Sayfalar

14 Temmuz 2011 Perşembe

Gerçekler Saklı Kalamaz! Cevaba Cevap Niteliğinde Yazı...

Sevgili Ozhano kardeşim ile girmiş olduğumuz fikir çatışmasında sıradaki sözü söylemek için sabah olmasını bekledim. İyi ki de beklemişim. "Gün doğmadan neler doğar" sözünün ne kadar doğru olduğunu görmüş olduk. Dün geceki itiraflarla Türk Futbolunun iki çınarı uygulamadaki yasa ve yönetmeliklerle UEFA Disiplin Talimatına göre küme düşmüştür. Güzel kardeşim ozhano'nun söylediği üzere bu işi -30, -40 puanlarla kapatıp, kulüplere değil kişilere ceza verme lüksü de ortadan kalkmıştır. Delil ayrı itiraf ayrı şeydir. Bu itirafların gelmesi ise benim dünkü yazımda asıl kastettiğim noktanın yani "ülke menfaatlerini ilgilendiren bir konuda bilgi paylaşımında bulunulması" noktasının artık gelinmesi gereken yer olduğunu aşikar bir vaziyete getirmiştir.

Yorumunun vurucu cümlesi olan "TFF'nin aldığı karar tamamen doğru ve şu an itibari ile alınabilecek en iyi karardı bana göre." cümlesindeki kanaatin zaten bu yaranma fiiliyatı sonucunda insanlarda oluşturulmaya çalışılan kanaatti. Bu doğrultuda liglerin planlanan tarihte başlaması ve Avrupa Kupaları'na gidecek takımlarda değişiklik yapılmaması ise Türk Futbolunda en büyük YARAyı açacak karardı. Avrupa Kupalarına bu belirsizlik ortamında ülke olarak katılmamak ya da takım değişikliği yapmak, hatta katılacak takım sayısını azaltmak yapılabilecek hareketlerdendi. Sen de yorumlarında zaten bu karar sonucunda bir çok takımın en az 2 sene birden kaybedeceğini kaleme almışsın. Bu noktada bir görüş ayrılığımız olamaz.

Ancak ve ancak hala YARAnmak fiilinin gerçekleşmiş olduğunu, bu fiiliyatı yaparken sanki ellerinde başka çare yokmuş gibi gösterilerek sempati kazanıldığını, ne şişi ne de kebabı yakarak herkese karanfil dağıtıldığını bazıları gördü bazıları göremedi. Sevgili kardeşim biliyorsun bir çok sefer Adli Bilirkişilik ve Resmi Değerlendiricilik görevlerinde bulunma fırsatı yakaladım. Bu görevlendirmelerde görev size bir dosya ya da belge karşılığında tebliğ edildiğinde bir yemin zaptı imzalayarak, kimseyle bu dosyalarla ilgili belge ve bilgi paylaşımına girmeyeceğinizi taahhüt alırsınız. Dolayısıyla aslen gizli içeriğe sahip olan yeri gelir trilyonluk anlaşmazlıklar, yeri gelir büyük proje destekleri, yeri gelir ölümlü vakalarla ilgili hem çalışır, hem kanaat oluşturur hem de sonucen raporunuzu, suç unsuru, kasıt, eksiklik, yapabilirlik düzeyi gibi konularda hazırlayıp ilgili adli ya da resmi heyete teslim edersiniz. Sizin raporunuza göre dava ya da karar şekillenir, yürütmeyi durdurma kararı alınır veyahut benzeri uygulamalar yapılabilir.

İşte bu yukarıda anlattığım konuyu şike soruşturması kapsamında örnek olarak tutarsak şu düşünceler hasıl oluyor bende:

1- TFF dünkü itiraflardan sonra Savcılıktan istediği bilgi paylaşımını aslında 4 Temmuz günü istemeliydi. Şifaen öğrendiği bir çok bilgiyi basınla paylaşan Aydınlar'a demek ki Sayın Savcı bir çok bilgiyi sözle aktarmıştı. Şifaen bu kadar bilgi paylaşılabiliyorsa resmi talep ile paylaşılabilecek bilginin miktarını tahmin bile edemiyorum.

2- TFF'nin yetkili Disiplin ve Etik Kurulları ya da bunlardan oluşturulacak bir komisyon TFF Başkanı Aydınların Cumhuriyet Savcısından talebiyle henüz 4 Temmuz'da Savcılıktan yemin zaptı imzalayıp, gizlilik yemini ederek bilgi alabilirdi. Sonuç itibariyle bu konu farklı Tüzel kişilik ve Devlet kurumlarını ilgilendiren ülke menfaatini etkileyen bir konudur ve yukarıda değim gibi her aklı selim Türk Vatandaşı, hele ki Özel Yetkili bir Cumhuriyet Savcısı böyle bir konumda ülkenin zarar görmesine izin vermez.

3- Hiç bir resmi kurum bir diğer resmi kurum kendisinden resmi yazıyla bilgi ve belge istemedikçe, eğer yasa ve yönetmeliklerle bilgi vermeye zorunlu bırkılmamışsa, "burada bir mevzu var, alın bunlar da belgeleri, siz de gereken bir hareket varsa yapın" demez.

4- Konu her ne olursa olsun sonucu Türk Futbolunu menfi şekilde etkileyecek ve itibar kaybına neden olacaksa hiç bir Federasyon ya da Başkanı çıkıp İlhan ağabeyinin tembihlediklerini tekrarlamaz.

5- Yıllar boyu, şike yasası çıktıktan sonra da, TFF kanaate dayalı olarak, sadece maç görüntüleriyle bile bir çok takıma şike cezası vermişken, belgeleri olduğu söylenen, delilleri Savcılıkta var denilen konularda elimizde delil yok diyerek işin içinden sıyrılamaz, buna hakkı yoktur.

10 gün boyunca delil, bilgi ve belge paylaşımı talebinde bulunmamış, itiraf dedikodularını duyunca birden alevlenmiş, o zamana kadar bazı "ağabeyler"in sözüne riayet etmiş, tehditlere sesini çıkarmayıp duruma Türk Futbolu adına isyan edenlere posta koymuş, hastalanan bazı kişileri hastanede hemen ziyarete giderken bazılarına 5-6 gün sonra ancak gitme fırsatı bulabilmiş bir Federasyon Başkanına benim güvenim maalesef kalmamıştır. Türk Futbolu, eğer ligler planlandığı tarihte başlar ve Avrupa'ya şike soruşturmasında adı geçen takımlar giderse en az 5 senesini kaybedecektir.

İşte bu düşünceler bağlamında sevgili ozhano kamuoyunda yaratılmaya çalışılan "başka çaremiz yoktu" havası ve akabindeki "kurumlar değil kişiler cezalandırılmalıdır" safsatası dün gece geçerliliğini kaybetmiştir. Uluslararası kuruluşlara üye olmak, onlara çeşitli taahhütler verip yönetmeliklerini kabul etmek, manzaraya karşı sigara yakıp göbeğini kaşırken yellenmeye benzemez. Bu hareketler sadece tecrübesizlikle açıklanacak hareketler değildir. Türk Futbolu para odaklı bir çark haline geldiğini kendi kendine ispatlamış, tuz kokmuştur. Gerçekler saklı kalamaz, ortaya çıktıklarında gerçekten acıtırlar. Bu yüzden, bu yönlendirici düşünceler seni bile böyle düşünmeye sevk ettiği için şaşırdım ben.

