Sayfalar

17 Temmuz 2010 Cumartesi

NBA'de Pivotlar Kapış Kapış

Yılların kıymeti bilinememiş önemli pivotu, pas veren pivotun yaşayan en iyi örneklerinden biri olan Brad Miller Houston Rockets ile 3 sene 15 milyonluk bir kontrat yapmış. Bu büyük ihtimalle 34'lük Miller'ın kariyerindeki son imza. Ligdeki en iyi beyaz uzunlardan biriydi hep Miller ve Rockets kariyerinin sonunda olsa da onu takıma katarak önemli iş yaptı. Scola ve Ming'in arkasında hatta Ming'in sakatlıklarında güvenilir bir isim olacaktır. Hem Rockets hem Miller kazandı.

Lebron James Miami'ye eli boş gelmedi ve Ilgauskas'ı da adeta ikram etti Heat'e. Veteran minimum'a imza attı yanlış öğrenmediysek 35'lik Sloven (babayı Sloven Litvanyalı herif ya, valla Alkın olmasa rezil olduk, sıcaktan beyin kavruldu anlaşılan, sağol kardeşim, he he) pivot ve ilk kez Cavs dışında bir takımın formasını terletmeye karar vermiş oldu. Böylece Heat kadrosunda ciddi bir uzun rotasyonu ortaya çıktı. Keza Heat Joel Anthony ve draft seçimleri Dexter Pittmann'la yeni kontrat imzalamış ve Magloire ile anlaşmış ama imzalar henüz atımamıştı. 4 tane kalbur üstü denilebilecek uzun oyuncuyla 5 numarayı idare edecektir Heat. Ha o 3 yıldızın yanına ben de gitsem pota altında sırıtmam gerçi. Bu arada Heat Dooling, Juwan Howard, Arroyo, James Jones ve Quinn'le de görüşme halindeymiş ki bir nevi yeni Boston olma yolundalar, 3 yıldız ve kadroyu dolduracak veteranlar projesiyle.

Son imza atan pivot ise 4 yıl ve 16 milyona Minnesota ile kontrat uzatan Milicic. 7 yılda 5 takımda forma giyip hiç birinde başarı yakalayamayan Sırp pivot için Al-J sonrası Wolves 5 numarası biçilmiş kaftan gibi. Geçen sezon sonu fena oynamamıştı Milicic ve acaba sonunda bundan bir şeyler olur mu diye sormaya başlamıştık. Ve yüzü yaşlanmış olsa da bu çocuk hala 25 yaşında. Uzunlar geç olgunlaşır hipotezinden hareketle bugün imza atan 2 pivotun yaşlarının da 34 ve 35 olduğunu hatırlayarak Milicic'e biraz daha kredi vermek gerekir sanki.

Aferin Evladım

 

Diyecek fazla söz yok, koptu gidiyor Magic Smith'in direksiyonunda. Lewis, Carter, Q-Rich, şimdi de 3 sene 19 milyona takımda tutulan, Bulls'un almasına izin verilmeyen Redick. Salınan Barnes. Gidene bak kalanlara bak arkadaş. Yumuşacık, az pirinçli sütlaç gibi oldu takım! Savaşacak, dövüşecek, doğru düzgün savunma yapacak adam yok 2-3-4 rotasyonunda. Bass ve Gortat oynatılmazken bütün iş Howard'a kalacak. Savaşsın mı, dövüşsün mü, hücum mu etsin, gelişimine devam mı etsin nedir yani. Ha Duhon'u aldın falan. Duhon Allah mı peygamber mi, bu nedir ya! Lüks vergisi gelmiş dayanmış 23-24 milyona, boşa veilen onca para. Bana ne ya cebimden mi çıkıyor, di mi ama kardeşim. Neyse ben kaçtım, siz aynen devam Otis, Rick, aferin evladım!

Lorik, Biraz Abartmadın mı Artık?

Galatasaray'ın ilk yabancı transferi olan Lorik Cana'nın Galatasaray'a gelmeden önce oynadığı takımlarda kaptanlık yapmış, kaptanlık yapmasa bile takım içerisinde toparlayıcı, birleştirici ve bütünleştirici bir unsur olarak teknik yönetime yardımcı olduğuna dair haberleri okuduk. Bu özelliğini Galatasaray'da gösterip gösteremeyeceğini ise zaman gösterecek. Tabiki gelirse Harry Kewell ve Lucas Neill'dan sonra üçüncü bir yabancının takımda etkin bir hal almasının etkilerinin nasıl olacağı ise yine zamanla ortaya çıkacak. İşin ilginç tarafı Galatasaray'da yerli bir liderin olmaması. O lider bu yabancı liderlerin bile üzerinde bir etkiye sahip olmalı takım üzerinde. Bu esnada Arda Turan demek abesle iştigal olur. Evet, Arda bu takımın kaptanıdır ve sonuna kadar saygı duyulması gereken bir makamdadır. Ama benim demek istediğim lider oyuncu bir sıkıntı olması durumunda höt diyebilecek, takım içerisindeki kavgaları bıçak gibi bitirebilecek ve yaş itibari ile de saygı duyulacak bir isim olmalıydı. Bu illaki futbolcular içeirisinden olacak diye bir kaide de yok. Galatasaray'ın o şaşalı dönemlerinde takım içerisinde Hakan, Arif, Bülent bu işi saha içinde çok iyi uyguluyorlardı ancak bunların arkasındaki esas isim Fatih Terim idi. Kim bilir takım içerisindeki kaç tane kavgayı bitirdi, kaç tane kavgalıyı olay ortaya çıkmadan barıştırdı. İşte böyle bir isim lazım takıma. Tabi hangi sıfatla olur onu bilemiyorum.

Aslında demek istediğim bu değil. Cana geldiğinden beri yaptığı her röportajda oynadığı diğer takımlarda kısa zamanda kaptanlık makamına seçildiğini ya da liderlik vasfının hamurunda bulunduğunu anlatmakta. Hani derler ya, sen kendini anlatma, etrafındakiler seni anlatsın. Çok boş konuşmalar olmaya başladı bunlar sürdürüldükçe. Büyük ihtimalle transferi sırasında takıma bir lider lazım bu da sen olacaksın ya da olabilirsin diye gaza getirilmiş olabilir ama bu şekilde sürekli! konuşması takımdaki diğer oyuncular arasında dün bir bugün iki, daha yeni geldi hemen kaptanlığa ya da liderliğe soyunuyor diye düşünülmesine neden olabilir. Daha doğrusu ben bu şekilde düşünürdüm. Ben neyse de mesela Servet. Böyle düşündüğüne adım gibi eminim. Lorik Cana gerçekten lider olabilir, ancak takım içerisinde işini iyi yapmazsa, sadece kendi işiyle değil duruşuyla, konuşmasıyla vs. takıma onun gerçekten saygı duyulması gereken bir futbolcu olduğunu kanıtlayamazsa o liderlik lafları sadece ağzında bir kelam olarak kalır. Dediğim gibi; Cana liderlik, kaptanlık konuşmalarını bıraksın, işini güzelce yapsın; takım ve taraftar onu zaten layık olduğu makama erdirir.

Ferrari için Servet Verilir mi?

Başlık başlı başına ayrı bir soru, Milliyet'in Galatasaray'la ilgili transfer haberleri apayrı. Daha yeni Kewell'ı geri getirdiler, Pino'ya imza attırdılar, Tochowski'yi uçağa bindirdiler. Bu haberler doğru çıkmazsa birileri çıkıp özür diler mi acaba onu çok merak ediyorum. Yoksa Ferrari için Servet verilir mi, bence verilir. Takımları için motivasyonları köreltilmiş iki adamın takası makuldür. Hep düşmanlık yapacak değil ya büyükler birbirine. Zaten bu tip icatlar da Sezgin'den çıkar ancak. Neyse cidden konu Ferrari geldi Servet gitti değil de bu yırtık dondan fırlarcasına ortaya çıkan transfer haberleri. Gerçekten ciddikaynaklardan mı geliyor bu haberler yoksa kaynağınızın üzerinde mi oturuyorsunuz beyler?

