Sayfalar

7 Kasım 2009 Cumartesi

Orlando - Detroit

Cartersız daha iyi bir takımız. Detroit'ten rövanşı ilk çeyrek performansı ile aldık. Son çeyrekteki savunma ise berbattı. Hem zamanım hem de yazmak için keyfim yok, kusura bakmayın. Bu da günlüğe eklenmiş keyifsiz bir sayfa olsun.

6 Kasım 2009 Cuma

Hagi Bize Sarı Desene!

Çok özledim seni!

Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım


Allah insana Karatoprak gibi dostlar versin, mevcutları da kaybetmemizi engellesin.

Wenger'in Kafası İyi

"Robin Van Persie is the deadliest striker in the Premier League and that I would not swap him for anyone else in world football."

"Robin Van Persie Premier Lig'deki en ölümcül/tehlikeli golcü ve bu yüzden onu dünya futbolundaki hiç bir oyuncuya değişmem"

Bunun sorumlusu fazla alkol tüketimi bence, biraz yavaş Wenger. Olmadı sana bir terapi merkezinde oda ayarlayalım.

5 Kasım 2009 Perşembe

Değiştiği Anlaşılamayan Orlando Üzerine

Ön Uyarı:
Bu yazı istatistik içermez ama istatistiklere ağır atıf yapar, sayılar üzerinden değil olaylar üzerinden akar.


Geçen sezonu finalist ve şampiyonluğu belki de 2 maçın son saniyesinde yapılamayan hareketler ile kaybeden bir takımın ertesi sezona girerken nokta transferler yapıp düzenini bozmayacağını düşünürsünüz. Düşünmek de hakkınız zaten, çünkü mantıklı olan bu. Böylesi bir takımın oyuncu kadrosunu önemli anlamda değiştireceği, işleyen çarkın dişlilerinden 2 önemli parçayı çıkarıp atacağını düşünmek ise ancak sizin kazanma hırsıyla gözünüzün döndüğünü gösterir. Ötesi için söylenecek söz yoktur.


2. Brian Hill döneminde başlayan Magic yükselişindeki en önemli pay sahibi kuşkusuz Otis Smith’tir. Weisbrod’dan aldığı bayrağı doğru düzgün taşımayı becerebilmiştir eski oyuncumuz ve şimdiki Magic Genel Menajeri. Verilen para çok fazla olsa da Lewis’in transferi, oyuncu seçmelerindeki Gortat ve Lee tercihleri, babasını kaybeden ve dağılmış durumdaki Nelson’a yeni kontrat vererek onu ayağa kaldırması, Francis belasından kurtulması Ariza takasları, hem gelişi hem gidişi, Pietrus imzası, Artest takası hep başarılı hamleleriydi. Bu hamlelerin %100 verim verdiğini söylemiyorum ama artılar eksilerden fazla her birinde. Bu idari performansları ve Magic’in bir sistem oturttuğunu görünce haliyle insan devamını bekliyor.


Lakers Final serisine dönüp baktığımızda Magic formalı sadece 1 adam ve 1 gencin öne çıkan ve takımı iten performanslarına şahit oluyoruz. Dolayısıyla bu adamların bu sezon da aynı rollerinde ve aynı forma içinde sahada olmasını bekliyoruz. Kontratı süren, emekçi genci bir tarafa ayırdığımızda, hem de takım sahibi “O” adamı takımda tutmak için ilk kez yüklü bir lüks vergisi ödemeye hazır olduğunu söylemişken aklınıza başka bir şey gelmiyor. Sezon bitip herkes kenara çekildiğinde, yukarıdaki paragrafta sitayişle bahsettiğimiz adamın farklı bir şey yapmasını beklemiyorsunuz. Mantıklı, doğru ve akla yatkın olan şey bu zaten. Öne çıkıp takım için önemini ispatlayan, takımı bir arada tutmayı başaran bu adama imza attırılması, takıma faydası olmayan 2-3 adamın takaslarda kullanılıp bir yedek uzun forvet-pivot bir de yedek oyun kurucu alınması çoğunluğun üzerinde mutabakata vardığı ortak noktalar.


Transfer sezonu başlar başlamaz bir de ne görelim “O” adamın üstü çizilmiş, takımın gelecek vaad eden, bugünün görev adamı yarının yıldızı “Genç” ise takas değeri olan adamlar Alston ve Battie ile takımdan gönderilmiş Vince Carter ile takas edilmişler. Carter’ın yanında bir başka uzun forvet, bahsettiğimiz gençle ile aynı dönem seçilmiş olan Ryan Anderson da Orlando’nun yolunu tutmuş. Carter’ın 2 sene ve yaklaşık 34 milyonluk kontratı dolayısıyla (3. sezondaki 18 milyonluk takım opsiyonunu hesaba katmadım ) bütçesinde yer kalmayan Magic’te kontrat alamayacağını anlayan “O” adam ise Oregon üzerinden Kanada sınırlarına giriş yapmıştı. Sonradan ortaya çıkan ve yalanlanmayan, “O” adama yapılan kontrat teklifinin ise 5 yıl ve 35 milyon seviyelerinde olduğu öğrenildi.


Birçoklarının ağzı açık kaldı yapılan takasa. Kimileri hayran hayran baktılar, kimileri şaşkınlık içinde. Yetmedi bu takası yapan adam gitti Dallas’ın Gortat’a verdiği 5 sene 36 milyonluk kontratı da karşıladı. Gortat ki bu takımda birkaç sezon yaklaşık 13-15 dakika ortalama ile oynayacak, hücum yetenekleri sınırlı bir adam. O sıralar aralarında Nesterovic’in de olduğu o 13-15 dakikayı alıp son derece faydalı olabilecek bir çok uzun da boştayken üstelik. Yetmedi uzun forvete Brandon Bass alındı senesi 4 milyondan. Jason Williams emeklilikten döndürüldü Nelson’ın arkasına. Sokak basketbolcusu Alston gönderilip yerine alınan adama bakınca düşündük de durduk. J-Will parkeleri sokağa dönüştüren, hücumdaki şu spektaküler hareketlerin mimarı ama savunma denilen işten kaçan, dalgalı denizden daha dalgalı adam değil miydi? Matt Barnes minimum kontratla takıma son katılan isim, belki de en iyi transfer oldu. Kadro tamamlandı, takım sahibinin dediği gibi Magic lüks vergisi öder hale geldi, hem de tam 13 milyon.


“O” adam takımda tutulsa ve Toronto’da almış olduğu kontrat verilse, üstüne üstlük “Genç” feda edilip Carter takası da yapılmış olsa, Bass’e yine imza attırılsa ve sadece Gortat harcansa, onun yerine de veteran minimumla yukarıda dediğimiz gibi Nesterovic tarzı bir adam alınsa bugünkü lüks vergisi ile yaklaşık aynı seviyede olurdu Magic’in ödeyeceği vergi. Madem lüks vergisi ödemeye hazırdı Magic neden bu yolu seçmedi? Bunun 2 sebebi var. 1.si Otis Smith’in kendisini dev aynasında görmeye başlayıp “Tek patron benim, benim dediğim olur” tavırlarına dalması, 2.si ise Vince Carter’ın Orlando lobisi. 1. sebebi ve Otis Smith’in “O” adamla ilgili söylediği çirkin sözleri tekrar hatırlatmaya gerek yok. NBA Şampiyonluğu adayı bir takımın Genel Menajerinin asıl karakteri buysa o takımın istikameti de bellidir sonuçta. Zaten ona gereken cevabı Van Gundy verdi “O” adamı çok arayacağını, onunla çalışmanın çok farklı bir deneyim olduğunu anlatarak.