Yoksa Korkmaz unutulmaz bir YARAdır, ancak şunu da unutmamak gerekir ki Korkmazın o dönem attığı bugün bana yarın sanadır :)

13 Temmuz 2011 Çarşamba

YARAnmak

Türkiye Futbol Federasyonunun tam anlamıyla vermiş olduğu kararın kelime olarak karşılığıdır. Türk Dil Kurumu yaranmak kelimesi karşılığını şu şekilde vermektedir:

  1. Bir davranışla birini memnun etmek. 
  2. İçten olmayan davranışlarla birini memnun etmeye çalışmak.  
Özellikle bu kelimenin TDK tarafından verilen 2. anlamı yaşanan olaylar ve verilen kararlarda yerine oturmaktadır. Keza ülke menfaatini ilgilendiren, hem maddi hem de manevi açılardan olumsuz sonuçları büyük zararlar doğurabilecek, muhtemel olumsuz sonuçlarda ülke itibarının zedelenebileceği çok önemli bu konuda TFF ne yazık ki ülke menfaatlerini ve itibarını gözetmekten ziyade başını İlhan Cavcav'ın çektiği "büyük takımlar olmazsa biz biteriz" görüşündeki aklı selimden uzak, kendi camialarını hiçe sayacak noktada bulunan ve duruma "ülke itibarı" açısından değil sadece parasal akışı kaybetmeden, koltuğunu kaptırmadan çarkın dönmesiyle ellerini ovuşturan fikir yapısı ve bakış açısıyla yaklaşan zihniyete yaranmıştır. Bir çok çözüm ve Türk Futbolunu şaibeden, itibarsızlıktan uzak tutma yolu var iken, sadece maç görüntülerinden onlarca takımın küme düşürüldüğü memleketimizde Aykut Kocaman'ın yaptığı "maçlarımız izlensin ona göre karar verilsin" çağrısı da kulak arkası edilmiştir.

Bugün, bu saatte TFF'nin kararı ve UEFA'nın tehditkar onayından sonra yapacak bir şey kalmamışken sadece, ülke menfaatini ilgilendiren konularda belirli makam ve seviyelerde bilgi paylaşımı talep etmek, edilirse de bu paylaşımı yapmak bu kadar zor mudur diye düşünmekten kendimi bir türlü alamıyorum.

Şimdiden kendi adıma yeni TFF'ye güvenimi kökten sarsan bu yaranmak fiili, umarım Türk Futbolu'nda tahmin edildiği üzere çok büyük YARAlar açmaz, keza deri incelmiş, kan çoktan toplanmış durumdadır.

24 Haziran 2011 Cuma

Biyonik Golcü - Lotta Schelin

Almanya'da başlayacak Kadınlar Dünya Kupası öncesi blogda yaşanan şenliği farketmişsinizdir. Bu şenlikli durum şampiyona bittikten sonra kalıcı olacak umarım. Şenliğe şağ-şağ (artık nasıl yazılıyorsa =)) katmak gerek. Bu nedenle de şampiyona öncesi elimin-bilgimin yettiği kadarıyla turnuvada izlenmesi dikkat edilmesi gereken isimlerden bahsedeceğim. Önceliğim İsveçli Lotta Schelin'e...


İsveçli yıldız futbolcunun tam adı Charlotta Eva Schelin. İsveç'in Trangsund mevkiinde 27 Şubat 1984 günü dünyaya gelen futbolcunun adı HHğelin (gırtlaklı oluyo H) diye okunuyor (kendi ağzından aldığımız bilgi böyle). Lotta futbol hayatına futbolcu olan ablası Camilla ile birlikte Kallered SK'da başladı. İkisi bir arada Mölnlycke IF'te de forma giydi. Top peşinde koşmaya tam zamanlı olarak başlamadan evvel atletizm, masa tenisi ve snowboard ile de uğraşan Lotta omuriliğinde yaşadığı sakatlık nedeniyle spor yapmaya bir süre ara verdi.

Uzun bir süre fizik tedavi görüp tekrar gücünü kazandıktan sonra 17 yaşında Danimarka Kadınlar Ligi'nde Landvetter FC ile, şimdiki adıyla Kopparbergs/Göteborg FC ile , ilk maçına çıktı. 2001 yılında forma giymeye başladığı takımında ligde henüz 17 yaşındayken 19 maçta attığı 8 golle dikkatleri üstüne çekti. 2002 yılının ağustos ayında tekrar sakatlanan Schelin bu sefer 1,5 yıl boyunca sahalardan uzak kaldı ve ancak 2003 yılının haziran ayında sahalara dönebildi. Bu da aynı yıl İsveç'in ABD'de 2. olduğu Kadınlar Dünya Kupası'nı kaçırmasını beraberinde getirdi. İsveç'te ligler nisan ayında başladığı için 2002 yılında 8 maçta 3 gol attı. Yine ligler ekimde bittiği için de 2003 yılında da oynayabildiği 11 lig maçında 10 gol, 2 kupa maçında da 2 gol attı ve sakatlıkların performansına engel olamadığını kanıtladı.

Milli takım hocasının da ilgi alanına girmekte zorlanmayan Schelin 2004 yılında 16 Mart'ta ilk kez A takım formasını giydi. Atina'da yapılan Olimpiyat Oyunlarının kadrosunda ve aynı yıl Portekiz'de gerçekleşen Algavre Kupası (uluslararası bir kupadır) kadrosunda kendine yer buldu. Fakat sakatlık belası yine peşini bırakmadı Schelin'in. Bu sefer dizinden ve kasığından uzun süreli sakatlıklar yaşadı.

Sakatlıkların peşini bırakmaması sanki Lotta'yı daha da hırslandırır gibiydi. 2005 yılında kulübüyle çıktığı 33 maçta 22 gol, ertesi sene de yine kulübüyle çıktığı 37 maçta 31 gol 4 asist yaptı. Aynı yıl yapılan Algavre Kupası'nda Milli takımı İsveç 3.'lüğü elde ederken en önemli isim yine o idi. Schelin 2006 yılındaki performansıyla ülkesinde 'elmas top' ödülünü kazandı henüz 22 yaşındayken. Ve ligin en iyi forveti ödülü de ona gitti. Başarılı futbolcu 2007 yılındaki kadınlar dünya şampiyonasında da milli takımının kadrosundaydı.




Aynı yıl ligde oynadığı 22 maçta 26 gol atması, toplamda ise kulüp bazında 30 maçta 29 gole ulaşması artık onu transfer pazarında en ön sıraya taşıdı. Amerikaya transfer söylentileri arasında 2008 yılında 8 maçta 3 gol atan 27 yaşındaki golcü, Fransa Ligi'nde oynamaya karar verdi ve yıllık 1 milyon isveç kronu (160bin dolar) karşılığında Olympique Lyon'a transfer oldu.