16 Temmuz 2010 Cuma

OFK Belgrad

Ülke: Sırbistan
Stad: Omladinski Stadion (19000)
Takım Değeri: 11 milyon Sterlin
Teknik Direktör: Dejan Djurdjevic (43)
Takımdaki Oyuncu Sayısı: 27
Takımdaki Yabancı Sayısı: 4 (Karadağ, Brezilya, Makedonya)
Takımdaki Önemli Oyuncular: Nemanja Milic, Nicola Simic, Bojan Saranov
Transferleri: Ivan Kecojevic (Cukaricki), Nikola Matek (Srem), Filip Pjevic (Mladost), Zoran Milovac (Indjija)
Gidenler: Branko Lazarevic (Caen), Petar Jelic (Volga), Abou (Vojvodino), Stefan Scepovic (Club Brugge), Amer Osmanagic (Lubin), Mrkela (Roter Stern)
Son Maçları:
OFK Belgrad Hajduk Kula 2:1
Cukaricki Stankom OFK Belgrad 0:0
OFK Belgrad Partizan Belgrad 0:3
FK BSK Borca OFK Belgrad 1:0
OFK Belgrad Torpedo Zhodino 2:2
Ligde Son Sezonu: Geçen sezon Sırp Ligi'ni Partizan ve Stern'in ardında 50 puanla 3. bitirdi. Ligdeki en golcü oyuncuları Nicola Simic (6) ve Nemanja Milic (6) oldu.

Torpedo Zhodino

Ülke: Belarus
Stad: Torpedo (3000)
Takım Değeri: 4,5 milyon Sterlin
Teknik Direktör: Aleksandr Brazevich (37)
Takımdaki Oyuncu Sayısı: 27
Takımdaki Yabancı Sayısı: 5 (Ukrayna, Rusya, Nijerya)
Takımdaki Önemli Oyuncular: Beganski, Krivobok
Transferleri: Oleksandr Papush (Dinamo Brest)
Son Maçları:
Torpedo Zhodino FK Minsk 0:4
Neman Grodno Torpedo Zhodino 0:0
Torpedo Zhodino Fylkir Reykjavik 3:0
Fylkir Reykjavik Torpedo Zhodino 1:3
OFK Belgrad Torpedo Zhodino 2:2
Ligde Son Sezonu: 18 haftası geride kalan Belarus Ligi'nde 10 puanla son sırada yer almakta. Ligdeki en golcü oyuncusu Beganski (7 gol).

Kewell'la Anlaşıldı mı?

Az önce Milliyet'te Sabah gazetesi kaynaklı "Kewell'la tekrar anlaşıldı" haberini okudum. Eğer doğruysa taraftarın arzusu yerine getirilmiş olur ve Üstünel nedeniyle gerilen ilişkiler biraz daha yoluna girer gibi geliyor bana. Sonuçta Kewell Hagi'den bu yana Galatasaray'a gelmiş 1 numaralı profesyonel ve maç kurtaran, ruh katan futbolcu. Umarım doğrudur bu haber ve Kewell Pazartesi Hollanda'da Galatasaray kampında olur.

Bir de ortalarda dolaşan Trochowski hadisesi var ki çok beğeniyorum Alman futbolcuyu. Eğer gelirse çok yönlü oyunuyla tam bir joker olur orta sahada ve Ayhan'dan Barış'tan Sarp'tan uzun sürelerle ayrı kalırız. Tüh tüh!

Kartalı izlerken terli-Yorum!

Dünya Kupası biter bitmez -benim için bu blog için henüz bitmedi ammaaa- resmi maçların hemen başlamış olması herkesi bir boşluğa düşmekten kurtarmıştır şüphesiz... İlk ciddi ve resmi maça çıkan takım Beşiktaş oldu.

Rakibi ciddiye almak gerekmiş bir maçta daha bunu anladık. Gerçi rakip Vikingur çok mühim bir iş yapamadı. İki yarıda da yarımşar pozisyondan bir pozisyon üretebildiler ancak. O pozisyonları da içine Rüştü girmiş olan Hakan Arıkan kurtarıverdi yürekleri ağza getirerek.

Beşiktaş takımı gole dönük bir ilk 11 ile çıktı sahaya. Baklava dizilimi vardı. Ernst geride Tabata, Delgado ve Quaresma değişmeli Nihat ve Bobo da ileri ikilide... Gerisi zaten sağlamda! İki İbo, Sivok, Erhan geride sakin bir maç çıkardılar. Quaresma şov yaptı bol bol. Sezon açılana kadar böyle devam eder. Kimse her maçta bu kadar hareket beklemesin Q7'den. Bir penaltı kaçırarak şovun tadını kaçırdı bile. Sonrasında Beşiktaş taraftarı Q7'ye moral verdi ama Vikingur maçı olmasaydı bu kadar hoşgörülü olurlar mıydı?.. Tabi portekizli gelince Tabata da, Delgado da birden sıradanlaştı. Tabata, Delgado'dan daha istekli bir oyun sergiledi ama bu maç tek bir adama yaradı.

Avrupa Kupalarında altyapıdan gelen en az 4 oyuncunun ismini yazma zorunluluğundan önceki sezon 10 Milyon Euro'ya alınan Nihat asker dönüşü katıldığı takımında oynadığı maçlarda kötü performans sergilemiş yerden yere vurulmuştu! Bizim evladımız ya vurun vurabildikçe... Sezonun sonlarına doğru çok da iyi oynamaya başlamış tek eksiği golle buluşamamak olmuştu. Son maçta da yamulmuyorsam bir kaç gol atmıştı. Nası bittiyse öyle başladı Nihat ve eski günlerine geri dönüş sinyalini verdi. 30 yaşındaki Nihat daha akıllı oynayacak ve takımına mükemmel liderlik yapacaktır bu sezon. Yarebbim onu sakatlıklardan bizi de bu sıcaklardan korusun... Anam ne bu ter!

15 Temmuz 2010 Perşembe

Jackson 5+1

Brezilya'da göze batan bir başka isim de yine bir bek oyuncusu Michel Bastos'tu. O. Lyon'daki yarım sezonluk muhteşem sıçrayışla Fenerbahçe'li milyon avroluk! Andre Santos'u bir anda kesiverdi. Dunga da bu anı bekliyormuş gibi Santos'un yüzüne bile bakmadı. Bense Michel Bastos'un yüzüne bakakaldım. Sanki rahmetli Michael Jackson'ın yıllardır kayıp olan 6. bilemedin 7. kardeşini görmüş gibiydim...

B-rezil-ya!

Dünya Kupası süresince yazamadım. Binbir türlü nedenim vardı yazamamak için. Bunla alakalı bir yazı da yazacağım. Hatta yazamadığım süreçte futbolla ilgili fantastik şeyler ürettim. Yazacağım onu da... Ama Dünya Kupası'nı izledim. İzleyebildiğimce vakit bulabildikçe. Ve aklıma geldikçe kupa hakkında yazdıkça yazacağım... Tazeliğini korur hem kupa böylece ligler başlayıncaya...


Hollanda maçlarını kaçırmadım dediğim gibi. Brezilya'nın çok sıkıcı geçen Portekiz maçı dışında karşılaşmalarını izledim. Turnuva sonrası en çok göze batan ve bahsedilen şey de, takımların kendi oluşturdukları futbol ekollerinin dışına çıkarak farklılaşarak oyunlar sergilemeleri oldu. Almanya için "Avrupa'nın Brezilya"sı dendi mesela. Brezilya da "Avrupalı" Brezilyalılardan kurulu takımıyla Güney Amerikalı ekolünden uzaklaşarak, Avrupalı oyun stilini benimsedi. Bu da Brezilya'ya hiç yakışmadı hakkaten. Ne biçim bir Brezilya'ydı o hakkaten ama yaaaa!!

Sezon boyu sakat olan Kaka'dan,yıldızlaşmasının beklendiği nazlı bebek Elano'dan, Avrupa'ya uyum sağlayamayan Santos'lu Robinho'dan, yıllardır Sevilla'dan ileri adım atamayan Luis Fabiano'dan,en kötü sezonlarından birini yaşayan Juventus'ta forma şansı bulamayan Felipe Melo'dan medet uman, Ronaldinho'suz, Pato'suz, Diego'suz kısacası forvet hattı "estetiksiz" Brezilya'dan ne beklenebilirdi??