2. sebep ise daha vahim. Vince Carter aslen Orlandolu. Sezon dışı tüm zamanını ve tüm tatillerini Orlando’daki evinde geçiriyor. Kendisi Orlando’da çok sevilen bir sporcu. Senelerdir Orlando dışında olmaktan sıkılmış ve artık Orlando’da oynamak istiyor, diğer taraftan da Nets’in kolay kolay şampiyonluğa oynayacak bir takım kuramayacağını ve rotalarını 2010 yazı için Lebron James’e çevirmiş olduklarını biliyor. Orlando bu kadar üst seviyede ve şampiyonluğa yakınken Magic’i bir çıkış olarak görüyor. Basında yer alanlara göre normal sezon biter bitmez kulis yapmaya, hatırlı isimleri araya sokmaya başlıyor. Orlando’nun Kobe karşısında zorlanmasıyla birlikte kendisi de 2 numara olan Carter’ın ismi bir anda daha final serisi bitmeden telaffuz edilmeye başlanıyor. Otis Smith’le gizli ve gayrı resmi toplantılar yapılıyor. Yine daha final serisi bitmeden Otis Smith “O” adamın Kobe’ye yaptığı blok sonrası bomboş pozisyonda son saniye basketini kaçıran umut vaad eden emekçi “Genç”in üstünü çiziyor, takası bitiriyor. Fakat tepkilerden çekinildiği için uzunca bir süre “O” adama bir teklif yapılmıyor, yapıldığı zaman ise ağızlardan çıkan rakamlar güldürüyor insanı. Karar çoktan verilmiş çünkü Magic artık Vince Carter’ın takımı olacak.


Öyle ya da böyle bu sezona Orlando Magic kadrosuna Vince Carter, Ryan Anderson, Brandon Bass, Matt Barnes, Jason Williams’ı katarak başladı. Geçmiş geçmişte kaldı, olanlar oldu ve yenilmesi çok güç, çok yönlü bir takım kurma ihtimali varken farklı bir formatta çıktı karşımıza Orlando Magic. Takip edenler biliyordur kendi blogumda Orlando Magic’in her maçı sonrası bir maç değerlendirmesi yapıyorum. Orada uzun zamandır değindiğim en önemli konu bu yeni yapılanma içinde bu takımın liderinin kim olacağı. Son 2 sezonki yapıda takım ve hücum sıkıştığında ön plana çıkıp inisiyatif alan biri vardı, bir çok maçı da “O” adam kazandırdı zaten. Takımın kısa kaldığı nokta “O” adamın da yetmediği yerlerde, özellikle içeri penetreler ve yüklenmelerle sayı çıkaracak, faul alacak, oyunu şutla değil hareketle, koşuyla bozacak bir isimdi. Birkaç sene öncesine kadar bildiğimiz tanıdığımız Carter böyle bir adamdı. Biz onu smaçlarından, spektaküler turnikelerinden hatırlıyorduk ama Orlando Magic formasıyla sahaya çıkan adam o Carter değil. Sanki muhteşem bir üçlükçüymüş gibi 9-10 üçlük deneyen, içeri girmekten çekinen bir adam görüntüsünde Carter. Üstelik topu paylaşmayı değil önce potayı düşünüyor olması da Magic’in aradığı adamın profiline son derece aykırı. Jameer Nelson’a senelerdir fazlasıyla yükleniyor olmamızın 1 numaralı sebebi bu, hep aklında pota olması.


Magic sezon öncesi Lewis’in doping yaptığı haberiyle sarsıldı. Ufak bir ceza ile yırttı Lewis ama 10 maç da takımını yalnız bırakmak durumunda kaldı. Hem onun olmaması hem de gelen giden isimlerin çokluğu Van Gundy’i arayışa itti. Bu sezon Howard ve Gortat’a ilave olarak sert bir adam daha yani Bass’in olması “Acaba uzun beşe mi dönmeyelim” düşüncesini canlandırdı kafasında. Bunu sezon öncesi hazırlık kampında anladık. Oynanan 8 maç kazanılmış da olsa kendi ilk 5’ini bir türlü kazanamadı Magic. Bu takımın Lewis’in yokluğunda 2-3-4 numaraları belli değil. Tamam, biri Carter olacak ama 2 mi 3 mü? 4 numara uzun mu yoksa şutör 3,5 mu olmalı? Pietrus mu Bass mi yoksa Anderson mı? Redick’i kullanmalı mıyım? Bu sorular dolaştı durdu hep Van Gundy’nin kafasında, ama hala bir türlü cevabını bulamadı. Dışarıdan bakan ve bu takımı 7-8 senedir A’dan Z’ye takip eden bir adam olarak benim naçizane fikrim belli aslında. Lewis yokken;


Nelson – Carter – Pietrus – Barnes – Howard


Lewis geldiğinde;


Nelson – Carter – Pietrus – Lewis – Howard


Yani Pietrus sağlıklı iken mutlaka bu takımda olmalı. 2 sezondur kurduğu düzenden Van Gundy’nin vaz geçmeyeceği belli iken Lewis’in yokluğunda Howard fazlasıyla kullanılmalı(ydı). Bu kadar potayı düşünen adam bir aradayken mutlaka ve mutlaka işçi bir adam gerek beşte. Yoksa Redick’in beşe konulduğu, Carter’ın kısa forvet çıktığı bir takımın ne savunmada ne de hücumda başarılı olma ihtimali yok. Pietrus’un alternatifi Barnes olmalı ki her daim takımda bir emekçi olsun. Howard’ın sahada olmadığı dakikalarda Gortat’ın biraz da yumuşak kaldığını göz önünde bulundurarak Bass’in mutlaka sahada olması gerektiği, pota altı sert takımlara karşı da mutlaka Howard – Bass ikilisini kullanma ve kısa-şutör beşten ödün verme gerekliliğinin aşikar olduğunu söylememiz gerek. Bana kalsa bu takımı 9 oyunculu rotasyonla kullanırım ve her ne kadar yetenekli şutörler olurlarsa olsunlar, savunmada zayıf halka olarak gözüken Redick ile Anderson’ı sadece ihtiyaç halinde sahaya sürerim. Lewis’li beşe yedek olarak J-Will, Barnes, Bass, Gortat rotasyonu dengeli bir şekilde uygulanırsa hem şutör hem savunmacı hem de savaşçı bir takım kimyası yakalanabilir. Öte yandan Van Gundy’nin elinde Anthony Johnson gibi sert bir oyun kurucu olduğunu unutmaması ve en azından rakibe göre bazı maçlarda onu kullanmayı hatırlaması gerek.


Takımın uzun süredir en büyük sorunu asist / top kaybı oranının çok düşük olması. Bir çok maç 20’ler civarında top kaybı yapılırken asist sayısının da 20’ler civarında gezinmesi Magic’e yakışan bir tablo değil. Bu kadar şutörün ve ligin en baskın uzununun bir arada oynadığı takımda asist sayısının tavana vurması gerekir. Ancak yazının ortalarında söylediğimiz gibi topu paylaşmaktan çok önce potaya atmayı düşünürseniz yanılırsınız. Benim öngördüğüm minimum asist sayısı ortalama 24’ün altına düşmemeli. Niye 24 de 25 değil diyen arkadaşlara da Magic’in başarılı olduğu dönemlerindeki istikrarlı asist performanslarını incelemelerini öneririm.