Fransız takımıyla üstüste 3 yıl şampiyonluk yaşayan Schelin Wikipedia'ya göre 43 maçta 37 gol atarak takımına önemli bir katkı yaptı. Bunun daha fazla olması muhtemeldir. En son olarak da UEFA Kadınlar Şampiyonlar Ligi Finali'nde Turbine Potsdam ile karşılaşan O.Lyon'un önemli ismi takımının kupayı kaldırmasında başrolü oynadı. Şampiyonlar Ligi'nde 9 maçta 9 gol atarak gol krallığında 2. sırada yer aldı.

Kariyeri başarılar ve gollerle dolu Schelin önümüzdeki pazar günü başlayacak Kadınlar Dünya Kupası'nda da takımının en önemli kozu olacak. Hem kadınlar futbolundaki boy ortalamasına göre uzun olan boyu, hem de oyun tarzı olarak vatandaşı Zlatan Inrahimovic'e benzetiliyor Lotta. Haksız bir benzetme de değil. Ancak karakter olarak Zlatan kadar burnu yükseklerde biri değil yıldız oyuncu. İzlemeden geçmeyin Lotta'yı... (video)

    Kazandığı Başarılar
  • 56 kez İsveç Milli Takımında forma giydi

  • İsveç Milli Takımında 22 gol attı.

  • 2004 yılında İsveç'in en iyi çıkış yapan futbolcusu

  • 2006'da İsveç'in en iyi kadın futbolcusu ödüllerinden Elmas Top'u kazandı. Yılın en iyi futbolcusu seçildi. İsveç Premier Ligi'nde şampiyonluk elde etti. Ligde en değerli oyuncu ödülüne layık görüldü.

  • 2007 FIFA Kadınlar Dünya Kupası'nda forma giydi.

  • 2007 İsveç Kadınlar Ligi'nde 26 gol attı.

  • 2008 Olimpiyat Oyunları'nda İsveç Milli Takımı forması giydi.


uzun zaman sonra tekrar ve yepyeniden bolca sevgiler volkanbk3

3 Haziran 2011 Cuma

1 Haziran 2011 Çarşamba

JJ Abrams'ın Yeni Bombası - Alcatraz



Bu adam muhteşem, bu adam ne yapsa gidiyor. En kötü işi bile milyonlarca hayran ediniyor. Alcatraz ise yeni projesi, üstelik yine bir ada odaklı!. Lost'un gizemi, Fringe'in paranormal hali, Alias'ın ajan işleri ve her birinin birbiri içine girmiş acayip hikayeleri Alcatraz'da tekrar şekillenecek gibi. Gelecek sezonun ortasında yayın hayatına başlaması bekleniyor dizinin. Başrollerde efsane Sam Neill, başka bir efsane Jorge Garcia ve Sons of Anarchy'den tanıdığımız Sarah Jones var. Şimdiden heyecanlandım sanki...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Final'den Aklıma Kazınanlar

Herkes gibi beni de fazlasıyla duygulandıran sahne kupayı Abidal'in kaldırmasıydı. Söylenecek söz yok Barcelonalı futbolcu ve teknik ekibe.

Barcelona'nın neden dünyanın en iyi takımı olduğunu gösteren en ince ayrıntı ise oyuna 88. dakikada giren Puyol'a o ana kadar kaptanlık pazubandını taşıyan Xavi'nin Puyol istemeden koşarak gidip kaptanlık bandını vermesiydi. Bu takımda inanılmaz bir saygı, ağabey-kardeş ilişkisi ve mütevazilik var. Yaptığı işe ve arkadaşlarına bu denli saygılı olan adamların başarısız olması da beklenen bir sonuç değil benim nazarımda.

Maçın 85. dakikasında Sir Ferguson maçtan umudunu kesmiş, yerinde çökmüş bir yüz ifadesiyle otururken, sahadaki 10 oyuncusu da ona eşlik etmekteydi. 10 oyuncu diyorum çünkü yalnızca bir tanesi neden efsane olduğunu ve o yaşa gelmişken neden hala United 11'inde ve herkesten daha fazla o formayı hak ettiğini gösteriyordu. Hakeme, arkadaşlarına ve susan seyirciye ardı ardına isyan eden adam Ryan Giggs'ti. Bu kupayı United kaybetmiş olabilir, Ferguson yenilmiş olabilir ama önceki gecenin Barcelona ile birlikte şampiyonu Giggs'ti benim için. Yeşil sahaya çok yakışıyorsun onurlu adam...

29 Mayıs 2011 Pazar

Gazi Üni SK Korumalı Futbol (Amerikan Futbolu) Türkiye Şampiyonu!!!

Sanırım böyle bir maç daha yaşanmaz Türkiye'de. Normal süresi 26-26 biten Şampiyonluk maçında 6. uzatma sonunda Gazi Üniversitesi Boğaziçi Üniversitesi'ni 41-38 yenerek Türkiye Şampiyonluğunu elde etti. Senelerdir hem Üniversiteler Ligi'nde hem de Pro Lig'de hep finalde kaybeden Gazi için bu şampiyonluğun anlamını ifade etmek kolay değil. Boğaziçi ilk devredeki defans hatalarını yapmasa belki de ikinci yarıda maçı koparıp götürecekti. Ancak yaklaşık 5 buçuk saat süren müsabakada ayakta kalan taraf uzatma iki kez geriye düşmesine rağmen eşitliği yakalayan Gazi Üni. oldu. QB Burak ve hem WR hem de FS pozisyonlarında mükemmel bir oyun çıkaran Mert Boğaziçi'nin elinden resmen kupayı sökerek aldılar. Seyircilerin bile ayakta duracak hali kalmamışken 6. uzatma sonunda 30 yard üzeri bir mesafeden field goal bulan Gürkan sanırım kulüp tarihine geçen adam oldu. İlk yarıdaki performansını hesaba katmazsak Boğaziçi QB'si Abdülgani ve 2. yarıdaki muhteşem koşularıyla RB Sertan Sultans için maçın adamı olmaya aday 2 isimdi. Benim için maçın adamı ise Gazi Üniversitesi'nden Mert Köse'den başkası değil. Neredeyse maçın tamamında sahadaydı Mert ve hem hücumda hem savunmada efsane bir perdormans ortaya koydu.

Senelerce unutulmayacak bu maçı Sakarya'ya verdiği için TBSF başkanı Sayın Şahin Kömürcü'ye sonsuz teşekkürler. 1 haftadır elimizden geldiğince organizasyona Sakarya Tatankalar olarak destek verdik. Ödül töreninde sunumu yapmak ve şampiyonu anons etmek de bana nasip oldu. Bugün Gazili oyuncuların yaşadığı bu muhteşem keyfi önümüzdeki senelerde kendi oyuncularımıza da yaşatmak en büyük hedefim. Tatankalar da bir gün bu seviyelerde mücadele eden bir takım haline gelecek.