Takımın izlediğim maçlarında özellikle Kuzey Kore maçında tek ümidinin Maicon olması Brezilya için "düşünme" vaktinin geldiğini gösterdi. Maçlar sıkıştığında Maicon'un bindirmeleri olmadan atak yapamayan bir Brezilya izledik. Koskoca bacasız sanayiden oyunun kilidini açabilecek başka adam çıkaramamışlar! Tamam Brezilya'nın Roberto Carlos'lu, Cafu'lu, Carlos Alberto'lu savunma kanat oyuncularından oluşan bir kanat geleneği de vardır ama o takımda kilitleri açan, Zico, Rivaldo ve Romario gibi isimler de vardı... Son Dünya Kupası'ndaki Brezilya belki de en kötü Brezilya idi. 2009'daki Konfederasyon kupasında da sinyallerini vermemiş miydi sanki?

Güle Güle Koca Bestekar!


Selmi Andak ismini bazılarınız bilir ya da hayatınızda ilk defa duyuyor olabilirsiniz. Ben de yaklaşık bir sene önceydi sanırım, marşlarla ilgili bir araştırma esnasında yani meraktan öğrenmiştim bu değerli ismi. Selmi Andak evimizde, sokakta, stadlarda rerere rarara diye damarlarımız çıkarcasına haykırdığımız Galatasaray Marşı'nın bestekarı. Çobansalata ailesi olarak kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz. Mekanın cennet olsun Koca Bestekar...

Galatasaray ruhumuz tek burcumuz
Ali Sami Yen ölümsüz kurucumuz
Kültür simgesi Galatasaray
Sporun beşiği Galatasaray

Sarı kırmızı gönlümüzde ideal
Spor kollarında tükenmeyen bir moral
Kalplerde yıldız göklerde bir ay
Sporun beşiği Galatasaray

Her dalda nice kupalar
Son hedef şampiyonluklar
Her kolda yarışmamız var
Zaferlere kavuşmamız var

Re Re Re Ra Ra Ra Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom

Güfte: Mehmet Faruk Gürtunca
Baste: Selmi Andak

Bari Bu Sefer Böyle Yazma Necati Abi!

Takığım kendisine bilinen üzere. Okumadan duramıyorum. Çok seviyorum. Zevkli oluyor. Fenerbahçe, Az Alkmaar ile hazırlık maçı yapmış, yenmiş ya da yenilmiş fark etmez herhalde, sonuçta önemli olan takımın kaynaşması falan der değil mi? Yok Necati Abi hazırlık maçında bile hakemlere laf geçirmeyi yine unutmamış ama bu sefer irdelemeden doğrudan çakmış. Nasıl olsa Almanlar diye sanırım:

İki önemli hata
F.Bahçe, yurt dışında yaptığı ilk hazırlık maçında güçlü rakibi AZ Alkmaar'a ikinci yarıda yediği gollerle 2-0 yenildi. Sanıyorum Aykut Kocaman iki önemli yanlış yaptı. Birincisi, her yıl bütün kulüpler (Beşiktaş, G.Saray) ilk hazırlık maçlarını takımda uyumun sağlanması, yenilerle eskilerin kaynaşması için daha ziyade güçsüz ekiplerle oynarlar.
Ama F.Bahçe hem de yabancı sahada güçlü bir rakiple oynama hatasını yaptı.
İkincisi, üst üste yorucu idmanlarla forma girmeye çalışan oyuncular bu zorlu maçtan bir gün önce bile iki antreman yaparak Alkmaar karşısına çıkarıldı. Bunun sonucunda da ilk yarıda oyununu hakimi olan, güzel paslarla rakibe üstünlük kuran ve pozisyon bulan sarı-lacivertliler ikinci yarıda oyunda dengeyi sağlayamadı ve rakibine mahkum oynayarak sahadan yenik ayrıldı.

RANDIMAN VERMEDİLER
Bu maçın futbolcular bakımından önemli tarafı, forvetin etkisizliği. Gerek ilk yarıda gerekse ikinci yarıda santrforda yer alan Semih ve Gökhan biraz da geçen yılın futboldan uzak yaşamıyla randıman veremedi. Yönetim üstelik 21 Temmuz'da yapılacak G.Saray maçı öncesi hâlâ vadettiği forveti transfer etmemekle hem Kocaman'ı hem de takımı zayıf bıraktı.
Yeni transferlere gelince... Caner ve ikinci yarıda oyuna girmesine rağmen Stoch ilk 11'de oynayacak çapta olduklarını gösterdiler. İlhan ise henüz hazır değil. Ve lüzumsuz sert oynuyor.
Lugano'nun yokluğunda stopere Bekir'in konması daha doğru olur. Kaleci Volkan Babacan'ın yediği gollerde ondan çok defansın hatası vardı. Önemli kurtarışlar da yaptı.
Maçın Alman hakemleri kötü, taraflı maç yöneterek F.Bahçe aleyhine çalıştı.

Hayır ne alaka son cümle! O kadar güzel analiz, işte yeni transferler şöyle böyle, zor rakip, gerek yok ondan sonra hiç alakasız dağdan kestim kereste. Sanırım şeytan dürtüyor Necati Bilgiç'i. Hazırlık maçı dahi olsa her yenilgide hakemi kötülemeyi unutmuyor. Neyse, ne olursa olsun ben O'nu böyle seviyorum.

Not: Fotoda hep aynı Nacati Bilgiç resmini koymaktan bıktım. Bari bu sefer de öbür Necati Bilgiç'in resmini koyalım.

İspanya - Hollanda finali hakkında

Maç öncesi ne yazdıysam onu izledim. Şaşırmadım böyle bir final izlediğime. Şaşırdığım anlar da oldu ama onların çoğu da hakemin verdiği kararlara dair anlardı. Maç boyu Hollanda'nın geride beklemesini eleştirenler şunu unutmasın. Hollanda gücünü biliyordu. Van Bommel ve De Jong ile İspanya'nın yaptığını yaparak onu durduramazdı. Rakibi "döverek" durdurmak da gerekmezdi ama biraz diş gösterip rakibi yıldırmak her maçta olabilecek bir şey. Faul olmadan biten kaç futbol maçı olmuş ki dünyada? Yeri gelince -halısahada- "futbol bu erkek oyunu" diyip bacak kıranlar izlediği maçta iki fazla faul görünce çok faullü oynadılar demeyin...

Maçın ilk 20 dakikası süper baskılı ve hızlı bir şekilde başlamıştı. İspanya sürekli pas yaparak rakiplerinin sinirsel ve fiziksel direncini kırmak isteğindeydi. Hollanda rakibini durdurmak için, sert oynamak dışında,top ayağında olan futbolcuya değil topu ayağında bulunduran futbolcunun pas opsiyonlarını kapattı. Böyle olunca Pique ve Puyol aralarında paslaşmak zorunda kaldılar ve İspanya'yı uzun toplarla oynamaya zorladılar. Aynı şeyi İspanya da Hollanda'ya uyguladı ve İspanya kadar iyi pas yapabilen ayaklara sahip olmayan Hollanda daha çabuk pes etti ve topu daha çabuk ayaklarında uzun toplarla çıkarmak zorunda kaldı.


İlk 20 dakika çoğunlukla böyle geçerken Sergio Ramos'un topu kaleye gönderemediği kafa şutu gol olsa maçın gidişatı kuşkusuz çok farklı olurdu. Hollanda ileriye çıkmaya başlar, daha az faullü oynardı.

Hollanda'nın emektar kaptanı Torres yerine ilk 11'de başlayan Pedro'yla adam adama oynadı. Öyle ki bir pozisyonda Hollanda defansının sağına geçen Pedro'yu takip ediyordu Hollanda'nın sol beki olan Giovanni van Bronckhorst. İlk yarının ortalarına doğru, hızlı başlayan maçın temposu doğal olarak düştü. Adrenalin yaratmak lazımdı bu dakikalarda ve hırslı-sert futbol oynayan Hollanda'da De Jong net kırmızı görmesi gereken bir hareketle Xabi Alonso'nun göğsüne kramponu geçirdi. Sarıyla yırtması ilginç... O pozisyonda yırtmış olması daha ilginç.


Ramos'un kafa şutu dışında heyecanlı pozisyon göremediğimiz ilk yarıda Hollanda centilmenlik yapacağım derken İspanyol kaleciye topu gönderdi. Top az kalsın kaleye giriyordu ki Casillas topu kornere çelebildi. O pozisyondan sonraki pis bakışları da görülmeye değerdi.