SVG ile takımın aslında oyun planının en önemli parçası haline gelen üçlükler üzerinden kurulan oyunlar, tıpkı delilikle dahilik nasıl birbirine çok yakın sınırlarda dolaşan 2 kavramsa o raddeye gelmiş durumda. Maç olur, rakip çok feci bir dış savunma yapıyordur ve o gün bilekler de düzgündür çok sayıda üçlük kullanılır. Ama ne zaman ki kullanılan üçlük sayısı atılan şutların yarısı haline gelmeye başlar işte o zaman bir sorun var demektir. Bu yazıyı bu zamana bırakmamın en önemli sebeplerinden biri de buydu. Yani üçlük ve kısa beş bombası nerede patlayacak diye merak ediyordum ki, bomba kendilerine karşı psikolojik savaşın yoğun olarak verildiği Detroit’te patladı, ayrıntıya girmiyorum, Detroit maceralarımızı dünya alem ezberledi. Tamam Avrupa basketbolunu, içine bolca kat ve ikili oyunlar katıp üzerine bir de oyunu hızlandırıp topu fazlasıyla dolaştırarark iyileştirmiş olabilirsiniz ama tarifi bu kadar sulandırmanın da bir anlamı yok. Bu takımın pivotu, aynı zamanda Milli Takımın da pivotu. Bu takımın pivotu aynı zamanda ligin ribaunt, smaç ve blok kralı. Bu takımın pivotu hem rakip pota altında inanılmaz baskın hem de iyi hücum ettikçe savunma performansı artan psikolojik bir adam. Elinde böylesi bir değer varken onu kullanmak yerine neden devamlı bombalarsın ki rakip potayı? Gerçi geçen sezon detaylı incelendiğinde Howard’ın aldığı pasların 3’te 1’inden çoğunda “O” adamın adı yazmaktaydı ya neyse. Kadro yapısı ve oyuncu karakterleri itibariyle çeyrek başına 5-6, maç başına 20-25 üçlük kabul edilebilir ki bu NBA genelinde 10-15 arası seyretmekte. Ama 35 üçlük denemek nasıl bir merak, nasıl bir maceradır Allah aşkına!


Bir başka önemli konu ise takım içi şut dağılımı. Bu takım skor gücü yüksek birçok oyuncunun bileşiminden oluştuğu için bir adamın çıkıp maç başına 20 şutlar civarında kullanması hücum dengesini bozacaktır. Takımda en çok şut kullanan adamın maç başı 13-14 şut civarında gezinmesi ya da birkaç oyuncunun 10-14 şut arasında kullanması hem takım içi dengeleri bozmaz hem de kenardan gelenlerin katkı sağlaması için de fırsatlar doğurur. O yüzden takımın yeni yıldızının kullandığı hücum ve şut sayısı çok önemlidir. İşte o yüzden takımın yeni yıldızı herkesin şut attığı bir ortamda hem takımı rahatlatmak hem rakibi bozmak hem de Howard’ı oyunda tutabilmek için potaya gidebilmelidir.


Üzerine kelam ettiğimiz bu kadar ayrıntı bize Orlando Magic’in pek anlaşılmasa da önemli ölçüde kabuk değiştirerek yeni sezona başladığını ispat etmekte. Yazdıklarımızın özeti olarak;


1) Takımda bir saha içi lideri yok

2) Ligin en baskın uzunu olan Howard kullanılamıyor

3) İlk 5 hala muallâkta

4) Top kaybı halen önemli bir sorun

5) Takım haddinden fazla şut ve üçlük atıyor

6) Takım savunması oturmamış durumda

7) Takımın yeni yıldızının oynamadığı maçlarda daha bir takım görüntüsü aksetmekte


Bugün her şey tozpembe gözükürken yarın bir anda tepe taklak da dönebilir, Orlando Magic Sevenleri uyarmak gerek. Savunma yapamayan takımlara karşı mutlaka çok skorlu ve eğlendirici maçlar çıkaracaktır Magic, 120 sayılar atmak pek dert olamayacaktır, ancak savunmayı sert tutan ve gardlar üzerinde baskı kuran takımlara karşı hem skor bulamayacak hem de maçlar verecektir. Geçen seneki 59 galibiyetin yakalanmasını bir hayal olarak görüyorum bu sezon. Bir önceki sezon ulaşılan 52 galibiyet sınırında bir sezon geçirileceğini, 55 galibiyet yakalanırsa bu kadroyla başarı olacağını düşünüyorum. Geçen senenin aksine kafa kafaya giden birçok maç ve psikolojik savaşların kaybedileceğine şahit olacağız. İşte o zaman sorma hakkımız olacak Otis Smith’e bunun için 2 senede toplam 30 milyon lüks vergisinin altına girmeye değer miydi be adam!?!


Sezon sonunda haksız çıkmam ve tükürdüğümü yalamam dileğiyle…

Basketbol, sağlık ve mutluluk dolu günler…


Not: Bu yazı NBAkolik.com için yazılmıştır.

Orlando Magic - Phoenix Suns

Yine eğlenceli, bol skorlu, savunmadan eser olmayan bir maç. Phoenix eski Phoenix asla değil. Steve Kerr herhalde her aynaya baktığında kırmak istiyordur aynayı akseden görünt yüzünden. Orlando için bu maçın farkı Carter'ın yine olmamasıydı. O sol bileği sanki yalama olacak izlenimi vermeye başladı.

SVG yine kısa beşle çıktı. Bu sefer Barnes 3 numarada sahadaydı. Pietrus sakatlıktan döndü, Johnson az da olsa süre aldı. Anderson'ın şutlarına çeki düzen verip biraz daha savunmaya yoğunlaşmaya çalıştığını gördük ki 2. maçtır faul problemine giren Howard'dan kalan açıkları örtmede faydası oldu bu çabanın.

Carter yokken Magic daha bir takım gibi ama yedekler sahadayken hep rakibin daha iyi olduğunu görmek ilerisi için düşündürücü. 35 üçlük denenen Detroit maçında 80 sayı atılıp maçın verilmesi, 23 üçlük denenen Phoenix maçının 122 saı atılıp azanılması kendi mesajını veriyor zaten. Kullanılan şutların 3'te 1'ine kadar üçlüğü normal kabul edebiliriz ancak bu oran yarı yarıya ise tehlike çanları çalar. Carter'ın oynadığı, iyi savunmaya yapan bir takıma kaybedilecek ilk maç, Carter'ın ve hücum tercihlerinin sorgulanmaya başlamasına neden olur, dikkatle izlemek gerek.

Bu arada önceki gece Orlando'ya ilk mağlubiyeti tattıran Detroit'in Hidayet'in 16 sayı 7 ribaunt 6 asist Calderon'un ise sadece 1 asist yaptığı maçta Toronto'ya yenilmesi ise oldukça manidardı. Herkesin anladığı üzere yeni kadrosuyla Toronto son 2 sezondur Orlando'nun oynadığı basketbolu oynamaya çalışıyor ancak savunma yönünden örenek aldıkları eski Orlando'dan çok daha geri durumdalar. Tıpkı yeni Orlando'nun olduğu gibi.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Sen Şuna Kısaca "Paramı Almadan Gitmem" Desene

Bu kadar küfüre, protestoya rağmen hala o koltukta oturuyorsa bir adam bunun tek sebebi harcadığı paraları çıkarmaktır. Burada bilmem kaç kez yazdık başkanlığa geldiğinden beri harcadığı paraları ve yanlış transferleri. Divan'a gidersin belgeleriyle işletirsin kulübün borcunu, çekilirsin kenara yavaş yavaş ödenir. Ne gerek var kendini, aileni huzursuz etmeye, hasta olmaya. Ama yok illa da alacak parasını. Başka açıklama bulamıyorum ben, bulan varsa beri gelsin.

Dün Gece Nowitzki Tek Başına Takımdı

Sarıldılar
İttiler
Kafasına Kafasına Vurdular

Ama durduramadılar Nowitzki'yi.

Alman oyuncu Dallas'ın son çeyrekte bulduğu 44 sayının 29'unu kaydederek hem kulüp rekorunu kırdı hem de maçı kazandırdı. Mehmet Okur'un son dönemdeki en çok yönlü ve verimli performansı (14 sayı 14 ribaund 5 asist 4 top çalma 2 blok) ise güme gitti.

