Sayfalar

6 Haziran 2010 Pazar

Önce Tatil Sonra Rektefiye

Bir senenin yorgunluğunu atmak için 1 hafta yeter mi? Yapacağın tatilin tadına göre 2 gün bile kafi gelir belki de. İzninizle ben de hayatı koşarak, hatta depar atarak yaşadığım şu 1 sene sonunda bir tatile kaçayım diyorum :) Az sonra yola çıkıp 1 hafta ortalardan kaybolacağım. İstikamet Ege, tatil ekibi muazzam, programlar şimdiden hazır. Bir sürü tekne turu, serin sular, sıcak kumsallar ve daha nice güzellikler. Umarım hiç bir sağlık problemi olmadan güzel günler geçirir ve tam anlamıyla yeni hayatıma daha hazır ve zinde olarak dönerim tatilden. Gerçi bence hayatımın en güzel tatili olacak ya neyse :)

Tatil sonrası ise beni uzun zamandır rahatsız eden yirmilik diş ameliyatım var. Mevcut dişlere tam 90 derecelik açıyla baskı yapan ve horizontal olarak arzı endam eden yirmilik, çenemden kendi çabalarıyla çıkmadan aldırayım diyorum. 14 Haziran Pazartesi İstanbul'da ameliyatımı yaptırıp tatil üstüne bir 3 gün de evde yatacağım. Demek oluyor ki Tatil ve rektefiye sonrası yaklaşık 10 gün ortalarda yokum. Blog sevgili ozhano ve volkanbk3'e emanet.

Yenilenmiş ve bomba gibi dönmek umuduyla....

Hayatın tadını çıkarın!

Bu dünya kupasında “bug”* var!!

  • Didier Drogba (Fildişi Sahili, henüz kadroda ama oynaması mucize. Kırık olduğu ifade ediliyor)
  • Andre Pirlo (İtalya, açılış maçında oynaması çok zor)
  • Michael Ballack, Christian Trasch, Rene Adler, Heiko Westermann (Almanya)
  • Rio Ferdinand, David Beckham (İngiltere)
  • Michael Essien (Gana)
  • Jon Obi Mikel (Nijerya)
  • Arjen Robben ve John Heitinga (Hollanda, durumları henüz belli değil)
  • Martin Skrtel (Slovakya, 3 gün dinlendirilecek)
  • Daniel Güiza (İspanya, hocası Del Bosque'ye göre sakatlığı yüzünden kadroya alınmadı)
  • Jose Bosingwa (Portekiz)
  • Dragotunovic (Sırbistan)
  • Guillermo Franco (Meksika)
  • Julio Cesar ve Michel Bastos (Brezilya dinlendirilecekler)
Şuradaki isimlerden bir takım çıkarsan şampiyon olur mu? Güiza engellemezse! olur... Böyle Dünya Kupası'mı olur yaa!! Bu Dünya Kupası'nda ya "bug"* var ya da Güney Afrika büyü yaptırdı şampiyon olabilmek için...
iyiki bir övdük Hollanda'yı başımıza gelene bak... dua edelim de ikinci maça falan yetişsin... ikinci maça tam 2 hafta var... oynar oynar aslanım benim...
*Football Manager oyununda çok fazla sakatlık oluyorsa "bu oyunda bug-hata var amk!" denir... bundandır vesselam başlığın nedeni...

Hollandalıyım futbola doymalıyım!


Sessizce takip ediyorum dünya kupasına kalan son günleri... İngiltere'de Ferdinand sakat, Fildişi'nde Drogba sakat, İtalya'da Pirlo sakat, Brezilya Tanzanya ve Zimbabve ile hazırlık maçı yaparak kendini kandırıyor, Arjantin'de Messi solbek!, Fransızlar'ın kötü şansı Domenech! Almanya'da Ballack eksik, İspanya Arabistan'dan 2 gol yiyerek özgüvenine yenik... Portekiz'inse her zamanki gibi takım olabileceği meçhul...