Hollanda devrenin sonuna doğru birkaç güzel organizasyonla rakip kaleyi zorlasa da sonuç alamadı. Devre boyunca iki takımın da sadece duran toplarla tehlike yaratmaya çalışması yeteri kadar sıkıcı kıldı ilk yarıyı.


İkinci devre yine aynı başladı. Fakat iki takım da uzatmalara gitmesini istemiyordu. Pozisyon üretme çabaları ilk olarak Hollanda adına sonuç verdi. Sneijder'in Robben'e verdiği nefis pas ve Robben attığı inanılmaz deparla maçın en net pozisyonunu yakalayan turuncular Casillas'ın ayağına takıldı. Ah işte o gol olsa... "Hollanda akıllıca oynadı", "Hollanda kaderine isyan etti" vesaire şeyler yazılır çizilirdi.

Del Bosque, Gio'nun adam adama oyununa maruz kalıp yorulan Pedro'nun yerine Navas'ı oyuna aldı. Aşağı yukarı aynı oyun tipine sahip Navas'ın daha savruk bir tekniğe sahip olması ve fiziksel olarak Pedro'ya nazaran daha cılız olması beni önceleri düşündürdü fakat attığı çalımlar ve yaptığı ortalarla İspanya'ya hareket getirdi. Hele ki yaptığı sert ortada arka direkteki İspanyol futbolcu topu kaleye itebilse...


Van Marwijk ise Kuyt-Elia değişikliği ile cevap vermek istedi ama sonuç alamadı. Turnuva boyunca fazla varlık gösteremeyen van Persie ile Elia'yı değiştirse sonuç ne kadar farklı olurdu bilemeyiz ama turnuvanın Hollanda adına en iyi oyuncularından olan Kuyt'un finalde kenara gelen ilk oyuncu olması "enteresandı."

İspanya son 15 dakikada yine daha iyi olan taraftı. Ramos yine kafasıyla gönderdiği topla Hollanda ağlarını havalandırmak istedi ama başaramadı. Ardından 80. dakikada bir pozisyon vardı ki "total futbol"un ne olduğu o pozisyonda açıklandı. Iniesta altı pasta topla buluştu ve kaleci ile karşı karşıya kaldı. Şutunu engellemek üzere Hollanda'nın en çok gol atan oyunucusu Sneijder Iniesta'yı engelledi ve takımının umutlarını tazeledi. Bu pozisyon'un ardından yine bir depar geldi Robben'den bu sefer biraz yorgundu ama yine hem Pique'yi hem de Puyol'u geride bıraktı. Fakat topu biraz açınca Casillas da Robben'in açısını çok iyi kapatınca bir golden daha oldu Hollanda... Eh böyle olunca da maç uzatmalara gitmeyi haketti.
Uzatma dakikalarında kondisyonu düşen Hollanda İspanya'ya daha fazla pozisyon vermeye başladı. Fakat Hollanda defansı Gio'nun kanadından çokça açık vermeye başladı. Gio kendi kanadından gelen iki tane atağı önledi. Tecrübesi ve oyun zekası o iki pozisyonu engellemesindeki önemli etkenlerdi. Fakat van Marwijk Gio'yla oynamaya cesaret edemedi. Ömer Üründül sakatlanıp çıkmak zorunda kaldığını söylese de inandırıcı değildi. Turnuva boyunca dediği ne inandırıcıydı ki?! Neyse Braafheid'ın oyuna girmesi Hollanda'nın sonu oldu. Turnuva'da ilk kez forma giyecek Braafheid'ın bu şansı finalde bulması bir kumardı. Sol bek olmamasına karşın defanstan anlayan Boulahrouz girebilirdi oyuna... Heitinga'nın atılması Luis Suarez'in atılmasından daha makuldu. Ama İspanya'nın yenmesinin önüne geçemedi Heitinga da... Ne Elia, ne van der Vaart ne de Braafheid değişiklikleri sonuç vermedi ve İspanya sol bekten Iniesta ile golü buldu tam da 116'ıncı dakikada... Bir kaç dakika daha ayakta kalsaydı Hollanda maç penaltılara kalacaktı ancak yıllarca yarı finallerde penaltılarda elenen Hollanda penaltılardaki şanssızlığını da yenebilecek miydi bilemeyeceğiz...

Robben o golleri kaçırmasa, Ramos henüz ilk 20 dakika içerisindeki pozisyonunu kaçırmasa, de Jong Xabi Alonso'ya yaptığı harekette kırmızı kart görse, Stekelenburg ve Casillas karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda topları kurtaramasa, hikayelerin hepsi çok farklı yazılabilirdi... Boş konuşuyoruz demek değil niyetim ama diyeceklerimizin-dediklerimizin hiç biri dilimizin ucunda olan, ucundan çıkan şeyler değil... Tuşladığımız her kelime gözümüzü ayıramadığımız o pabuçların ucundan çıkarttırılıyor biz edilgen yorumculara...

Maçın kader adamları: Iker Casillas, Sergio Ramos, Arjen Robben, Marteen Stekelenburg ve kesinlikle Howard Webb...

Başkalaştım, Başkalaştın, Başkalaştı...

Eskiden Fenerbahçe parayı basar, isim ve tecrübe transfer ederdi, tüm takım o oyuncular etrafına kurulurdu. Galatasaray, takıma uyum sağlayacak, maddi olarak takım kimyasını bozmayacak, diğerlerine nazaran daha az maliyete sahip ve zarar edilmeden satılabileceği düşünülen yabancıları transfer ederdi. Beşiktaş'ın ise önceliği Türkiye'nin bir önceki sezon öne çıkmış oyuncuları olur, yabancı açısından da isim değil ama tecrübeli ve mücadeleci olanlara öncelik verirlerdi.

Şimdi Beşiktaş parayı basıyor isim ve tecrübe transfer ediyor, takım o oyuncuların etrafına kurulacak. Galatasaray önceliği ülke sınırları içine veriyor ve hem gelecek vaadeden hem de açıklarını kapatabilecek alternatif oyunculara verdi, yabancılarda ise isimleri bilinen ama takıma çalışacak oyuncuları almaya çalışıyor; bunları yapmayı düşünürken ise ilk baktığı para oluyor. Fenerbahçe ise yabancılar olarak Avrupa'da kıvılcımı yakmış, burada alevlenebileceği düşünülen, maddi olarak da kulübü fazla zorlamayacak, zarar edilmeden de elden çıkarılabilecek oyunculara önem veriyor.

Aslında güzel bir şey. Ne olursa olsun birşeylerden ders alınmış olacak ki, transfer politikalarında yenilikler var her üç kulüpte de. Ne olursa olsun değişim iyidir.

Fakat diğer yanda da öyle transferler var ki; Nicolae Dica, Ismael Sosa, Debatik Curri, Michael Stewart, Ermin Zec, Safet Nadarevic, Michael Zewlakow, Fernando Varela, Florin Cernat, Jerko Leko. Az buz isimler değil bu sayılanlar ve bu sezon Anadolu takımlarında olacaklar. Yayın ihalesinden alınan paralar sonucunda bu isimlerin Türkiye'ye gelmeleri çok önemli. Doğal olarak da bu isimlerin etkisi ile artık geçen sezondan bile daha cesur olabilecekler kanımca Anadolu kulüpleri.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kaostan Başarı Çıkar mı?