Orlando İlk Mağlubiyetini Detroit'ten Aldı

Bir kaç sezondur NBA'in klasikleşen cümlesi oldu "Her zaman böyle şut atamazsınız, illaki kaçıracaksınız". Tabii ki bu cümlenin muhatabı Orlando Magic. Avrupa Basketbolunu, içine bol hareket ve kat katarak, ikili oyunları arttırıp fast break ekleyerek daha modernleştirmiş, daha iyileştirmiş olabilirsiniz ama hücumdaki tercihlerin yarıya yakını üçlük olursa illaki bir yerlerde başarısız olursunuz. Bu maçta kullanılan 79 şutun 35'i üçlük, bu da yaklaşık %45 eder ki, sözün özü faciadır bu. Oynadığınız lig NBA, Beko Basketbol Ligi ya da ACB falan değil. Oralarda bile bu oranlar yok bir kaç maç dışında. Devamlı şut atıp içeride, sizin takımınızın oyuncusu, ligin ribaund ve smaç kralı belki de en baskın uzununu unutursanız işler tersine döner.

Magic Howard'a top indirmediği, dengeli şut-penetre-pota altı tercihi yapmadığı sürece bu tip mağlubiyetlere mahkum kalacaktır. Geçen maç yazısında da söylediğimiz konu bu maçta tekrar gün yüzüne çıkmıştır. Bu takımın saha içi lideri yok. Lider olması için alınan adam ise şut atma derdinde. Carter şuta dayalı oyunlar oynadığı sürece Magic'in başarılı olma ihtimali yok. Sıradan takımları yenebilirsiniz ama savunma yapmayı bilen takımlara karşı tıkanır kalırsınız.

Son söz de ilk 5 tercihi için olsun. SVG sırf Redick geçen maç kariyer rekoru kırdı diye Carter'ın döndüğü maçta ona da ilk 5'te şans verdi, dolayısıyla Carter SF çıktı. Ancak anlaşılması gereken konu şu ki Redick savunma yapamıyor. Uğraşıyor belki ama iyi bir savunmacıyı geçtim sıradan bir savunmacı olmasına bile imkan yok. Redick ve Carter aynı anda sahada olmamalı. Bu adamlar sahadayken Ryan Anderson hiç ama hiç olmamalı sahada. Pietrus ya da Barnes olmalı Carter/Redick'ten biri sahadayken. Önümüzdeki maç yine farklı bir 5 olacaktır. SVG hala bulamadı en doğru bileşimi, o da haklı Hidayet'i kaybetmek ve Lewis'in cezası onu arayışa itti ama gerçek gün gibi ortadayken pek fazla maceraya gerek yok.

3 Kasım 2009 Salı

Kıçım Ağrıdı


Post-Grizzlies game Iverson said "I had no problems (with the hamstring), i had a problem with my butt from sitting on the bench so long."

Grizzlies maçı sonrası Allen Iverson'ın yorumu: "Kasığımda hiç bir sorun yok ama yedekte oturmaktan kıçım acıdı..."

Beşiktaş Wolfsburg'u Yenerse...

1) Armin Veh kovulur.
2) Mustafa Denizli Yeniden kral, dahi, v.s. ilan edilir.
3) Yıldırım Demirören yine bir tribün şov yapar.
4) "Kartal Kurt'u ısırdı" veya benzeri başlıklar atılır.
5) Gol atan oyuncu(lar) "Kariyerimin doruk noktasındayım, futbolu Beşiktaş'ta bırakmak istiyorum" türünden mesnetsiz demeçler verir.
6) Fanatik köşe yazarları "Beşiktaş bu oyununu devam ettirsin, çeyrek final yapar, şampiyon olur, kupayı alır" tarzından yazılar yazarlar.
7) Rıdvan Dilmen "Beşiktaş kazandı kazanmasına da..." ile başlayan bir yazı yazar.
8) "Mustafa Denizli gibi kariyerli ve başarılı bir Teknik Direktör neden Milli Takım için düşünülmüyor!" anlamsızlığında yorumlar yapılır.
9) İlk kötü oyun ve puan kaybında 6. şıktaki arkadaşlar "Bu böyle olmaz, Beşiktaş bitmiş" diye yazarlarken, 7. şıktaki arkadaş "Ben geçen yazımda işte bundan bahsetmiştim" ya da "Ben geçen programda dememiş miydim Güntekin?" tarzında hayatına mutlu mesut devam eder.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Rafa Liverpool'u Harcıyor!

Liverpool'da 15 sezon forma giymiş eskilerin ünlü orta saha oyuncusu Ronnie Whelan böyle söylüyor. O'na göre Rafa Benitez Liverpool'dan sonra Avrupa'da iyi bir iş bulabilmek için önceliği Şampiyonlar Ligi'ne veriyor ve göz göre göre hem ligi hem de Liverpool'u harcıyor. Çok konuşulacak bir laf bu. Rafa Benitez'i açık açık Liverpool'a kazık atmak ve yeni bir iş için Avrupa Kupaları'nda sırf kendine oynamakla suçluyor Whelan. Whelan'a göre kısa bir süre içinde Benitez ya istifa edecek ya da kovulacak.

Gerçekten doğru olabilir mi acaba bu? 2 kez Şampiyonlar Ligi Finali gören, 1 kez kupayı kaldıran, her sene son sekize kalan ama bir türlü EPL'de şampiyonluğa gidemeyen İspanyol'un asıl amacı daha büyük bir Avrupa takımı mı yoksa kendine hedef olarak şu sıralar hocası tartışılan bir devi mi seçti Benitez?

Whelan bir şeyleri sezmiş, bizler uzun zamandır o takımla Rafa'nın isimlerini aynı cümlede kullanmak istiyorduk, acaba Benitez de istiyor mu bunu?

Kaynak

Beklenti

FBL-WC2010-TURKEY-TERIM

"Ucuz Kahraman" başlıklı yazımın bağlantısını facebook'tan paylaşmamın ardından yazımı okuyup yorumlarını iletenler oldu. Arkadaşlarımdan biri kendisine vurulan kişinin Galatasaray Kaptanı olduğunu unutmamam gerektiğini iletirken Cristian'ın Arda'ya vurmasından sonra Arda'nın gidip Brezilylı futbolcuya vurmasını beklediğini söyledi. Arda'nın da böyle bir bekenti hissedip Cristian'a yöneldiğini düşününce ürktüm!

Şiddetin çocukluktan itibaren bir hakkını arama yöntemi-kültürü olarak bilincimize yerleştirildiğini savunanlardanım. Çünkü eve kavga edip geldiğimizde annemiz, babamız bizi avutmaya başladıktan sonra ilk olarak "sen de ona vurdun mu?" ya da "sen de ona vursaydın!" sözlerini söylemiyor mu? Vurduysak bir oh çekip üzülmememizi, vurmadıysak da bir daha bize biri vurursa bizim de ona vurmamız gerektiğini tembihliyorlar. Kısasa kısas! Ve bir dahakinde vurmadan eve dönmüyoruz!

O minicik beynimize şiddet olgusu yerleştirilirken sadece bu iletilmiyor tabi ki. Örneğin abi ya da ablamızla kavga ettiğimizde de, ilk onun bize vurmasının ardından karşılık vermiş olsak da "aaa vurulur mu abiye, ablaya o senin abin-ablan, büyüğün..." çelişkisiyle karşılaşıyoruz. Özetle bizden olana vurmuyoruz, bizden olmayana alayına gidebiliyoruz! Bizden olana vuruluyorsa, biz de bizden olana vuran kişiye vuruyoruz ya da vurulmasını arzu ediyoruz.

cocuk futbol-770748

Tamamen içgüdüsel bir şekilde gerçekleşen bu fiziksel yönelimler çocuklukta en çok 10 kişinin, belki de kimsenin izlemediği mahalle maçları yaparken karşımıza çıkarken, 15-20 yıl sonra 50-60 milyonun izlediği 105 metreye, 68 metrelik büyük yeşil alanlarda gerçekleşiyor. İşin garip yanı da maçtan sonra televizyonlarda herkes olayı başlatanın kim olduğuna bakıp, karşılık vereni savunmaya başlayıp "mağduru" sineye çekiyor.