Hem Boğaziçi hem hem de Gazi Üniversitelerini kutluyorum. Muhteşem bir maçtı...



1. Çeyrek: 8-0 Gazi
2.Çeyrek: 20-8 Gazi
3.Çeyrek: 20-18 Gazi
4.Çeyrek: 26 - 26 (26-20 Boğaziçi öne geçti, Gazi geriden geldi)
2.Uzatma: 32 - 32 (Boğaziçi ilk TD yaptı, Gazi geriden geldi)
5.Uzatma: 38 - 38 (Boğaziçi ilk TD yaptı, Gazi geriden geldi)
6.Uzatma: 41-38 Gazi (Gazi Field Goal-Gürkan)

Çoban Salata 3 Yaşında!!!

2011 Çoban Salata için biraz buruk geçti açıkçası. 2008'de bu blogu kurarken sahip olduğum heyecanı hem askerlik ve sonrasındaki iş yoğunluğu hem Galatasaray hem de Türk sporundaki tatsızlıklar nedeniyle bir hayli kaybettim. Askerlik sonrası yeni hayatım nihai şeklini almaya başlarken, diğer noktalarda da umut ışıkları belirince biraz daha Çoban Salata'nın geleceği netleşti gözümde. 3 senedir verilmiş bunca emek heba edilemezdi. Bir çok gün bloga ayırılabilecek en azından bir yarım saat bulabileceğimi düşünüyorum. Zaten blogu kurarken de amacım buydu benim. Başkalarıyla konşamadığım şeyleri bloga anlatmak. Sevgili ozhano da bir çok cereme atlattı bu heves kaybetme sürecinde. O da yavaş yavaş kendini toparlayacak gibi. İkimiz birbirimizi gakeyana getiren 2 önemli etkendik zaten ilk yazmaya başladığı günden beri, umarım bu sürecek.

Diğer yazar arkadaşları da tekrar yazmaya davet ediyorum bu vesileyle. 3. yaşamızı kutlarken bir de yeni yazar ekliyoruz kadroya. Gazi Üniversitesi Amerikan Futbol Takımın oyuncularından Sevgili İlter de ilerleyen günlerde bizlerle olacak.

Kolay kolay kaybolup gitmesine izin vermeyeceğiz Çoban Salata'nın. Ömrümüz ve gücümüz oldukça buradayız. 3 senedir yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Terim Farkı'na "İnan"dı...

Bugün Selçuk İnan'ın Milli Takım'da ve Trabzonspor'da gösterdiği performans sonrası Avrupa'da talibi de varken ve belki de daha fazla para kazanabilecekken Avrupa Kupaları'na katılamayan ve tarihinin en kötü dönemini geçiren Galatasaray'ı seçmiş olmasındaki tek sebep Fatih Terim olarak açıklanabilir. Manisaspor'dayken kendisini Milli yapıp basamak atlamasına ve Trabzonspor'a transfer olmasına en büyük sebep tabii ki Terim'dir. İnan Terimin verdiği elle tırmanmaya başlamıştır basamakları ve bugün vefalı evlat rolünü üstlenmiştir. Daha toy bir delikanlıyken kendisine güvenip yücelten adama borcunu ödemeye gelmiştir Galatasaray'a İnan. Terim farkına "İnan"mıştır. Takımın bel kemiği olacağını kavramıştır, o senelerdir aranan orta saha kanı olmaya en yakın adamdır Türkiye sınırları içinde. Ve küllerinden doğmaya çalışan o volkana ilk kıvılcımı veren adam olmuştur.

Takım aynı takım, kulüp aynı kulüp ama rüzgarı istediği yöne çevirmeye muktedir tek bir isim, sanki negatif tepeyi gören camiayı ayağa kaldırmaya yetecekmiş gibi...

Hoşgeldin Selçuk. Bazı şeylere "İnan"abileceğimizin ispatı oldun. Var ol...

19 Mayıs 2011 Perşembe

Heyecanlandım...

Gerçekten heyecanlandım. Belki de bu haber hem beni hem de ozhano'yu yazmaya geri döndürecek gelişmedir. Hoşgeldin Hocam, tekrar ve bu sefer gerçekten umutla...

3 Mart 2011 Perşembe

Mecburen Wordpress'teyiz

Şartlar bizi buna mecbur bıraktı... Mecburen yedekte tuttuğumuz wordpress'teki adresimizden devam edeceğiz bloglamaya... Yasak bitene kadar bize aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz dostlar.


Çoban Salata Wordpress'te

1 Mart 2011 Salı

İlaç Gibi Adam

Taraftarı olduğumuz Orlando Magic'in bu sezonki en büyük sıkıntısı oyun kurucu mevkiinde. Savunma paspası Jameer Nelson, iki takma bacakla insanlar yürüyemezken 110 milyonluk kontratla Orlando'da tatil yapan Gilbert Arenas ve uzaktan bakıldığında torun sevme yaşı ve fiziğine çoktan ulaşmış gözüken Chris Duhon Orlando'nun sıradan bir takıma dönüşmesine sebep oluyorlar sezon başından beri. Chris Webber'a en şaaşalı dönemini yaşatan adam, Horford'un gelişimine katkı veren oyun kurucu, kısacası uzunla oynamayı bilen, savunma yapabilen, takımı ve yıldızları oynatabilen bir isim Mike Bibby. Gelecek sezonki tüm alacağından vazgeçerek kontratını feshetti Washington'da ve artık serbest. Bibby Orlando'ya ilaç olur, Hidayet'le ortak geçmişleri rehabilitasyon gibi gelir takıma. Orlando almazsa gittiği yeri de ihya eder Mike Bibby. Ama bu fırsat varken, parasına bakmadan en azından sezon sonuna kadar bağlanmalıdır Bibby. Bu noktada güzelim franchise'ı rezil eden Otis Smith'ten tek isteğimiz, belki de onun senelerdir arayıp da bulamadığı şanstır bu, Bibby'nin Orlando'ya gelmesidir. Umarım gerçekleşir bu dilek...

26 Şubat 2011 Cumartesi

Sportif Başarı

Galatasaray ve Beşiktaş'ın sportif başarısızlığı konuşuluyor aylardır. Ve suçlu kim? sorusunun cevabı her zaman da sporu yapanlarda aranıyor, organize edenlerde değil.