Aslında geçen sezonun sonundan belli gibiydi bu sezon başlangıcında olacaklar. Ama bu kadar sancılı olacağını düşünmemiştim açıkçası. Tüzük çalışmalarında yönetimin kongre üyelerinden kroşe yemesi, üstüne Haldun Üstünel'in istifası ve beklenen o 5! transferden şu ana kadar sadece birinin gerçekleşmesi ve ortada dolanan isimlerin bayağılığı taraftar ile yönetimin arasını açtı. Pino diye Dos Santos'tan vazgeçmek, Harry gibi dört dörtlük bir profesyonelin bir türlü gönlünü edememek, kaleci sanılan ama artık ne olduğu iyi bilinen Leo'dan kurtulamamak, altyapıdan gelip Galatasaray'ın geleceği olarak görülen 3-4 oyuncunun o kadar emekten sonra yollanması, sağ tarafta her sezon sıkıntı çekerken Uğur gibi bir oyuncunun tam sakatlıktan kurtulmuş ve formunu tuttuğunda ne kadar etkili olduğunu bilirken satmak, taraftarın asıl bu takımda yer almasını beklemediği Barış, Ayhan, Sarp, Zan gibi oyuncuların halen daha kadroda tutulması sıkıntıların odak noktası olarak görünüyor. Keita'nın gidişini her ne kadar satılmasına bazılarımız tepki gösterse de yönetimin başarıyla sonlandırabileceği bir hamle olarak görüyorum. Ama şu an başarılı oldular diyemiyorum; onun yerini onunla aynı kalitede ama satıldığı fiyattan daha uygun biriyle doldururlarsa evet yönetim bu hamlede başarılı olmuştur diyebilirim.

Aslında bana göre bunların hepsinin temelinde Adnan Sezgin'in tekrar transferde söz sahibi yapılması var. Sezgin, Üstünel gibi bir Galatasaraylı değil. Bir profesyonel demek de açıkçası bu işin profesyonellerine de hakaret olur gibi geliyor. Üstünel'deki ikna yeteneğinin ya da presentabllığın onda biri kendisinde yok. Çünkü futbolcu olsun t.d. olsun ne transferi yapılacaksa karşı tarafta ilk anda oluşturulacak intiba çok önemlidir. Üstünel'deki at kuyruğu saçlar bile yabancı oyuncuların Türkiye'ye olan ve bilinen bakışlarının değişmesinde ve rahatlamalarında, doğal olarak da transferlerin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynuyordur bana göre. Bu durum Türkiye sınırları içerisinde bir artı olarak görülmeyebilir. Çünkü Sezgin de Üstünel de camiada ismi olan insanlar ve birinin ayağına gidip transfer isteğinde bulunmaları bile önemli ama iş sınır dışına çıkınca Üstünel duruşu, konuşması vs. ile Sezgin'in bir kaç adım ötesine geçiyor. Üstünel bir yabancı oyuncuyu ikna ederken ilk önce takımın vizyonundan, takımdaki futbolcuların misyonlarından konuşmaya başlayıp karşı tarafı istediği kıvama getirdikten sonra paraya geçiyor; Sezgin ise profesyonel! olduğundan olaya doğrudan maddi anlamda istediğini ne kadar aza alabilirim gözüyle bakıyor ama karşı taraf da bir albeni görmediğinden fiyatta indirime falan gitmiyor. Tabiki transfer görüşmelerinde ben yokum ama transfer edilen oyuncuların açıklamaları bu düşüncemi destekliyor. Hatta bir adım daha öteye geçersek, maalesef Sezgin ilk bakışta gerek konuşması gerekse vücut dili ile bir kabadayıyı ya da sarhoşu andırıyor. Çok sert bir laf oldu ama benim gördüğüm bu.

Diğer yandan bu bloga yazmaya başladığımdan beridir belirttiğim eğer Galatasaray güçlü olmak istiyor ise yerli futbolcuların baskın, yabancı futbolcuların da tamamlayıcı olduğu bir takım kurması fikrinin temelleri için bu dönem bir başlangıç olabilir. Alınan yerli futbolcuların, Kleve maçı tabiki ölçü değildir ama form tuttuklarında Galatasaray'a faydalı olacakları aşikar. Ancak alınacak yabancı oyuncular eğer Türkiye'yi ve Galatasaray'ı yan gelip yatılacak bir yer olarak bellerlerse bu sezon da geçen sezondan farklı olmayacaktır.

Ve son olarak Rijkaard. Türkiye'de ne futbol takımları ne de futbolcular demokrasi ile yönetilmeye alışmamış. Ya eli maşalı olacaksın ya da futbolcuların suyuna gidip kendini sevdireceksin; futbolcu da iyi olalım da t.d. gitmesin böyle iyi diyecek. Buradan hareket ile Rijkaard ne zamanki eli maşalı olur, ne zamanki saha kenarında ıslık çalmaktan bir adım daha öteye gidip vücut hareketleri ile sahanın içindekileri gaza getirir işte o zaman birşeyler olabilir. Her ne kadar yapılan haber kulüp tarafından yalanlansa da Rijkaard'ın Sezgin'e transfer yapılamamasından dolayı posta koyduğu haberini okuyunca işte bu, saldırgan ol biraz be koç dedim. Biz maalesef ki ancak böyle muamaleden anlıyoruz. Fakat korkum o ki bu Sezgin gene takıma ucuz diye yeni İnamotolar getirecek.

13 Temmuz 2010 Salı

Kaka’yı savunanlara da benden bir kırmızı kart!

Herkes bu pozisyonda Keita'yı suçladı. Çünkü Keita yüzüne müdahale olmamasına karşın yüzünü tutmuş ve yere düşüp kıvranmış ve Kaka aslında Keita'ya bir şey yapmamış. Keita yaptığı bu rol sayesinde Kaka oyundan atılmış. Keita'nın yaptığı rol gibi kaçabilir, aslında da rol yapıyor. Çünkü müdahale Keita'nın diyaframına karın boşluğuna geliyor. Yüzünü tutarak yere düşmesi aldatmaya yönelik hareket gibi gözüküyor. Tamam Keita yanıltıyor ama Kaka'nın hiç mi suçu yok! Kaka Keita'ya vurmadı mı? Bu pozisyonu "Keita koşarken Kaka'ya bilerek çarptı ve kendini yere attı. Sonrasında da Kaka haksız yere ikinci sarıyı gördü ve atıldı" diye yorumlayanların, onlar bana bakmıyorken ve Keita'nın temposunda koşarken diyaframlarına-karın boşluklarına vücudumun en sivri ve kemikli bölgesi dirseğimle vurmak istiyorum. O zaman anlarlar Kaka'nın ne kadar da haklı bir şekilde oyundan atıldığını...

Keita'nın gidişi


Satıldığına üzülmedim dersem yalan olur. Ama kazan kaldırmadım. Kaldıranları da anlamadım. İyidir, hoştur, hırslıdır, çalımcıdır, sihirbazdır, müthiş hızlıdır, çok sert şutları vardır, asistleri de iyidir ama bir Harry Kewell gibi değildir... Efendi, adil oyuna yakışır hareketleri olan, maç seçmeyen, pozisyon seçmeyen bir oyuncu değildir Keita. Hedefi olan bir oyuncu değildir Keita. Kariyerinde Lille, Lyon ve Galatasaray zirvede gezdiği yıllarda oynayabildiği takımlar arasında kalacaktır. Daha 28 yaşındayken Al-Sadd kulübüne geri dönmeyi kabul eden bir futbolcu hedefsizdir. Ya da hedefi sadece para kazanmak olmuştur. Galatasaray'ın göndermesindeki en büyük niyet ve heves de bu idi. Adnan Sezgin gelmiş de Haldun'un oyuncularını gönderiyormuş gibi bir şey değil. Gitme ihtimali haftalarca gazetelerde yazıldı. Yazıldığı zamanlarda da Haldun görevine devam ediyordu. Taksitlerinin yarısı ödenmemiş 7 milyon Euro küsüre alınıp nakit olarak çil çil 8 milyon Euro küsüre satılan Keita ticari bir amaçla satılmıştır ve son yıllarda büyük kulüplerin arasında satışı yapılarak takıma para kazandıran bir kaç yıldızdan biri olmuştur... Yerine de eksik kaldığımız bölgeye orta sahaya Lorik Cana gibi niceleri transfer edilebilecektir artık... Rahat olun Keita'yı bir sene ararız daha da aramayız... Bu arada Al-Sadd'daki lakabı da Hayalet-miş Keita'nın.

Kral olmaya adı yetti!


Dünya Kupası gol kralı kim olur bahisleri ilk açıldığında Thomas Müller'i aday göstermişler miydi acaba? İddaa muhtemelen "diğer" şıkları arasında yer vermiştir kendisine... Ama o artık diğerleri gibi değil. Sanki diğerleri gibi olmayacağını ispatlamak istermiş gibi Almanların dünya kupalarındaki en golcü ismi Gerd Müller ile aynı numarayı sırtına geçirmişti. Belki de o formayı "Müller geleneği" devam etsin diye ona giydirdiler...