Evet, Haldun Üstünel'in de dediği gibi "Galatasaray kaptanına kimse el kaldıramaz." (Yani aslında kaldırır da buna hakkı yoktur ama insan yapmaya hakkı olmayan şeyleri de yapan bir varlıktır. Neyse... ) Doğru bir açıklama olsa bile derbideki benzer durumlarda şiddete eğilim potansiyelinin arttırabileceğini düşünüyorum. Çünkü o cümlenin devamında "Galatasaray kaptanına bir vurana beş vurun-vurulur-vurulmalıdır!" anlamı çıkarılabilir... Üstünel'in açıklamasına birebir katılıyorum. Çünkü Galatasaray armasının bulunduğu formayı taşıyan birine atılan tokat-yumruk, 500 yıllık bir geleneğe atılmış bir tokattır. Fakat unutulmamalıdır ki Galatasaray kaptanı da kendisine vuran kişiye vurma hakkını kendinde bulmamalı. Kendisini provokasyon amacıyla iten birini "Adam ol" nidalarıyla külhanbeyliği yapmamalı. Çünkü bu takımın kaptanı da 500 yıllık bir geleneğin taşıyıcısı, geliştiricisi, devam ettiricisidir. Yıllarca ülkenin önde gelen, ülkeye yön veren insanları yetiştiren bir kuruluşun armasını taşıyan kişi bu ağırlığı, beyfendilikle, olgunlukla kaldırabilmelidir.

Futbolda insan unsuru oldukça sinirlerin gerilmesinin de etkisiyle kavga-şiddet unsuru da illa ki içinde olacaktır. Ve Galatasaray kaptanı da bu tür olayların içinde olacaktır. Fakat Galatasaray kaptanının kavgayı körükleyen değil de bitiren kişi olması gerekmez mi?

METİN OKTAY

1 Kasım 2009 Pazar

Toronto Raptors - Orlando Magic

Hiç mi hiç yoruma gerek yok aslında, meraklıları zaten izledi, bir kaç noktaya değinip kaçalım. Hidayet'in Otis Smith'e selam çaktığı, Orlando'nun muazzam şut soktuğu ve rakiperine 3 eksikli kadroyla selam yolladığı bir maçtı. Toronto 2-3 oyuncusu hariç savunma yapmayı hiç ama hiç bilmiyor. Calderon egolarından sıyrılıp yükü Hidayet'le paylaşırsa bir adım ileri atarlar. Orlando da ise işler sarpa sardığında sorumluluğu alacak, oyunu soğutup, dengeleri lehte bozacak adam saha içinde yok kenarında var. İster Carter'lı ister Carter'sız bu takımın lideri Stan Van Gundy. Geçen senelerde bu işi Hidayet yapıyordu şu an için Nelson çabalıyor ama daimi bir soğuk kanlı lider yok, işte bu da şampiyonluk rakibi takımlara karşı kafa kafaya giden maçlarda sıkıntı yaratacak. 30-40'lara gidecek maç 5 dakikada ortaya geliverdi. Bu sorunu çözecek adam da SVG'den başkası değil. Orlando şut ağırlığını faul atmayı öğrenmiş gözüken Howard'a biraz kaydırabilirse kolay kolay yenilmez. Toronto ise savunma yapmayı biraz becerebilirse6-7. sıradan play-off yapar.

Ha bir de Hidayet'in Howard'a yaptığı blok muazzamdı. Artık ligin tecrübeli ve iş bilen veteranlarından biri olduğunu br kez daha kanıtlar nitelikteydi. Kobe'den sonra Howrad'a verdiği bloğun fotoğrafı da posterlik.

Ölü Terörist Ahmet

İzleyenler muhakkak vardır. Ben ilk izlediğimde inanılmaz güldüm. Hem izlemeyenler izlesin hem de arşivde bulunsun. Muazzam bir eğlencelik.

Madem Oynatmayacaktınız Niye Aldınız?

Başlıktaki soruyu tekrarlayalım. Sayın Ankaragücü Yöneticileri madem oynayatmayacaktınız niye aldınız bu adamı, sansasyonel karşılamalar yaptınız, Ankara'yı ayağa kaldırdınız? Bunların hepsi Hikmet Karaman egosunu tatmin etsin diye miydi? Yoksa yarın öbür gün "Bak nasıl bitirdik İngiliz'in evladını, hep onlar mı bizim çocukları harcayacak" diyeceksiniz arkadaş. Yazıklar olsun bu anlayışa, bu bakış açısına. Vassell'in Türkiye'de olduğunu unutan spor medyasının büyük kesimine de hela olsun!

Tuncay'ın Savaşı

Tuncay Şanlı memleketin yetiştirdiği en önemli aktif futbolculardan biri, daha da önemlisi Milli Takım Kaptanı. Henüz 27 yaşında. Fenerbahçe ve Milli Takım'da yaşadığı başarılar sonrası 2 sene öncesinin UEFA Kupası sahibi EPL'nin köklü takımlarından Middlesbrough'a transfer olması burada çok eleştirilse de bence yanlış bir hareket değildi. Boro Southgate yönetiminde çok adamla hücum etmeye çok hücum adamıyla çalışan bir takımdı. Tuncay 2 sezon boyunca iyi roller buldu orada kendine, önemli performanslar verdi. Ancak Southgate'in tecrübesizliğinin kurbanı oldu o da bütün takım gibi. Yanlış transferler yaktı başlarını. Boro'nun Championship'e düşmesiyle birlikte adı hep transferle anıldı Tuncay'ın. Beklendiği gibi Ada'da kaldı ama büyük ağabeylerden birinde değil İngiltere'nin en eski kulubü Stoke City'de.
Stoke City'nin oyuncu kadrosuna baktığımızda onları sanki biraz İstanbul Büyükşehir Belediye'ye benzetebiliriz. Ligin diğer takımlarında oynadıktan sonra gözden düşen ya da yaşları nedeniyle kapı dışarı edilen adamları bir çatı altında birleştirmiş Pulis. Geçen sezon bu evsizlerden yaptığı takımı sürpriz şekilde 12. sıraya taşıdı Pulis. Geçen sezon sonunda düşen Boro'nun oyuncularından ikisini kadrosuna kattı, Huth ve Tuncay. İkisi de ihtiyacı olan adamlardı. Huth direk oynamaya başladı takımda, stoperde eksiklerdi, kafa toplarına hakim adam eksikliğini gidermişti Pulis. Tuncay'ın da kolayca forma bulacağını düşünüyordu herkes. Keza bir kontraatak ve Delap vesilesiyle bir de uzun taç takımı olan Stoke'ta hem hızlı hem açık alanda etkili, gerektiğinde kanatlarda görev alabilecek ve o taçlara kafa vurabilecek, vuramasa da oraları karıştıracak bir adam lazımdı. Kadroda bu tarife az çok oturan adam Fuller. İşte Tuncay eksik olan parçaydı bu takımda, gerektiğinde golcü, gerektiğinde orta saha ya da kanat adamı.
Tuncay Stoke City'e transfer olduğundan beri Stoke 8 lig maçı oynadı. Bu maçların hiç birinde Tuncay ilk 11'de çıkamadı. Sadece 5'inde oyuna sonradan girdi ve toplam oynadığı süre de 88 dakika. Lig maçları dışında Stoke'un çıktığı 2 Carling Cup maçında ise ilk 11'deydi Tuncay, rotasyonda kendine yer buldu. Blackpool'u 4-3 yendikleri maçta 90 dakika sahadaydı ve 2 asist yaptı. Bir sonraki turda EPL'nin dibindeki Portsmouth'a 4-0 yenilirlerken etkili olamadı ve 81. dakikada oyundan alındı. Sonuç olarak o geldiğinden beri Stoke'un oynadığı maçlarda Pulis sadece ve sadece 259 dakika faydalandı ondan.
Bunun sebepleri ne olabilir diye düşünüyorum. Birincisi kesinlikle Tuncay Stoke'ta kesin oynar düşüncesinin getirdiği aşırı kendine güven ve rahatlık. Ne de olsa Tuncay Milli Takım Kaptanı ve bir adı var. İşte mental anlamda bir futbolcunun en büyük düşmanı bu. İkinci olarak Pulis'in oynattığı sistem katı bir 4-4-2 ve oyuncuların rolleri, sınırları kalın çizgilerle çizilmiş durumda. Tuncay ise çok yönlü bir oyuncu olmasına karşın ne çok iyi bitirici ne de oyunun iki yönünü aynı anda %100 oynayabilen bir oyuncu. Son olaraksa Tuncay'ın transfer itimalleri ve görüşmeleri nedeniyle Boro kampına çok geç katılmış olması dolayısıyla önemli bir hazırlık sürecini kaçırmış olduğu gerçeği var. Dikkat ettiyseniz Fatih Terim bile ona dayanamadı son Milli maçlarda ve oyundan aldı Tuncay'ı. Hepsini birleştirdiğimizde fiziken hazır olmayan, kafaca kendini yeni takımına adapte edememiş ve farkında olmadan kendisini fazlaca büyütmüş, üzerine bir de katı bir 4-4-2 sisteminde ömür boyu hiç görev almamış bir Tuncay'ın Pulis'in takımında gelir gelmez oynaması muhtemel değildi. Aynen öyle oldu ve Tuncay şu anda forma için savaşıyor, savaşmak zorunda. Bu sezonu İngiltere'de bitireceğine ve bu süreçte Stoke'un ilk 11'inin vaz geçilmez adamlarından biri olacağına inanıyorum ben, ama bir gerçek de kafasını boşaltıp fiziken ilerlemesi gerektiği.