Spor yapmak kolay bir iş gibi gözükebilir ancak sonucunu almak öyle kolay bir şey değil. Kilolu bir insan düşünün. Kilo vermek istiyor ve kendine bir diyetiysen buluyor. Dediklerini yapıyor ama sonucunu kısa sürede göremiyor. Misal verelim. 120 kilo olan birinin hedefi 80 kiloya düşmekse, 6 ayda verdiği 5 kilo ona yetersiz gelir elbette. Ve 6 aydır spor yapıp az yemesine karşın kilo veremeyen bu kişi ne yapar? Diyetisyen değiştirir. Başka spor kulübüne gider. Başka bir spor hocası tutar. Bunlar gerçekleşene kadar
da kendi bildiğini okur ve yemeği arttırır. Böyle daha mutludur. Tekrar 120 kiloya döner bu süreçte. Ve yine 6 aylık kısır döngü periyotlarıyla devam eder bu olaylar. Hiç istikrar sağlayamaz bu konuda.
Bugün Galatasaray ve Beşiktaş'ın yaşadıklarını buna benzetesim geldi. Başarı 80 kiloya ulaşmaksa eğer o kiloya 6 ayda ulaşılamayacağını bilmeli iki takımın yönetimi de. Bilmiyor değiller. İlk başkan olduktan sonraki seçimlerde tekrar aday olup ekonomik ve yönetimsel açıdan işleri düzene sokmak vaatlerini verirken "bu işler ancak istikrarla olur" cümlesini duyarız çünkü onlardan. İstikrarın başarı için gerekliliğini bilirler ama kendi koltuklarını sağlama almak için. Onlar otursun da o koltuğa, sportif başarı için kimin hangi koltukta oturduğu önemli değildir...

20 Şubat 2011 Pazar

3 puan koparanın elinde kaldı



Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. „Aman tanrım ne tempoydu“ klişesine kaptıracaklar bunlar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Bugünkü tempo orta sahasız takımlarla yapılır. İki takımın da orta sahasının pres yapayım derken alanlarını boş bırakışı topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabi ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş‘ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun ilk 25 dakikada Fenerbahçe’nin oynadığı baskılı ve etkili futbola reklam arası dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı Lacivertli takım son haftalardaki ilk 20-25 dakika baskısını bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de.

Fenerbahçe’nin baskılı olduğu ilk yarının ilk yarısında Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Quaresma’nın Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın ilk yarım saat sonra takımı geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Çünkü Fenerbahçe bu sezon maçın son 20-25 dakikasında güçten düşüyordu. Gücü ekonomik kullanmak düşüncesiyle geri çekildiğini düşündüğüm Fenerbahçe alanı Beşiktaş’a bıraktı. Fakat Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ „ters“ İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. Volkan’ın golden sonra su içmesi de manidardı.

İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın karşı karşıyalardaki beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın , en azından penaltının, sinyallerini veriyordu. Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin „künde“sini görememesi en büyük hatasıydı. Bazen futbolcular pası atacağı arkadaşını göremiyor, bazen de hakemler… Öyle ki Ferrari de Lugano’ya attığı dirsek esnasında hakemlerin tam onu görebilecek açıda olduklarını görmedi. Gökhan Gönül’e de ikinci sarı karttan bir kırmızı kart gerekirdi.

Ferrari’nin kırmızı kartı görmesiyle işler tamamen tersine döndü ve oyuna Aurelio’nun girmesiyle Schuster elindeki 1 puanı da rakibine hediye etti. Sarı kart görmüş olsa da Necip’in sahada kalması, enerjisinden yararlanılması gerekirdi. Guti’nin, Simao’nun oyundan nasıl düştüğünü gördük. Bunun olabileceğini düşünemeyip Simao-Fernandes değişikliğine gitmemesi Schuster’in düştüğü en büyük gafletti bu akşam.

Kırılma anları çoktu. Ferrari ipi inceltti, Alex’te ipi kesti. Alex’in 3 golle bitirdiği sanırım ilk derbi oldu. Şu anda Alex’e yine methiyeler düzülüyordur. Yarın da manşetler Alex’li olacaktır. Ancak sahneye rakip 10 kişi ve orta sahasını bomboş bıraktıktan sonra çıktığını es geçmeyelim. Birini övmek için oyuncunun ne yaptığını irdelerken, neyi, ne zaman yaptığını da göz önünde bulundurmalı.

Beşiktaş sezon boyunca istikrarlı bir ilk 11’e sahip olamamasının en acı sonucunu bu akşam tattı. Haftalardır oynayan Nobre, Aurelio, Bobo ve Sivok’un ilk 11’de olmaması kalitelerinin yetersizliğindense önceki maçlarda oynarken çok mu kalitelilerdi de oynadılar Schuster’in açıklaması gerek. Beşiktaş sezon bitene kadar bu istikrarsızlığına devam ederse 17 maçta ancak 17 puan alabilir. Hedefini de başka bir türlü tutturabilir.

Sezona çalkantılarla başlayan Fenerbahçe’nin sabırla bugünlere gelmesine diyecek fazla söz yok. Tebrikler. Şampiyonluk için gönlüm çeşitliliğin artmasını istemem nedeniyle Trabzon’dan yanadır. Ancak eğer Trabzon yarınki maçta strese girip puan kaybederse Fenerbahçe bu rüzgarıyla şampiyonluğa çok yaklaşır.

Not: Maçı katledenin Ferrari’nin dirseğinin değil de Cüneyt Çakır’ın olduğunu haykıran Beşiktaş taraftarını da, maçı katlettiğini iddia ettiğini Cüneyt Çakır’ın Ferrari’nin kündesini görmediğini ekleyerek mantıklı düşünmeye davet ediyorum.

sevgiler volkanbk3

Futbol endüstrisine yön veren yazı-tura oyunu

Bu yazı 07.12.2010'da volkanbk3.com'da ve Bilgi Üniversitesi Dergi Bilgi Kulübü'nün çıkardığı aylık dergi Potansiyel'de yayımlanmıştır.

Derbi öncesi yayınlayayım dedim. Genel Kültür niyetine...


Ekonomik krizin arttığı dönemlerde yarışma programları her zaman televizyonlarda en fazla yeri kaplar ve de çok ilgi çeker. Son bomba yarışmamız da „Canlı Para“ oldu. Ne zaman bir spor sorusu çıksa, genelde de futbol soruları çıkar, kendimi yarışmacının yerine koyar ve yarışmacının ne kadar parası varsa sanki hepsi kendiminmiş gibi tüm paramı belirlediğim şıkın üstüne bırakırım. Fakat bayram esnasında yayınlanan programlardan birinde sorulan soru ben dahil evdeki tüm kafaları karıştırdı.

“Yanlış bilgi„ yarışması

Soru başlığı „Büyük Maç“tı. Bu başlığa uygun şıklar gözüktü. Soru ise „Aşağıdakilerden hangisi derbi değildir?“ idi. Şıklarda şöyle sıralandı: Fenerbahçe-Kasımpaşa, Bursaspor-Kocaelispor, Galatasaray-Trabzonspor. Cevapsa Bursaspor-Kocaelispor olarak açıklandı. Yani aslında derbi olmayan Galatasaray-Trabzonspor maçı bu kategoriye alınmıştı. „Nasıl yani?“ demeyin. Galatasaray-Trabzonspor maçı bir derbi değildir! Neden mi?

Bugün bütün futbol endüstrisinin en büyük parçası olan “derbi maç„ların adı bir yazı-tura oyunu sonunda belirlenmiştir. Çok da ironik değil mi? Masum bir iddiadır yazı-tura oyunu ama işin içinde yine para vardır.