Formanın kerametinden midir, soyadının getirdiği "gol çekmesi"nden midir bilemeyeceğiz ama son dünya kupasının gol kralı Thomas Müller oldu. Üstelik attığı gollerle uzanmadı bu unvana!! Yaptığı asistler onu aynı sayıda gol attığı David Villa, Wesley Sneijder ve Diego Forlan'dan ayırmış. Böyle gol kralı ilan edildi Müller... Benim bu duruma çokça itirazım var! Oldu olacak ikili averaja baksalarmış bir de! Birbirleriyle oynadıkları maçlarda kim kime daha çok çalım atmış ona da baksalarmış... Gol krallığının Müller'e gitmiş olmasının tek bir şey anlamlı kılar o da 6 maçta 5 gol atmış olması yani gol ortalaması. Diğerleri hep 7 maçta atmışlar 5 golü... Ama FIFA Müller'e gol krallığını daha çok asist yaptı diye veriyorsa David Villa da şampiyon olan takımda oynuyor onun günahı ne?

Gerd Müller dünya kupalarında Almanya formasıyla 14 gol attı. Klose de 36 yaşında 2014 dünya kupasında olmazsa G. Müller'in takipçisi olarak kalacak. Henüz '89 doğumlu olan T. Müller önümüzdeki yıllarda bu ikiliyi geçebilecek mi göreceğiz...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Hidayet Phoenix Suns'a Takas Oluyor! Oldu!

Az evvel ajanslara düştü bu haber. Phoenix Suns Raptors'ta mutlu olmayan Hidayet'i alıyor, Jose Calderon'u Bobcats'e giderken görüyoruz, Leandro Barbosa'yı da Toronto'ya takas ediyor Phoenix. Pakete Bobcats'in katkısı da, Diaw ve Tyson Chandler'ı Raptors'a yollayarak oluyor. Toronto'dan 3. adamın daha ayrılması söz konusu, bir dolu da nakit akışı olacak büyük ihtimalle. Toronto bu takasta Bosh'un sign-and-trade'inden gelen 14,5 milyonluk trade exception'a da dokunmuyor üstelik. 3 takım için de hayırlı gibi bu takaslar. Kesinleşince üzerine daha konuşulur da bakalım Hidayet Suns'ın run and gun'ına ve Nash'in hakimiyetine nasıl bir tepki verecek? Ya da 36 yaşına gelen Nash'in yerine yeni bir sistem mi kurmak istiyor Suns? Hill ve Hidayet'in iletişimi nasıl olacak o da ayrı bir konu.

Bu arada Barbosa'yı da draft eden adamın Colangelo olduğunu hatırlatmak gerek. Suns Hidayet dışında Olympiakos'tan Childress'ı da getiriyormuş, o da hayırlı olsun bakalım.

Edit: Bobcats takastan çekildi, Atlanta Childress'ın hakları üzerinden gelecek senelere ilişkin draft hakkı aldı. Barbosa Toronto'ya, Hidayet Phoenix'e, Childress 5 yıl ve 30 milyonluk sign-and-trade ile yine Phoenix'e geçti. Hepsine hayırlı olsun. İlk izlenim Hidayet'in Nash'in gelecekteki alternatifi olarak düşünüldüğü. Yeniden Batı yakasındaki bir Hidayet'i izlemek heyecan verici olacak.

11 Temmuz 2010 Pazar

Son vuvuzela ötmeden...


Emek Ege bugünkü ilk canlı yayınına "tarihi finale artık saatler kaldı" diye başladı. "Klişelerin hastası (!)" biri olarak finale tam bir saat kala "futbol dolu bir ayı geride bırakmamıza artık saatler kaldı" diyerek başlayayım dünya kupasının son maçının oynandığı son günde yazacağım yazıma...

Turnuva başlamadan yayınladığım "Holladalıyım futbola doymalıyım!" başlıklı yazımda Hollanda sempatizanı olduğumu açıklamıştım. Hatta en sonunda da "Şampiyonada tüm maçlarını takip edeceğim takım Hollanda olacak." diye eklemişim. Sayelerinde çok güzel maçlar ve goller izledik, finali de izleyeceğiz.

Dünya kupalarında Hollanda'yı tutmak da bir klişe olarak kabul görebilir. Cruyff-sever bir insan olarak Hollanda taraftarlığım kolayca açıklanabilir ancak bu turnuvada farklı bir nedenim daha var. O da -belki de bir çok insanın Hollanda'yı tutmasının nedeni olduğu gibi - Arjen Robben! Kendisini Real Madrid'de oynadığı maçlarda çokça yerdim! Hatta kendisini yaklaşık 1,5 yıl önceki bir Madrid derbisinde sahanın en kötüsü olarak nitelendirmişim. (bknz. En sevmediğim futbolcu egosuna kurban olan futbolcudur. )

Robben Real Madrid'den gönderildikten sonra Bayern'deki performansıyla Real'dekilere kim olduğunu bir kez daha kanıtladığı gibi milli takımının da en kilit oyuncusu olacağını gösterdi. Sneijder istatistiki performansıyla da Robben'e nazaran biraz daha önde gözükse de bu akşamki maçta maçı Hollanda lehine çevirebilecek bireysel yetenekleri en üstteki kişi Robben'dir! Hollanda'nın orta sahası normal bir lig takımı için -bahisçi terimiyle- 2,5 üstü değil ama 1,5 üstü bir kaliteye sahip. Çok iyi kesici olmalarının yanında çok iyi birer çalımcı ve pas dağıtıcı değiller İspanya gibi. İşte İspanya'yı bu akşamki finalde öne çıkaran nedenlerden biri bu.

Hollanda'lıyım ama İspanya'nın kupayı kazanmaya daha yakın görüyorum. Çünkü;
  • Hollanda'nın defansının araya atılan paslarda nasıl bir buhrana doğru sürüklendiğini Brezilya'nın attığı golde izledik. Brezilya arapasları çok iyi yapabilen bir takım değil ama İspanya bu işin kitabını yazsa bestseller olur... Bu akşam İspanya eğer Almanya karşısındaki 11'le sahaya çıkarsa Hollanda defansının arasına atılacak her pas gol tehlikesi olur...
  • İspanya eğer Torres'le başlarsa işleri zora girer. Villa'nın en uçta başladığı veya bitirdiği maçlarda İspanya'nın kazanan taraf olduğunu gördük. Del Bosque kazanmak istiyorsa yine Torres-Pedro değişikliği ile başlar...
  • Hollanda ise atak karşılarken kaptığı topları 3 pasta rakip ceza sahasına taşıyabilen bir takım. Bunu da inanılmaz bir hız ve isabetle başarıyorlar. Robben'in Slovakya maçında attığı golde De Jong'un Robben'e attığı pas ve yine Sneijder'in Kamerun maçında Robben'e attığı pas (Klaas Jan Huntelaar'ın golü) bunun mükemmel iki örneği. Zaten bunu çok iyi yaptıklarını Euro 2008'deki Fransa ve İtalya maçlarında da görebilmekteyiz. Bu konudaki en önemli soru ise İspanya buna izin verecek mi? Ya da Hollanda İspanya'ya bunu kabul ettirebilecek mi??

Bugünkü maçta İspanyol orta sahası ve Hollanda orta sahasının teknik kapasitelerini ve taktik zekalarının karşılaşmasını izleyeceğiz... Hollanda defansı en önemli sınavına çıkacak. İspanya takımı ise çağımız futbolunda en iyi olduklarını tarihe altın harflerle yazdırmak isteyecek. Hollanda artık bir kupa kazansak isyanını sonuca dökmeye çalışacak. Sneijder Hollanda futbolunun, David Villa da İspanya futbolunun efsanelerinden olmak için sahada olacak... Son vuvuzela ötmeden bir klişe daha yapalım ve kim kazanırsa kazansın kazanan total futbol oldu! (bknz. Cruyff-Hollanda-Barcelona)
Teşekkürler Cruyff...