Şahsi kanaatim Tuncay'ın 22 Kasım'daki Portsmouth maçıyla birlikte Stoke'ta ilk 11'de forma bulmaya başlayacağı. Bu arada oynanacak lig veya kupa maçlarında bulacağı muhtemel bir gol ona doping etkisi yapacak ve hırsını arttıracaktır. İngiltere Ligi'nde temsilcimiz olması futbolumuz için çok önemli. Senelerce Tugay'ın sürdürdüğü önemli görevi sürdürmek artık Tuncay'ın elinde. Türk oyuncuların EPL'ye gelip gelmemesi kararı verilirken bakılacak en önemli referans artık Tuncay. Zamanında Hakan Şükür, Emre, Okan devamlılık sağlayamayarak İtalya için kapıların kapanmasına sebep oldular. Tugay'ın mirasını devralan Tuncay İngiltere biletidir bir anlamda. İşte o yüzden her gün onu Türkiye'ye geri getirmeye çalışan basın organlarının, aksine onun yanına birilerini nasıl yollarız diye düşünmesi gerekir. Ama burası Türkiye ne de olsa, önce kapıyı kapatır sonra da kendi yaptığımızı unutup niye kapanıyor bu kapılar diye sorarız dev aynasının tam karşısında dururken.

Ben Tuncay'a inanıyorum ve "Ne olur sadece işine bak Tuncay!" diye haykırmak istiyorum.

31 Ekim 2009 Cumartesi

New Jersey Nets - Orlando Magic

Orlando bu sezon başında Cater takasını gerçekleştirdiği New Jersey ile deplasmanda karşılaştı. Ben aşırı yorgunluk dolayısıyla maçı izleyemedim. Ancak kadro yapılarına baktığımızda normal şartlar altında Net'in Magic'in yenmesi için 2 sene daha geçmesi gerek diye düşünüyordum, düşündüğüm gibi oldu.

SVG Anderson'lı kısa beşini kullandı yine, demek ki bundan sonraki maçlarda da bu şekilde devam edecek. Yedeklerin süreleri 2 maçtır iyi ayarlanıyor ve maksimum verim alınıyor ki bu çok iyi haber. Ancak Lewis gelince kurban kim olacak orası önemli. Benim düşüncem Redick'in kurban edileceği yönünde. Carter sadece 14 dakika sahada kalabildi bileğini burkunca. Ancak durumunun iyi olduğu ve yarın gece Toronto maçında oynayabileceğini öğrendik. Fakat 14 dakikada kullandığı şut sayısı düşündürücü. Nelson beklenen oyundan uzak ama J-Will özellikle hücumda asist yönünden bu açığı kapatıyor. Carter sakatlandıktan sonra Howard'a top inmesi ve oyunu hızlandırma çabası galibiyeti kolaylaştıran etken oldu. Barnes'ın kötü bir şut gecesi olsa da verimli süre dağılımı ve yine %50 civarında şut yüzdesi yakalanması önemli artılar. Fakat takım olarak 76ers maçındaki 28 asistten sonra 21e düşülmesi dikkat edilmesi gereken bir konu. Şutör takımlar daha çok asiste ulaşmalı. Nets gibi genç bir takımın ise Magic'i yeebilmek için %38'den daha yüksek bir şut yüzdesine ihtiyacı var. Howard'ın ilk 20-20'sini Carter'ın çoğunda oynamdığı bir maçta gelmesi de manidar.

Asıl güzel maç yarın gece Toronto ile olacak. Hidayet eski takımına karşı oynayacak ilk kez. Bu arada Hidayet dün geceki maçta Toronto'nun Memphis'e yenildiği maçta 14 sayıyla oynadı.

30 Ekim 2009 Cuma

Farmville Spor Kulubü

Facebook'ta hesabı olanlar bilirler bir çoğu da halen oynamaktadır belki bu oyunu. Farmville şu sıralar dünyanın yeni çılgınlığı. Kavga, dövüş, kan, hakaret olmadan sadece ekin ekip biçerek ve hayvancılık yaparak stres atılan, çiftlik yönetilen bir oyun. Tabii sevgili renk tutkunu taraftar arkadaşlarımız üşenmemişler, çiftliklerinde takımlarının armalarını oluşturmuşlar. Muazzam olmuş her biri. Bunları Göztepe'ye adanmış olan DeliChe Sevdik blogunda gördüm ve paylaşmak istedim. Hem kendisine hem de büyük ihtimalle saatlerce uğraşarak bu alternatif sanat eserlerini ortaya çıkaran arkadaşlara onlarca teşekkür.

Hem Ağlarım Hem Giderim

Fotoğraflar Wozniacki'nin Vera Zvonerava'yı 2-1 yenip Masters'ta yarı finale çıktığı maçtan. İyi de Sevgili kardeşim sakatsan, acıdan duramıyorsan bırak, oynama. Ne hırsmış, ne azimmiş yoksa ne paragözlük müymüş anlamadım gitti. Gören başka bir şey yaptılar kıza zannedecek. Geçmiş olsun mu denir yoksa hayırlı olsun mu şimdi buna?

Yaşasın Borges Döndü!

Başlık kendini anlatıyor. Çok seviyorum bu adamı ve tarzını! Hoşgeldin patron, yeniden. Resme tıklayınca borges'e gider, yetmezse Blog Lokantası da oraya yol verir.