Bu terim lugatımıza İngiltere’den girmiştir. Şu anda Büyük Britanya olarak bildiğimiz yer eskiden de aslında şimdi olduğu gibi İngiltere, İskoçya, İrlanda gibi kontluklara bölünmüştür. İngilizler Derbyshire’da konuşlanmıştır ve artık onlar Derby Kontluğu’dur. Kontluğun başına geçen de „Earl of Derby“ denmektedir.

Anlatılara göre Londra, Charshalton, Epsom’da 1778’de Derby’nin 12. Kontu Edward Smith-Stanley (neredeyse bütün kontların adı da Edward) ve arkadaşlarının katılacağı bir akşam yemeği partisinde iddiasına at yarışı düzenlenir. Yarışlar heyecan dolu geçer. Derby Kontu, Sir Charles Bunburry ile yarışın adını kimin onurlandıracağına karar vermek için yazı tura atarlar. Ve Derby kazanır. Daha önce Epsom bölgesinin adıyla anılan (Epsom Stakes) yarışlara bundan sonra „Derby Stakes“ denmeye başlar.


Derbi mi değil mi?

Günümüzdeki kullanımı ise oldukça karışıklaşmıştır. Her spor dalındaki mücadeleler için kullanılabilen derbi kelimesinin yaygın olarak en çok görüldüğü yer popülerliği nedeniyle futbol mücadeleleri. Geleneğe çok bağlı olan ve modern futbol organizasyonunun da kurucularından olan İngiltere’de bu derby, türkçe olarak derbi, tabiri aynı şehrin iki takımı arasında oynanan maçlar için kullanılmaktadır. Ancak artık pazarlanan futbol oyunu hem heyecanı dolaylı olarak da satışlarını arttırmak için derbi tabirini aynı şehrin iki takımının dışında, şehirlerarası, bölgesel ya da maddi açıdan kuvvetli iki ekibin karşılaşması olarak da kullanmaya başladı. Elbette iki şehrin tarihsel geçmişleri arasında yaşanan gerginlikler de o maçları “önemli„ kılar Ancak onları derbi yapmaz.

Yarışma programında sunucu Engin Altan Düzyatan’ın savunusu, Galatasaray-Trabzonspor mücadelesinin derbi olmasa da büyük maç olduğu için “derbi değildir„ sorusunun “kapağı açılan„ cevaplardan olabileceği yönündeydi. Ancak Bursaspor ve Kocaelispor arasında oynanan bir çok mücadelede 90’ların başında büyük maç olarak görülmekteydi. Bu durumda Bursaspor-Kocaelispor maçı da bir dönem büyük maç olduğu için derbi değildir sorusunun kapağı açılan cevabı olabilirdi.

18 Şubat 2011 Cuma

Sonunda Bu Gece Kesişiyor Yollarımız...

...Aynı anda başka insanlara, 
Seni seviyorum demişizdir
Mutlak güven duygusuyla, 
Başımızı başka omuzlara dayamışızdır.
Olamaz mı, olabilir...
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş...

Seni Seviyorum,
Bekle almaya geliyorum...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Galatasaray'da Kaleci Sorunu Yok

Galatasaray'da bir kaleci sorunu yok aslında. Bu kadar çok kalecinin gelip geçtiği ama dikiş tutturamadığı bir kalede başka sorunlar aramak gerek. Biz Çoban Salata olarak 2009'dan beri bu sorunu arıyoruz mesela. Sonuç itibariyle vardığımız durak senelerdir bir başkası değil hep Nezih Ali Boloğlu oldu. E sayalım hep beraber: De Sanctis, Leo Franco, Fevzi, Orkun, Aykut, Ufuk, Zapata... Bu adamların hepsi kötü kaleciler mi? Hayır değiller. Bu adamlar Galatasaray kalesine geçtikten sonra ilerleme kaydettiler mi? Hayır, asla. Bu adamlardan kaç tanesi Galatasaray'da maç kurtardı? Bir elin parmaklarını geçmez, hangisi olduğunu da hatırlamayız. Demek ki sorun aşikar. Bu adamların topu dallama olmadığına göre, hepsi Milli Takımlar düzeyindeyken Galatasaray'a gelip dip yaptıklarına göre, ötesinde De Sanctis hariç gerisi kariyerlerini bitirme noktasına geldiklerine göre denilecek tek laf; göz göre göre Nezih Ali Boloğlu! Sevgili Boloğlu ile asla kişisel bir problemimiz olamaz. Her gelen Teknik Direktör kendisini gayet beyefendi ve geçimli biri olarak tanımlamış, teknik kadrolarında bulunmasından asla rahatsız olmamıştır zaten. Ancak beyefendilik futbolda bize özellikle performans açısından ne kazandırır? Hiç bir şey.

Bellidir ki profesyonel sporculuğu döneminde çıktığı resmi maç sayısı toplamda 2 sezonun toplam maç sayısını zor bulan ve kariyerini "hep yedek kaleci" olarak geçirmiş bir adamın böylesine büyük bir camianın kalesindeki adamlara verecekleri çok kısıtlıdır. Mondragon bile son 1-2 sezonunda bir hayli geriye gitmiş, minare yıkılsa da mihrabı yerinde olduğu için Galatasaray bundan pek etkilenmemiştir. Her ne kadar takım savunması denilen kavram seneden seneye çöküyor olsa da Galatasaray kalesindeki adam en azından senede 3-5 maçı kurtarabilecek şekilde hazır ve teyakkuzda bekleyen adam olmalıdır. Bugün Casillas, Van Der Saar, Victor Valdes büyük takımların kalelerinde olmalarına rağmen her an savaşa hazır Gladyatörler gibi tetiktelerse bu çok iyi çalıştıklarından, çalıştırıldıklarındandır. Demek ki Galatasaray kalecisi iyi çalıştırılmamakta, hatta kafa olarak da o kaleye geçmeye hazır hale getirilememektedir. Kaleci antrenörü bu yeterlilikleri gerçeklemesi gereken adamdır ve buna ilaveten yeni bir kaleci transferi olacaksa bu transferde Teknik Direktörü yönlendirip o kalenin ağırlığını kaldıracak kaleciyi seçecek otoritedir. İşte bu noktada soru şudur: Boloğlu otorite midir Allah aşkına?

Galatasaray'da kaleci sorunu yoktur. Sağ bekten, oyun kurucudan, forvetten önce falan Galatasaray "Kaleci Antrenörü" transfer edip Nezih Ali Boloğlu'na teşekkür etmelidir. Yoksa en yakın zamanda Polat'a teşekkür edilecektir. Hattı zatında ben bugünden Polat'a teşekkür ediyorum mesela.

Galatasaray'da 1 numaralı sorun Kaleci Antrenörü, 2 numaralı sorunsa 9 senedir bunu göremeyen Yönetimlerdir.

Yorumsuz

Kaynak: Fanatik Gazetesi

13 Şubat 2011 Pazar

Temaşaa Sanatı ve Sanatçı


Benim söylecek sözüm yok. Sadece defalarca kez izlemek istiyorum. Futbol bir temaşaa sanatıysa bu adam sanatçı demek ki...