Vuvuzeladan Parke Gıcırtısına


Birkaç hafta öncesi olacak, İngiltere-Almanya maçını dışarıda, çay bahçesinde izlemek için sözleştik arkadaşımla. Maça yaklaşık bir buçuk saat kala kendimizi, repertuarımda olmayan Pes 2010 oynamak için playstation salonuna attık; haliyle oynadığımız dört beş maçtan ortalama 5 farklı mağlubiyetlerle kalktım. Yenik pehlivan sıfatıyla, sürekli bir maç daha istememden dolayı maçı kaçırma tehlikesiyle apar topar hesabı ödemeden tüydük, şaka tabi ki, dağ başı değil orası, herif çeker vurur yoksa! Tabi, 5 farklı yenilgilerin kızgınlığıyla da, 'erkeksen nba 2k10'da gel' demeyi de ihmal etmeyerek, yerlerde sürünen seviyenin içine batırdım. Yaklaşık on dakika geç kalmıştık ki, ilk şoku o an geçirdik: koskoca çay bahçesinde oturacak yer kalmamıştı, şehir dünya kupasına kilitlenmişti. Neyse ki, çay bahçesi sahibi derinliklerden çıkarttığı iki sandalyeyle bizi de çoşkulu güruhun içinde bir yerlere dahil etti. Allah'ın sevgili mi yoksa cehennemin seribaşı kullarından mıyız, bilmiyorum ama, bir dünya kupası tarihçisi abimizin hemen arkasına düştük. Her atak sonrası, bize dönüp, tarihin derinliklerinden o hücum varyasyonuna benzer bir tane çıkarıp duruyor. Tabi abimiz yetmezmiş gibi,bir de Almanya'nın gollerinde kopan gürültüyle dolunca kulaklarımız tarihin farklı bir evrim aşamasında olduğuna kannat getirdik arkadaşımla. Bu arada baktık; abimiz de duracak susacak gibi değil, devre arasında sandalyeleri üçer beşer sıra sola doğru kaydırdık. Ama Almanya durmak bilmiyordu. Almanya attıkça vatandaş daha heyecanlanıyordu. Arkadaşım bir ara bana doğru dönüp, 'muhtemeldir, iddaacı gruptur bu bağıranlar,' dedi. Şöyle etrafı göz ucuyla kestim; 'yok,' dedim 'bu başka bir şey,bu bağıran grubun kesinlikle iktidarsızlık sorunu var ,değilse ben böyle bi hastalık görmedim açıkçası, tıbben tanımsız.'


Arkadaşlarımla, bir evde toplanıp, gecenin bir yarısı, bir Nba maçı izlemeyi hayal etmiştim, şükürler olsun, hem de abartarak, bu hayalimi üniversitedeyken gerçekleştirdim ama, şu manzaranın doğabileceği aklımın ucundan geçmezdi; anlaşılan başka bir dünyada yaşamaya başlamışız. 70lerde 80lerde, köylerde elektrik olmadığından, dünya kupalarını avrupa maçlarını izlemek için, geceyarıları, onarlı yirmişerli gruplar halinde inerdi il/ilçe merkezlerine gençler. Bu modern anlamda bir hicrettir aslında: futbol hicreti. Hem de yıldızların cılız ışığında düşe kalka yürünen köy yollarında... O gençler yokluktan kahvehaneleri tıklım tıklım doldururlardı. Cayır cayır yanan elektriğin ortasında, evimizden iki adım uzaklıktaki kahvehanelerde, bahçelerde toplanıp maçlar izliyoruz bu gün. O günler, bütün takımlar gençler için birdi, futbolcuların hepsi siyah beyaz giyinikti ekranda, sadece futbol aşkına kilometreler yürünür, ağrıyan en fazla ayaklar olurdu yürümekten. Bu gün ses, gürültü yoruyor, görüntünün cafcafı yoruyor,aval aval dikiyoruz bakışlarımızı ekrana, ama futbolu sporu anlamakta konuşmakta günler akıp geçtikçe daha da zorlanıyoruz. Bu girdiğimiz hastalıklı bir çağ.