29 Ekim 2009 Perşembe

Her Takıma Lazım


Yazık Oldu Bu Dizilere #4

Sıkı bir Terminator hayranı olarak dizinin hayata geçirileceği haberini aldıktan sonra bir hayli heyecanlanmıştım. 2 sezon her şey çok yolunda gitti ve dizi çok heyecanlı bir yerde sezon finali yaptı ama FOX'un neşteri bu kadar hayranı olan bir diziyi bile kesip atacak kadar keskindi. Yazık edilen diziler serisinde sıra "Terminator: The Sarah Connor Chronicles"ta.

Dizimiz Terminator filmi serisiyle uyum içinde bir zaman aralığında 2. filmin bittiği yerden bir kaç sene sonra 3. filmin başladığı yerden bir kaç sene öncede geçiyor. Yani özetle 2. ve 3. filmler arasındaki boşluğu dolduruyor TTSCC. Sarah Connor oğlu John Connor'la, ki bu bizim bildiğimiz insanlığın kurtarıcısı olacak çocuk, 2 yıldır halkın arasına karışmış ve huzurlu, tehlikeden uzak br hayat sürmektedirler. Sarah'ın erkek arkadaşı Charley Dixon kendisine evlilik teklif edince huzursuzluğa kapılan Sarah oğlunu da alıp ortadan kaybolmayı seçer. New Mexico'ya yerleşen ikilden John normal hayatına devam etmek ve kendini belli etmemek zorunda olduğu için liseye kayıt olur. Yeni okulunda kendisiyle çok ilgili bir genç kızla, Cameron'la tanışır. Daha birbirlerini tam anlamıyla tanımamışken okulunda bir Cromartie'nin saldırısına uğrayan John'un hayatını kurtaran Cameron'ın aslında gelecekten John'un kedisini korumak için gönderdiği yeniden programlanmış bir Terminator olduğunu öğreniriz. O bölgeden de ayrılıp aceleyle başka bir yere kaçan Connorlar ve Cameron'ın peşine FBI ajanı James Ellison takılmıştır. Seneler boyu Sarah Connor'ı bir takıntı haline getirmiş olan Ajan Ellison sadece Connor'a odaklanmış ve işi gücü bırkamış, tüm Amerika'da onu arar hale gelmiştir. Bu sırada peşlerine düşen Cromartie ve Ellison'dan kaçmaya çalışan kahramanlarımız, dünyanın makine istilasından kurtulmasının tek yolunun Sky Net'i daha yapılmadan ortadan kaldırmak olduğu düşüncesiyle hareket etmeye başlarlar. Cameron kurtuluş yolunun ne olduğunu bildiğini söyleyer ve 3'lü bir banka kasasına yerleştirilmiş olan gizli bir zaman yolculuğu aleti ile 1999'dan 2007'ye sıçrarlar. Artık önlerinde 2 hedef vardır. Sky Net'i tarihten silmek ve her ihtimale karşı Joh'ın korunmasını ve eğitimini sağlamak.
Dizide günlüklerini okuduğumuz ya da izlediğimiz diyelim Sarah Connor'ı Lena Headey canladırıyordu. Headey Hollywood'un tanınmış ama hiç 1. sınıf filmlerde esaslı roller kapamamış bir aktristi. Onu sanırım sinema severler en iyi The Cave ve The Brothers Grimm'deki rollerinden hatırlayacaklardır. John Connor rolünde ise Thomas Dekker'ı izledik. Dekker Heroes'un ilk 12 bölümünde Claire'in erkek arkadaşı Zach rolünde çıkmıştı karşımıza. Bir çok TV dizisinde çocuk ya da genç oyuncu olarak rol alan Dekker Elm Sokağı Kabusu'nun yeniden çekimini henüz tamamladı, orada Jesse rolünde izleyeceğiz kendisini. Dişi Terminator Cameron rolünde ise Summer Glau vardı. Sinamdan en iyi Serenity filmindeki River rolünden hatırlanabilecek Glau Dollhouse ve 4400 dizilerinde de geçici roller almıştı. Terminator sonrası o da şu sıralar başka projelere yönelmiş durumda. Dizide Lost'tan hatırladığımız ve şu sıralar Flash Forward'da arzı endam eden Penny yani Sonya Walger, Oz'un Ryan O'Reilly'si Dean Winters, Richard T. Jones, Brian Austin Green gibi isimler de rol almıştı.

Bilim kurgu ağırlıklı, dram yüklü ve kimi zaman ağır kimi zaman baş edilmez tempolu, flash forwardların ve sürpriz gelişmelerin sıklıkla yaşandığı, John Connor'ın nasıl o John Connor olduğunu öğrendiğimiz bir diziydi TTSCC. 1 ay önce devam etmeyeceği kesinleşti ki FOX'un en kötü kararlarından biridir bu. "Yapım maliyeti yüksek, hiç kar edemiyoruz" diyerek sıyrıldılar işin içinden. Ama en azından CBS'in Jericho'ya tanıdığı gibi bir şans tanınıp dizinin finali yapılabilirdi. 3-6 bölüm arası bir bölümde sonlandırılabilecek dizi en azından "bilim-kurgu dizisi klasikleri" payesiyle ve FOX'un dizisi olarak yerini bulurdu tarihte. Bence çok yazık oldu. 2 sezonluk hikayesi hazır, bitirin denilse kolayca bağlanacak bir diziyi heba ettiler. Bizim içinse kıymeti ve anısı bol bir dizi olarak hem arşivlerimizdeki hem de hatıralarımızdaki yerini aldı "Terminator: The Sarah Connor Chronicles". Dizinin tanıtımı hemen aşağıda.

2 Numaralı Kabus


Şampiyonluğun en önemli adayı Cavs sezona feci kötü başlarken 2 maçta sadece 90 sayı ortalama tutturabildiler. Önce Boston'a yenildiler, tamam Celtics şampiyonluk adayı ve çok kuvvetli bir takımdı ama ya Toronto. Raptors yeni kurulan bir takım, takıma katılan 9 yeni isimle bir araya gelmeye çalışan bir oyuncu topluluğu. James sezonun ilk triple double'ını yaparken takımda 2. bir isim daha çıkmadı ki ona yardımcı olsun. Ilgauskas ve Shaq pota altında Bosh, Bargnani ve Nesterovic'li pota altına bile çok yumuşak kaldılar. Mo-Will kafasına göre takılmaya devam etti. Parker biraz olsun sorumluluk alabileceğini gösteren tek isimdi ama James'e omuz çıkamadı. Suratlardaki ifadeler şaşkındı Cavs'te. Acaba bu James'in son sezonu olma yolunda ilerleyen bir senaryonun ilk 2 sayfası mı?

Toronto Triano yönetiminde geçen seneki Magic gibi oynuyor. Ancak 2 farkla. Birincisi pota altında Bosh-Bargnani gibi şutu da olan 2 uzuna sahip olmaları onları savunulması zor bir takım yaparken bu 2 uzunun yumuşaklığı pota altında hem savunma hem de hücumda azaltıyor. Gerçi dün gece Cavs'e sert bile kaldılar ya neyse. 2. fark ise Calderon ve Jack'in önce pası düşünen yapıdaki gardlar olmaları. Geçen sezon Nelson'ın bu felsefeyle oynadığı maçlarda Magic'i sürükleyen isim olmuş ama sayı atma isteği ile kavrulduğu maçlarda Magic'i yakan isim olmuştu. 2 takımın geçen seneyle ortak bir diğer noktası ise Hidayet. Hidayet kolay dağılabilen Toronto da tutkal görevi göreceğini gösterdi bu ilk maçta. Arkadaşları iyi şut atarken ve sıcakken sadece onlara servis yapan, dengeler bozulup ihtiyaç duyulduğunda devreye girip bir drive bir şutla işleri yoluna koyan adam pozisyonunda Hidayet ve yüzünden anlaşıldığı kadarıyla da çok ama çok mutlu hem yeni takımından hem rolünden. 12 sayı 7 ribaunt 3 asist ve 3 blokla oynadı ve yine kadar çok yönlü bir oyuncu olduğunu gösterdi temsilcimiz. Üstelik önemli bir süre boyunca da Lebron James'in savunmasını yapan adamdı.