Geriye hiçbir sorunu olmayan tek bir öne çıkıyor. Kimsenin şampiyon adayı olarak bile adını tenezzül etmediği Hollanda! Şimdiye dek Meksika (2-1), Gana (4-1) ve Macaristan'la (6-1) oynadılar hazırlık maçlarında. Toplam attıkları gol sayısı ise 3 maçta 12!! Her maçta 1 gol yemiş olmaları dezavantaj yaratabilir... Ama grup maçlarında sıkıntı yaşamaz...


Dünya Kupası'na puan kaybetmeden gelen iki takım var biri İspanya diğeri Hollanda. Kadrosundaki as oyuncular bu yıl en formda sezonlarını geçirdiler dersek yalan olur mu? Sneijder, van der Vaart, van Persie, Robben, van Bommel, Kuyt, Mathijsen... Kötü bir sezon geçirdiğini söyleyebileceğimiz ama 6 pasta tehlikeli olabilecek Huntelaar gibi bir forvet, Babel gibi süpriz bir güç ve van Bronckhorst gibi bir kaptan-lider!

Grupta işleri kolay. Danimarka, Japonya, Kamerun tam dişlerine göre. İyi ihtimalle grubu 1. bitirirlerse bir sonraki turda F grubunun muhtemel ikincisi Paraguay ya da Slovakya ile karşılaşacaklar. Oldu da süpriz oldu İtalya geldi karşılarına. Euro 2008'de İtalya'ya karşı gruplarda temiz bir 3-0'lık galibiyet aldıklarını hatırlatırım. Fransa'ya 4 çakmışlardı. Hollanda kadrosu da o günküyle aynı şu anda... (1-2 değişiklik var tabi ki...)


Lafı uzatmadan Hollanda çeyrek finalde sanırım Brezilya ile oynayacak. Bence turnuvanın en güzel maçı olur. Gerisini bilemem ama 2.07.2010'da nefis bir maç izleyebiliriz...

Şampiyonada tüm maçlarını takip edeceğim takım Hollanda olacak. Diğerlerini de elimden geldiğince izleyeceğim tabi ki... 14.06.2010 - 19.06.2010 - 24.06.2010 günleri ekran başındayım. Hollandalıyım. Futbola doymalıyım... =)

5 Haziran 2010 Cumartesi

Kaybolan Sihir – Bir Orlando Magic Analizi


Aylardır yazamadık Magic ile ilgili tek satır. Takip edenler bilir hayatımdaki büyük değişiklikler ve yoğun iş temposu nedeniyle kendi blogumdan da NBAKolik’ten de uzak kaldım. Ama bu sezon başında söylediğim şeylerin gerçekleşmesine pek engel olmadı. Finallerde Orlando Magic’i göremeyeceğiz demiştim göremedik, Bu takım geçen sezonki dereceyi geçemez dedim geçemedi, gerçi aynı dereceyi yaptı ama her maçı kazanmak için oynadılar geçen sene son 5 maçın hangi atmosferde oynandığını hatırlarsınız. Eğer Atlanta ve Boston sezon içinde o kadar dalgalanma yaşamasalardı Orlando hem grupta hem konferansta koltuğunu kaptıracak ve 4. sıraya kadar düşecekti play-off sıralamasında. O noktada Van Gundy’nin basketbol bilgisi hatta dehası diyelim devreye girdi ve adeta maç seçerek hazırladı takımı. Hedef maçlarını hep kazandı Orlando, rakibi kaybederken kazanmaları ise onları 2.liğe kadar taşımayı başardı. Şimdi beni senelerdir okuyanlar yine diyeceklerdir ki “Ne yaptın ettin lafı yine SVG’ye getirdin. Bu kadar mı kötü bu takım?”. Takım kötü demiyorum, oyuncular kötü demiyorum, ama maalesef bu takımın bu sene IQ’su önemli derecede düştü. Özellikle Hidayet ve Lee geçen sene bu takıma mental anlamda çok şeyler katmış, paylaşmayı bilen adamlardı. Peki bu sene ne oldu? Orlando paylaşmayı beceremedi. Sadece bu bile en yükseğe çıkamamak için önemli bir sebep.