İşte, Almanya'nın gollerine maçı anlatanıyla yorumcusuyla havalara uçulan bu dönemde biz çobansalata olarak aklıselimi bırakmıyoruz ve canımızdan bir parça basketbol için de yaşıyor düşünüyoruz. Dünyanın açlıkla imtihan vermeyen bölümü; tüm iddia programcı yorumcularını işsiz bırakarak, istihdam politikalarını yerle yeksan eden Ahtopot Paul'ün maç öncesi seçeceği kutuya odaklanmışken; biz, çoluk çocuğun ekmek parası için bir yerlerini yırttığı Orlando yaz liginden ilgimizi eksik etmedik. Bu arada dikkatimi çeken ahtopot Paul'ün hep, kendine göre sol kutuyu seçmesi oldu. Bu da akla Ahtopot Paul'un solak olma ihtimalini getiriyor. Neyse, sağolsunlar, Gundy, Doc Rivers gibi isimler de bizi yalnız bırakmadılar, onlar da yaz liginde hazırdılar tribünde, en azından iki kelam edecek adam bulduk o can sıkıcı maçlarda.Yine sağolsun, Michael Jordan da ziyaret ettiler, eksik olmasınlar.Çobansalata olarak bizi daha çok ilgilendiren Magicti; bu nedenle sadece Magic maçlarını izlemeye çalıştım; Semih'in hatrına Boston maçlarına şöyle ufaktan bir iki dakika harcadım, ancak pişman oldum; nitekim bu maçlarda at izi it izine bolca karışıyor, maçlar karmaşık ve ağır. Yaz liginin, yanılmıyorsam, ilk gecesinden sonra Duhon'un şehir kapısından girdiği haberi geldi. O günden sonra Gundy ve benim yüzümden tebessüm eksik olmadı, ikimiz de tüm günümüzü yanımızdakilerine el şakaları yaparak geçirdik, tadını çıkarmaya baktık maçların. Gundy ve ben neden huzurluyduk ve neden bu kadar rahatlamış görünüyorduk ve neden biz? Gundy, o kadar sevinç doluydu ki, hemen Duhon'un numarasını almış bedava mesajlarından çekmeye başlamıştı bile. Gundy'den gözümü ve aklımı ayırdığımda,Duhon takıldı aklıma. Smith'e kızdık ettik, ancak hakkını da verelim adam akıllı düşündüğünde oltaya iyi ve iri balıklar da çekiyor. İki hafta önce başlamıştı C.Paul-Magic yakıştımaları, dedikoduları gazete sayfalarında, internette. Paul yetenekli çocuk, katıldığı grubun basketbol kalitesini artıracak bir çocuk, ama Magic'e gelmesi halinde o 4-5 senede ancak yerleştirdiğimiz tereyağından kıl çeker hücumu, tereyağındaki kılı hayvan gibi kolu daldırarak çıkarılır şekle sokacağı da aklıma geliyor ve inceden sıkıntıya gark ediyordu bu söylenti beni. Haberler her ne kadar Hürriyet-Kelebek eki haberi niteliğindeyse de can sıkıcı işte. Sonuçta, kimine göre, dağ fare doğurdu; ama, kanımca bu sezeryan doğma fare yeni mahallesine kolay uyum sağlayacaktır.Yıllarca protez bacaklarla savunma yapmaya çalışan New York'un en disiplinli, işini ciddiye alan iki oyuncusundan biri kafasına göre bir yere geldi. Geçen seneki aceleye getirildiği aşikar transferlerden dili yanmış Magic, düşünerek tartarak yapacağı hamlelerle- ki ilk hamle gayet yerinde- üç kulvarda birden şampiyonluğa oynayactır/futbol zehirlenmesi. İşin teknik, taktik kısmına sezon başlamaya yakın değineceğim; yani 1-2 oynar mı bu adam, nasıl oynar, Nelson'la süreleri nasıl paylaşırlar gibi. Ama , görünen ve duyduklarımız, Gundy'nın bu oyuncuyu mutlaka işleyeceği yönünde; Duhon da inşallah,geçen sezon kaybettğimiz saha içindeki aklı bir nebze olsun yerine getirecektir; ki, Gandi babanın Duhon'dan azami verimi alacağına şüphem yok. Gundy ve benim yüzümüzde tebessüm bırakan bu hamlenin nedenlerinden biri de; yaz liginde denediğimiz oyun kurucuların, yaramıza bırakın merhemi, vazelin bile olamayacak kadar enteresan adamlar olmalarıydı. Randle'ı denedi ısrarla Pat Ewing ilk maçlarda; hücumda paylaşmayı seven bu arkadaşımız, sevimli de bir adam, enerjik ve olağandışı hareketli ama, mesela, ilk maç İndiana maçıydı, o maçta rakip oyun kurucu(Stephenson) dümdüz etti, karşısında kimse yokmuş gibi oynadı. Son maçlara doğru ise topu Stinson ve Crawford'un eline teslim etti. Özellikle Crawford rahatlıkla skor yapabilen bir arkadaş olmasına rağmen, savunmada her ikisi de, bir Magic klasiği olan rakip oyun kurucuları milli oyuncu yapma potansiyeline sahipler; ve arzuladığımız o aklıda ortaya koyacak oyuncular değiller. Bu şartlar altında kara kara düşünmemiz gerekirken, gelen Duhon haberi Gundy ve bana rahat nefes aldırdı; 'amaan,başlarım maçına,yemişim guardını' havasına soktu ikimizi de. Hatta, Gundy, bu gazla, üç dört sıra arkada maçları izleyen Doc Rivers'a, 'seneye görürüz Rondoyu bizim maçlarda' şeklinde o bedava mesajlarından atmıştır diye de düşündüm. Birkaç gün sonra, Gundy'i gördüğümde, 'Baba duydun mu,LeBron Miami'yi seçmiş.Bu sene nasıl durduracağız bu adamları,' dediğimde,haberin Gundy'nin hiç şeyinde olmadığı açıktı. (Bu arada değinmesem olmaz: LeBron'un kararını bir saatlik bir ESPN programında açıklaması, ve kararını açıklamadan önceki yarattığı ortam ve takınılan tavırlar; güngörmemişliğin ve yozluğun birebir örnekleri olmuştur, basketbol bu dönemi on yıl ya da yirmi yıl sonra utançla karşılayacaktır.) Ne yalan söyleyeyim, ben de tedirgin değilim esasında; bunun da basketbol kısmını ayrıntısını daha sonraki bir yazıya ayıracağım ama şöyle inceden değinelem: televizyonun şöhret etmediği bir oyunu/basketbolu tercih ettiğimiz ve sevdiğimiz için, ne-aslında- aynı zihniyette olanların dedikleri gibi hasetle ve dayanaksızca "o kadar yıldız birarada oynar mı?" diyeceğiz; ne de Cleveland'ı her sene başında sezon-öncesi şampiyon yapan akıl fikir yoksunu adamlar gibi "Miami açık ara şampiyon olur," diyeceğiz. Bu arada, birkaç cümle önce parantez içindeki düşüncelerime bir örnek daha yaşadık aslında: Hido, Bosh için, onun için en iyi yer burası(yani Toronto), her topu kullanabileceği başka bir takım bulması zor, demişti. Daha sonraları ise, Bosh, gideceği takıma 'ekleme(addition)' olarak değil ,takımın merkezindeki oyuncu olmak için gideceğini söylemişti. Birkaç hafta sonra da arkadaş, Wade ve LeBron'un takım arkadaşı oldu, kendi isteğiyle. Şimdi merak ediyorum ve kendisine acileten sormak istiyorum: Acaba o çok şişkin egonuzu burada nasıl tatmin edeceksiniz ve hakikaten burada merkez olacağınızı mı düşünüyorsunuz? Ben cevaplayayım mesela;Bosh'un olabileceği en fazla ilçe merkezidir. Garnett Boston'a giderken kanatlarda Pierce ve Allen'ın olduğunu biliyordu, ve kanatlarda bu kadar iyi olan takımda onlara sürekli perde yapmak, onların hareketlerini takip etmek zorunda olduğunu biliyordu, ve hiç gocunmadan tam bir basketbol emekçisi gibi, her pozisyonda perdeye gitti, savaştı didindi. Minnesota'da da aynı şekilde her top için canla başla didindi. Peki şimdiki Bosh, kariyerinin hiçbir döneminde hamallık yapmamış, takımı kötü gittiğinde takım arkadaşlarını kendinden ayıran süpernova yıldız oyuncular gibi demeçler varmiş bu arkadaş, Lebron ve Wade'in hamallığını hakikaten başarabileceğine inanıyor mu? Neyse, bu hususlara daha çokça gireriz, biz 'biz'e gelelim. Kanatlarında Wade ve Lebron'u bulunduran Miami'yi görünce, bu yaz liginden kanatlara takviye yapabilir miyiz diye de sahada oldu gözlerimiz. Bir Messi ve Robbenimiz yok belki, ama kanat organizasyonlarımız ligin dilinde. Ama, ne yazık ki buradan da ekmek yok gibiydi. Bu pozisyonda, Jr.Ewing, Donell Taylor ve ikinci tur seçimimiz Stanley Robinson'u denedik ağırlıklı olarak. Adamakıllı hücumlarımızı genelde Taylor'un üzerinden oynadık, yalan yok, başarılıydı da arkadaş. Ama Magic sisteminin içinde ne kadar işe yarayabilir, pek emin değilim. Jr.Ewing'in ise iyi bir kontrata, tribüne, güzel kızlara, Türkbükünde bir yaz tatiline oynadığı açıktı; açıkçası, yemezler Ewing. Stanley Robinson'a gelecek olursak,ikinci turda tarafımızdan seçilmesinden dolayı, reklamı bol döndü Sentinel sayfalarında. Şimdi Sentinel'i okuyup da bu maçları izlememişseniz, sakın aldanmayın derim o yazılan çizilenlere. Robinson'un seneye Magic kadrosunda olması için sağlam bir Florida senatör torpili olması gerekiyor gibi.


Gundy pek çaktırmadı belki ama, tahminim o da benim gibi en çok pota altı oyuncularına dikkat kesildi. Bu pozisyonda bu sene burdan sağlam eli yüzü düzgün bir adam çıkarırsak Gortat'ı rahatça takas edebiliriz düşüncesi vardı aklımızda. İlk hamlemiz drafttan Orton'u seçmek oldu ilk turda. İlk maçın ilk dakiklarıyla birlikte merak kendini karamsarlığa bıraktı. Orton da ne yazık ki ilk turda seçildiği için Magic forması giyecek gibi. Pozisyon bilgisi, mücadelesi, rebound sezgisi, takipçiliği arkasında oynatılan Jeff Adrien'in çok çok gerisinde kaldı. Öyle ki, yirimişer dakika süre aldığı iki maçta sıfır ribaundla bitirdi maçı, son maçlara doğru bench'i ısıtmak durumunda kaldı. 24 yaşındaki Adrien ise oynadığımız 5 maçın dördünde görev aldı ve mücadelesiyle, gözü pekliğiyle Nba'de sadece savunmalarıyla kontrat alan, Amir Johnson gibi adamlar kadar olabileceğini de gösterdi. Tek dezavantajı pozisyonu için birazcık kısa olması; ama yüreği büyük bir akadaş Adrien. Hatta bir tane de "double double"ı var bu yaz. Takımımız adına bu yaz liginin en önemli adamı, kuşkusuz ismi ve reklamıyla değil, sahadaki gayreti ve oyunuyla Paul Davis'ti. Clippers ve Wizards'ta harcanan 26 yaşındaki bu arkadaş, sahada basketbol oynamayı en iyi bilen kişi olarak gözüktü. Zor gözükse de denenmesinde zarar olmaz diye düşünüyorum, en azından 15 kişilik kadroda olması gerekir sanki. Tabi, bizim istediğimiz, Howard kenardayken, onun rakiplerine uyguladığı yıpratıcılığı verebilir mi; zaten düğüm de gelip burada kördüğüm oluyor. Bakalım uzun tercihimiz nasıl olacak bu düşüncelerden sonra? Şimdi Las Vegas'ta başladılar bir de bu maçlara. Takip etmesi, sıkılmadan izlemesi hakikaten zor, hatta vuvuzela dinlemek daha katlanılır, ama; dünya gözlerini meşin yuvarlakan ayıramıyorken, biz çobansalata olarak rahmetli Naismith'in hatrına Amerika semalarında gezinmeyi sürdürüyoruz.

(Not: Bu da güzel bir not,okuyalım;Gundy baba için boşuna adam demiyoruz: http://blogs.orlandosentinel.com/sports_magic/2010/07/stan-van-gundy-will-not-watch-lebron-james-espn-announcement-special.html )