Cavs'in şampiyonluk için acilen içinde bulunduğu psikolojiden çıkması gerek. Toronto oyuncuları ise neler yapabileceklerini görmüş olmanın morali ve motivasyonu ile inanarak devam etmeli yoluna.

Orlando Magic - Philadelphia 76ers

İlk maç ilk galibiyet hem de beklenin aksine hiç mi hiç zorlanmadan. Daha 2. çeyrekte koptu maç. SVG'nin geçen sene oturttuğu bir alışkanlıkla ilk devrede koparmaya çalıştı Magic maçı ve son derece başarılı oldu. SVG son 2 hazırlık maçında verdiği sinyallerle kısa beş oynatacağını göstermişti. Bass'in sertliğini Howard kenardayken kullanmak düşüncesini hayata geçirdi Van Gundy ve Ryan Anderson'lı bir beş kullandı. Kısa forvet pozisyonunda ise Pietrus beklediğimiz gibi sahaya çıkan isim oldu. Bu maçta artık net bir şekilde ortaya çıktı ki Magic bu sene de şuta dayalı bir takım olacak ve geçen sene Hidayet'in üstlendiği takımı sırtlama işini Carter gerçekleştirecek. Kullanılan şutlardan üçte birinden fazlası yine 3 sayılık oldu. Özellikle Anderson Lewis'in yokluğunda nokta şutör olarak kullanacak üçlükleri. Daha ilk maçta 7'de 4 atması çok önemli bir başlangıç oldu. Vücut ve genişlik olarak tam bir 4 numara değil Anderson ama 3 numara da değil, tabiri caizse 3,5 numara, yani geçen seneki Lewis 10 maçlığına Anderson. İlk maç itibariyle çok iyi hücum edilse, Nelson ve Carter doğru şutlar seçip topu paylaşsa ve Howard'a yeterince top inse de takım savunmasında halen bazı eksikler var. Özellikle J-Will sahadayken oyun kurucular adeta fink atıyor yarı sahamızda. Yine de fazla abartmayalım, sonuçta çok güzel bir sezon başlangıcı ve güven kazancı oldu bu maç.

Bir de buradan Sevgili Mehmet İstanbullu'ya sevgilerimi gönderiyor, geçmiş olsun diyorum. Anladı o :)

27 Ekim 2009 Salı

İki ileri, hep geri!!!


m sarp
Çok önce demiştim "Mustafa Sarp gelmesin" diye... Geldiğinde de "Gelecek yıl Avrupa Ligi’nde Galatasaray’la mücadele edebilecek çapta bir yeteneğe sahip değil. " demiştim... Söylediklerimin doğru çıkmaya başlaması haklı olduğumun kanıtlanıp egomun okşanmasından çok, Galatasaray'ın kayıplarının çoğalması üzüyor beni.

Evet ileride uçta 6 tane birbirinden kariyerli ve yetenekli adamlarımız var. Fakat bu 6 adamın yükünü ne kadar kaldırabiliyor Mustafa Sarp? Ve Ayhan tabi ki... Deniyordu ya, "Galatasaray henüz üst düzey bir takımla oynamadı. Galibiyetler yanıltıcı olabilir"... Onlar da genel olarak değil ama orta ikilinin zayıflığı konusunda haklı çıktılar, ne yazık ki...

Mustafa Sarp'la olmayacağının ilk sinyalini lig maçlarında almıştık. Hep geriye, hep Servet'e, hep Sabri'ye pas atıyordu. Bir tane ileriye olumlu pas çıkardığına şahit oldum. O da sanırım Trabzon maçının ikinci yarısındaydı. Ya da Bükreş maçında. Hep skor olarak öndeyken yani. Sturm Graz gibi bir takımla Ali Sami Yen'de oynanan maçın son dakikalarına 1-1 girilirken bile topu ayağına aldığında ne yapacağını bilemeyen bir halde topla debelenip ardından pasını geriye vermesi ilk kırmızı alarmdı aslında. Görülmedi bile... Çünkü Galatasaray'ın ileri uç elemanları gol attıkça, Mustafa'nın yaptıkları umursanmadı. Çünkü skor 1 ya da 2-0 Galatasaray lehineydi ve Mustafa'nın geri pas yapması garanti skoru koruma, zaman geçirme adınaydı. Riskli oynamıyordu. Basit oynuyordu! Hem de ne basit!!!

Sığ düşüncedeki yorumcular da Mustafa Sarp'ın sadece koşup, top kapmasını yeterli görüp topu verimli kullanamamasını göz ardı ediyor ve kendisini öve öve bitiremiyorlardı. Bu çıkarımdan yola çıkarsak, Mustafa Rijkaard'ın ilk 11'de en çok şans verdiği oyuncu olduğu için aynı sığ düşünceyi ne yazık ki Rijkaard da paylaşıyordu. Haftasonu oynana derbiden sonra da bu kararından vazgeçmesini bekliyorum.

Tamam Mustafa çok iyi top kapıyor ve takımda onun kadar iyi top kapan adam yok! Ve ondan topu ileriye kullanması, çalım atması, gol atması da beklenmiyor olabilir. Mustafa topu kapsın, Keita götürsün topu, Nonda-Baros golü atsın... Evet bu çok uygulanabilir bir düşünce ki uygulandı da bugüne dek Galatasaray'da. Ancak Mustafa'nın eksiklerinin göz ardı edildiği kadar, görmezden gelinen çok önemli bir şey de var.

Galatasaray'ın en başarılı dönemlerinde golcülerinden çok konuşulan isimler orta sahadaki üçlü Okan-Suat-Emre idi. Çünkü bu üç isim de çok iyi top kapıp, topla çok iyi ileri çıkabiliyorlardı. Galatasaray o dönemde avrupa'nın ve dünya'nın bir numarası olduysa süper üçlünün çift yönlü oyunu sayesinde olmuştu. Eğer aynı başarı bugün de kazanılmak isteniyorsa, Galatasaray acilen bu bölgeye oyuncular katmalı, eldeki Mehmet Topal'ı, Barış Özbek'i, Emre Çolak'ı bu yönde değerlendirmeli, geliştirmeli, evrimleştirmeli, yönlendirmeli...

suat009

okanburuk_son

emre

Ucuz Kahraman!!!

arda-turan
"Hakediş" demiştim kaptanlık ve 10 numara verildiğinde. Saha dışı kişiliği ve saha içi oyunuyla bu iki unvana layık görülmesi pek normaldi. Fakat fazla mı pembeyi o anda gözlüklerimiz? Hem milli takımın, hem de ülkenin en büyük kulüplerinden Galatasaray'ın yetiştirdiği dünya yıldızı sıfatını alan son isimdi. Pazar gününe dek de kendisine verilen kaptanlığı gerçekten çok iyi götürmüştü.

Maç öncesi bir haftasonu gazetesinde ropörtajı çıkmıştı. "Allah bana o formayı giydirmesin" diyordu: "Ben o kadar profesyonel değilim..." Ne kadar profesyonel acaba sorusuna cevabını yine kendisi verdi Kadıköy'deki derbiye ısınırken...

Hangisine Dalacağım?

... der gibi bakmıyor mu Allah aşkına?