11 Şubat 2011 Cuma

Liechtenstein'dan Tarihi Galibiyet!

Milli maç haftasın en gölgede kalmış ama sonucu bakımından en tarihi maçıydı San Marino - Liechtenstein maçı. Açıkçası bu tarihi skorlu maçı kimse Cenk Akın gibi anlatamazdı. Cenk'in yıldızlarla bezeli futbol endüstrisindeki var oluş savaşını çok naif bir gözle izleyip anlattığı bu yazıyı mutlaka okuyun.

Bu da mı gol değil :( - Cenk Akın - Topsuz Alanda Faul

8 Şubat 2011 Salı

10 Soruda Magic (Soru 2)


(MV: Meraklı Vatandaş, ÇO: Çoğu Otoritenin Ortak Görüşü, BD: Bendeniz )

MV: Lewis- Arenas takası çok mu gerekliydi?

ÇO: Her şey ortada. Sen Marcin Gortat’ı gönderiyorsun, karşılığında adam gibi bir uzun alamamışsın, takım bu haldeyken sen git, bir de takımın bir uzununun daha yerine PG al. Kısaların turşusunu mu kuracaksın? Sen biraz bekle, Lewis ile dene bakalım nasıl oynuyor bu takım. Zaten Arenas’ı istediğin vakit alabilirsin. Kısacası, bu hamle tam bir felaket.

BD: Arenas böyle sıvadıkça bu soru döner bir gün Otis Smith’in idam sehpası olur. Bir kere Otis Smith’i anlamak öyle kolay iş değil. Marcin Gortat’ın on beş dakika oynaması için hazineyi boşalttı, sonra takasla gönderdi, Carter’ı takımında görmek için baltayla daldı takıma, daha bir buçuk sezon olmadan kiliseye gidip günah çıkarttı, Reddick için yine abartılı paralar ödedi, ama en kısa zamanda onu da paketler; emin olun. Yine şöyle bir örnek vereyim nasıl garip düşünebildiğine örnek bu adamın: Bu takaslar sonrası herkes- ben de tabii- şöyle ele avuca gelebilir bir uzun daha katar diye beklerken ondan, o çıkıp aynen şunları söyledi: “Herkes Howard’ı durdurmak için takımlarına uzun alıp duruyor, ben niye uzun alayım, onlar düşünsün.” Yani böyle garip bir adam, ne hesap ediyor, ne düşünüyor kestirmekte zorluk çekiyoruz. Yaptığı tüm hamleleri ‘breaking news’ diye duyuyoruz, yani üç beş gün önceden duyumu alınan konuşulan şeyler değil, böyle de ketum ve alttan alta iş çeviren garip bir adam. Bir de Howard istemişmiş diye haberler çıktı bu takası. Gülüp geçiyoruz efendim. Neyse, bu işin Otis ayağı. Bir de Gundy ayağı var: Takas ertesi Gundy yaptığı basın toplantısında, sahada zaman zaman Arenas Nelson Richardson Turk Howard beşini görebileceğimizi söylemişti, Arenas’ın performansından medet umarak. İşte 2 ay geçti, Arenas hala top oynayacak. Gundy bir haftadır itiraf etmeye başladı; Orlando şu anda yarışın içine dâhil değil. Muhtemeldir, Otis Smith’e hayır duası okuyordur. Neden mi? Bir kere, her ne kadar herkes Lewis’in kontrat/ istatistik oranına gözünü dikip Lewis’in aldığı paraya sulanmışken, Gundy böyle istatistiklerin ucuz anlayışların adamı olmadığı için Lewis’e başka gözlerle bakmamıştır. Ondan nasıl yararlanırım diye düşünmüştür, diğer oyuncularını düşündüğü gibi. En çok parayı alıyor diye her topu onun eline vermemiştir. Otis, menajerler dünyasındaki ‘o kadar para verilir mi o oyuncuya ?’ mantığıyla haraket edip itibar kaybetmemek ve totosunu kurtarmak amacıyla Lewis’i paketlemiştir. Ayrıca hesabında şu da vardır: “Arenas nasıl olsa iyi istatistikler yapar, savunma mavunma takım kazanmış kaybetmiş önemli değil, atsın biraz da asist yapsın da en azından kontratını hak eden istatistikler yapsın, ben de totoyu kurtarmış olurum en azından, nasıl olsa Lewis o kontratla Arenas’ın yaptığı istatistikleri yapamayacak hiçbir zaman.” Neyse ki, şimdilik rezil olmakta, çok güvendiği Arenas sıvamakta. Bir de şöyle bir rezilliği de var onu da ifşa edelim de eksik gedik kalmasın. Finallere giderken takımın guardı Nelson sakat olduğu için Alston’du. İkinci guard AJ. Finalde hatırlarsınız Nleson gelip takımın içine bir güzel etmişti. Sonraki sezon Nelson bir J-will iki AJ üçüncü guard. O tutmadı, Nelson bir Duhon iki J-Will üç. O da tutmadı Nelson bir Arenas iki Duho üç J-Will dört. Böyle rezalet bir menajerlik olamaz. Finale çıkaran guard ikilimiz 12 ay içerisinde yok oldu ve gelinen nokta rakip guardların milli takımlık performanslar sergilemeleri. Neyse, gelelim Lewis’e. Gundy takaslar sonrası yaptığı basın toplantısında Lewis’in gidişini sebeplendirememişti ve nerdeyse ağlamaklı oldu koca adam. Lewis’i beğenin ya da beğenmeyin ama takım olmak nüve olmak için Arenas’dan daha elzem bir kişilik ve oyuncu olduğu açıktır. Bir kere, hücum ve savunma disiplini üst düzeydedir. İki şut soktu diye üçüncüde de potaya saçma bir şut sallama isteği duymaz, şut kullanmadı diye küsmez ve maç konsantrasyonu asla düşmez, kendinden iri adamları tutma konusunda asla geri adım atmaz, en az onlar kadar sertlikle cevap verir. Magic dönemindeki tek falsosu, yasaklı bir ilaç kullanmasıydı ki eminim o da kötü niyetli olduğu için değil, dikkatsizliğindendi. Yani sevgili meraklı vatandaş, bu sorunun cevabını aslında sorarken vermişsin de biz yine de şöyle diyelim; basketbol yeteneklerini, takım oyunu için gerekliliğini, uzun adama olan ihtiyacımızı her şeyi geçtim, zihniyeti ve karakteri için bile bu takımda kalmalıydı Lewis.

