayın Yıldırım. Polat Alemdar kim ki senin yanında?

Helal olsun Serhat Ulueren'e. Böyle sıkıntılı bir olayda ortamın gerilimini hiç artırmadan herkese ortalama eşit süre söz vererek ya da kimsenin sözünü ağzına tıkamadan neredeyse transferin tüm gizemli anlarını ortaya çıkarttı. Aslında Ulueren yayıncılık kriteri olarak gerilimli programları daha çok seven bir sunucu. Ama herhalde kendi kendine "Başta o kadar sağlam asistler yaptım ki herkes gol atmak istiyor.Helal olsun bana. Bundan sonrası zaten kendisi gelir." dedi. Hatta Aziz Yıldırım'ın programa bağlanacağını söylerken ki gözlerinin ışıltısı projektör gibiydi. Sonuç olarak şimdiden diyorum ki, 2009'un en iyi programını yapmıştır. Tebrikler kendisine

Ya bu programın şu ana kadar ki bölümüne göre Aziz Yıldırım biz hatalı değiliz diyor, Demirören biz de değiliz diyor, Hurma biz hiç değiliz diyor, Topuz ben garibanım Beşiktaşa bıraksınlar diyor. Sanırım burada hatalı olan Galatasaray yönetimi ve Adnan Polat. Bir tek onlar konuşmadı Fatih Gökşen'i gözardı edersek.

Hey be Aziz Yıldırım. Eğer geçen Salı ilk görüşmede Topuz'a gel imzala desen hiç bir halt olmayacaktı. Üşendin mi bekleyelim mi dedin bilmiyorum ama imzalatsaydın keşke.

Transfer konusunun sonuna doğru Recep Mamur programa bağlandı ve transferi bitirdi:

"Mehmet ne BJK'de ne Fener'de oynayacak. Mehmet gelecek, Beşiktaş'ın verdiğinin 1 fazlasını vereceğim ve Kayseri'de kalacak. Olay kapanmıştır. Vallahi soğudum başkanlıktan şu olay yüzünden."

Çok kızmış başkan çoookkkk...

Son söz de Yıldırım Demirören'den geldi:

"Öyle adam aldırma lafları falan geçmiş aman haaa. Beşiktaş'ın adının olduğu yerde kim nerden adam kaldırıyor."

Bundan sonra benim için Kurtlar Vadisi bitmiştir. İnternetten bu programı bulup kaydedeceğim. Kurtlar Vadisi yerine kendi gününde kendi saatinde bu programı tekrar tekrar izleyeceğim. Sezonun son programıydı. Son programda damgayı vurdular. Tar ile tarumar ettiler. Programda bir Çakar'ı tutarım diğerlerinden pek fazla haz etmem ancak helal olsun hepsine.

Mateja Kezman'ın Transferi de Sonlanmış! Ya Diğerleri...

Geçen sezon Fransa Lig1 deki transfer sınırı sorunu nedeniyle satın alınamayan ve kiralık olarak sözleşme imzalanan Mateja Kezman ile ilgili transfer de sonlanmış. Hayırlı olsun. Açıkçası 2-3 gündür Türkiye'de transfer borsası o kadar hızlı ve ilginç bir şekilde hareket ediyor ki arada kaçıyor bazıları. Bunlardan biri de Mateja Kezman ile ilgili. Oynadığı futbol ile Fransa Lig 1'in son ayının en iyi oyuncusu seçilen Mateja'yı Fenerbahçe yönetimi 4,5 milyon Euro (resimde yazan 4 milyon 5 bin pound!, euro değil) karşılığında PSG'ye satmış. Her ne kadar geçen sezon bu takıma kiralık verilirken Fener yönetimi "Bir sene sonunda bonservisi, kulüpler arasında belirlenen miktar ile PSG'ye kesin olarak verilecektir." diye açıklama yapsalar da Kezman'ın Fransa'da yaptığı olaylardan sonra PSG'nin "Vazgeçtim kardeşim!" diyebileceği kuşkusu da vardı herkeste. Artı geçen sezon bu kadar iyi bir bonservis bedeliyle işi bağlayabileceklerini de hiç düşünmemiştim açıkçası Fener yönetiminin. Ben 2 milyon Euro falan olur diyordum. Sözün özü, transfer kesinlik kazanmış ve geçen seneden işi bağlamak ile gerçekten çok iyi bir yöneticilik başarısı göstermiş Fenerbahçe idarecileri. O kadar elinde patlayacak iddialarından sonra hem de 4,5 milyon Euro gibi sağlam bir bedelle bu futbolcuyu elden çıkarabilmek her baba yiğidin harcı değil. (Foto, transfermarkt.co.uk'tan)

Bakalım Maldonado, Josico, Carrusca, Nonda ve Linderoth gibi Kezman'ın durumuna benzer oyuncular ne olacak? Guiza'da bu kadroda olacaktı son haftalardaki kıpırdanmaları olmasa. Hoş, yönetim eğer Guiza'ya o kadar para saymasaydı, Guiza son haftalarda bırakın kıpırdanmayı, kolbastı yapsa bile kar etmeyecekti gönderilmemesi için, bundan adım gibi eminim. Yukarıda saydığım isimler ise işlerinin doğası gereği "gitmem de gitmem" diyecekler.Yönetimler esas bu oyuncuları gönderirken üç-beş kar ederlerse işte o zaman "tam" helal olsun derim.