Sonuç: Otis Smith…

7 Şubat 2011 Pazartesi

Aşk Tesadüfleri Sever

 
Ömer Faruk Sorak ve eşini bu film için kutlamak bir kenara, sarılıp sarılıp öpüyorum. İnsanın içine işleyen, her aşık olmuş insanın kendinden bir şeyler bulabileceği bir film. Konu aslında bilinen bir konu ama aynı yünden kiminin ördüğü kazak giyilmiyor kiminin ki yıllar boyu bir diğerine vaz geçilmeden tercih ediliyor. Tam anlamıyla vurdu beni bu film. 3 kez gözyaşlarıma hakim olamadım. Filmin nereye doğru gittiğini anlamış olsam da sürükledi beni bu film anlatılışı ve gerçekten kayda değer oyunculuklarıyla. Belçim Bilgin'den bahsetmiyorum ama oyunculuk derken Mehmet Günsür, Yiğit Özşener, Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel ve küçük Reyhan Asena Keskinci'den bahsediyorum, belirtmek gerek.

Ömer Faruk Sorak'ın yönetmenliği, sahne hakimiyeti, oyuncuları yönlendirme yeteneği bu zamana kadar çalıştığı projelerde pek ortaya çıkamamıştı. Daha doğrusu hep yıldız oyuncuların arkasında unutulmuştu. Ama bu sefer bu adam çok iyi bir "Yönetmen" olduğunu gösteriyor. Öyle açılar, öyle güzel görüntüler yakalıyor ki özellikle sözsüz sahnelerde. Hele bir de duygu yoğunluğunun hat safhaya çıktığı anlar ve Günsür'ün karakteri Özgür'ün odak noktasında olduğu sekanslarda adeta yeteneğini konuşturuyor Sorak. Bu andan sonra yurtdışında nasıl Nolan'ın projelerini büyük bir heves ve merakla bekliyorsam yurtiçinde Sorak'la ilgili gelişmeleri aynı şekilde takip edeceğim.

Herşeyin ötesinde bu filmi benim için anlamlı kılan diğer iki konu hem kendimle ilgili bir çok şey bulmam hem de filmi beraber izlediğim dünyalar güzeli sevgilimle bizi anlatan bir sahneye şahit olmamızdı. O kadar çok cümle vardı ki filmde daha önce birbirimize söylediğimiz, işte onun için filmi çok benimsedim, bazen kendimi izliyor dinliyor gibi hissettim Özgür konuşurken. Bu yaşa gelene kadar tahsil ve iş anlamında çok çok iyi yerlere ulaşmış, ailem (annem ve babam) açısından hiç sıkıntı yaşamamış olsam da özel hayatımda bir türlü huzuru yakalayamadım. Hep dibe doğruydu seyri hayatımın, mutluluk ve huzur baremim her geçen gün düştü, düştü, düştü. İşte o tam da tarif edemediğim en dipteyken, yapayalnızken ve kendime artık bunu kabullenmem gerek derken çıktı karşıma hayatımı anlamlı kılan o muhteşem kız. Günler geçtikçe Zeynep'in Burak'a sorduğu şeyleri hayatta ilk kez onunla yaşadığımı ve hissettiğimi gördüm, onun yanında dünyanın bambaşka bir yer olduğunu keşfettim. Gülmek, mutluluk, heyecan, eğlence, koşulsuz ve karşılık beklemeden sevmek ne demekmiş o hayatıma girince anladım ancak. Ve dedim ki ona "Sen bunca senedir nerelerdeydin?". İşte bu cümleyi duyunca filmde gözyaşlarına boğuldum, birebir aynı değildir kelimeler belki çünkü ben daha cümle bitmeden koyvermiştim kendimi. Bendim oradaki sanki, perdedeki de benim hayatımdan bir kesit... İnsan sevdiğini ve aşkını bir çok yolla anlatabilir ama önceden sadece bana ait olduğunu sandığım bu cümle çok iyi bir tercih olur...

Sorak kalbime dokundu bu filmle, kolay kolay silinmeyecek bu iz. Filmi sinemada mutlaka izleyin, o basit Türk romantik-aşk filmlerinden biri olmadığını kağıt mendilinizi çantanızdan çıkarırken çok net bir şekilde anlayacaksınız...

Bülent Ortaçgil'in unutulmaz şarkısı Bir Eylül Akşamı da filmin şerefine Teoman ve Usta'dan gelsin...

Seni çok seviyorum güzel kız...

Robert Kubica


Dün İtalya’da koşulan Ronde di Andore rallisinde geçirdiği kaza sonrası vücudunun sağ bölümünde ciddi şekilde hasar oluşan, bana göre gridin en yetenekli pilotu, sürücü yetenekleri yanında baba bir adam olan Robert Kubica’ya acil şifalar diliyoruz.
Şimdilik tek tesellimiz, 'co-pilot'un yara almamış olması.

Gizli Guard Savunması


Rondo: 36:40 dakika, 26 sayı, 1 ribaund, 7 asist, 1 top çalma, 6 top kaybı

Nelson+ Arenas+ Duhon: 48 dakika, 10 sayı, 5 ribaund, 6 asist, 0 top çalma, 5 top kaybı

3 .periyodun başlarında Pierce, Hidayet Türkoğlu’nun üzerinden kolay bir sayı buluyor. Van Gundy çıldırıyor ve soluğu bench ekibi amiri Quentin Richardson’ın yanında alıyor. Nelson maç boyu Rondo’nun yoluna kırmızı halı oluyor… Van Gundy düşünceli, kenara bakıyor, takma bacaklarıyla Arenas ve her gün bir yıl daha yaşlandığını düşündüğümüz Duhon’u görüyor, neyse, diyor, Allah yardımcımız olsun.

Rondo ikinci kez yirmi sayıyı geçiyor, on buçuk sayı ortalamasıyla oynadığı bu sezon. İlk yirmi sayıyı geçtiği maç Cleveland deplasmanı; Cleveland takımın ise anlatmaya gerek yok. 23 sayı atıyor.

Son aldığımız 4 yenilginin 3’ündeki rakip guard performanslarına da bakıp uzaklaşalım, bozuk olan moralimizi iyice bozmayalım (Miami oyun kurucusuz oynadığı için göz ardı ediyoruz onların oyun kurucularını). Rondo’nun tecavüzünü yazdık biraz önce. Geçelim diğerlerine: Mike Conley: 26 sayı, 2 ribaund, 11 asist, 2 top çalma ( bu maçta Arenas, Nelson ikilisi toplamda 7/17 şut yüzdesi, 18 sayı, 7 asist 8 ribaund 2 top çalma 5 top kaybı ile oynuyorlar). Conley’nin sayı ortalaması ise 13,4, sezonun en yüksek ikinci skoruna ulaşıyor bu maçta. 10 asisti geçtiği 6. maç. Derrick Rose 22 sayı, 6 ribaund, 12 asist, 2 top kaybı. ( Bu maçta Nelson, Arenas, Duhon üçlüsü 11 sayı 5 asist 5 ribaund 5 top kaybı ile oyunuyor.) Ondan önceki yenilgilere de bakarsak değişen bir şey yok aslında. Detroit maçında Stuckey 16 sayı atıyor, izleyenler hatırlar, maçın son bölümünde Nelson’un üzerine gidip aldığı faullerle takımına galibiyeti getiriyor. Westbrook triple-double yapıyor. Neyse, Magic taraftarlarının içini karartmadan bitirelim şimdilik.