Oyuncuları tek tek değerlendirmek istemiyorum ama hiç sevmesem de istatistiklere bakmak zorunda kalıyoruz. Vince Carter’ın gelişini, hem de gelirken onun için Hidayet’in ve Lee’nin feda edilişini bir türlü anlayamamış ve bu hamleyi ciddi şekilde eleştirmiştim. Carter’dan savunma yapmasını, topu paylaşmasını, takımı oynatmasını bekleyemezsiniz. 5-6 sene önceki Carter’dan ancak takımı spektaküler hareketleri ve hızıyla şaha kaldırmasını beklersiniz ki bu adam 35’ine doğru gelmiş artık. Ne eskisi gibi zıplayabiliyor, ne bileğini ne omzunu sağlam tutabiliyor sezon boyu. Ciddi rakiplere karşı çoğunlukla kayıpken, sıradan takımlara aslan kesiliyor. Bu Carter Magic’i 1 adım ileri götüremezdi, götüremedi. Hele bir Ocak ayı var ki yaşadığı Carter’dan cacık olmaz diye yazı yazdırmışlığı var bana. Neyse konuya dönelim. Carter’ın gelişi takım içi dengeleri bozar demiştik. Ne oldu? Bozdu! Şimdi bu Orlando Magic takımının en pahalı oyuncusu ve en büyük yıldızı kabul edilen adamı kim? Rashard Lewis. Bu adama 118 milyon Dolar bağlamış Magic. İlk 2 sezonunda fena oynamadı ama geçen seneki finalden sonra artık bu sene patlar denilen adama ne oldu? Başına Carter düştü! Lewis’in kullandığı top 3, sayı ortalaması, 3.5, asisti 1 küsür, ribaundu yaklaşık 1.5 azaldı. Keyiften mi bunlar? Hayır. Çünkü artık takımda topu paylaşmayan bir yıldız eskisi vardı ve ha bire dağdan taştan üçlük sallayıp duruyordu, Lewis’in atması gereken üçlükleri. Lewis ne oldu? Pert oldu. 

Peki takımın diğer büyük yıldızı kim? Tabii ki Child Man Dwight Howard. Carter’ın takıma gelmesi ona da hiç yaramadı. Onun da şutu ve sayısı yaklaşık 2.5 düşerken ribaunt ortalaması da azaldı ve geçen seneki Howard’ı gözler arasa da bulamadı. Basın önünde arkadaşlarıyla atıştı, hocasına laf soktu, sempatik adam olmaktan çıkıp tepki toplayan adam haline geldi. 

Bu takımın saha içi liderinin kim olması gerek? Jameer Nelson, yedeği kim peki? Basketbola yeniden dönen J-Will. Bu iki adamın olduğu PG rotasyonu size sabırlı, sakin ve akılcı oyunu mu yoksa hızlı, düşünmeden ve spektaküler hareketlerin fazlasıyla bulunduğu ama rakip PG’lere karşı her daim savunmada parkenin öpüldüğü bir manzara mı hatırlatıyor? Ben daha ikisi sahaya çıkmadan Anthony Johnson – Rafer Alston ikilisine razıydım, düşünün artık. Ne yaptı peki bu spektaküler adamlar? Nelson geçen senenin çoooook gerilerinde kalırken birlikte yaptıkları maç başı toplam asist sadece 9 (yazıyla dokuz)! Böylesine şuta dayalı ve artık pivotunu daha az kullanan bu takımın oyun kurucularının toplam asist sayısı 9! Bu inanılacak bir sayı değil. Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Demek ki bu takım oyun kurucusu olmadan oynuyormuş. Hele ki bu 2 adamın toplam sayı ortalamasının 16.5 olduğunu düşününce şampiyonluğa oynayan bir takımın PG rotasyonu bu mudur diye sormak zorunda kalıyor insan. Bu mudur gerçekten ya! 

Hadi onları da geçtik. Bu takımda bir de 35 milyona 5 senelik anlaşma yenilenen Polonyalı pivotumuz vardı değil mi? 13 dakika 24 saniye ortalama süre alıp 3.6 sayı, 4.2 ribaunt, 0.2 asist ve 0.9 blokla oynayan 35 milyonluk bir adam. Yetmedi yanında neredeyse bütün bir sezon oturan 18 milyonluk kontratı ile hem alınan hem beğenilmeyen Brandon Bass gibi bir 4 numara. 2 kontratı toplayınca yapan meblağ ise maalesef Hidayet’in Toronto’ya imza attığı para. Veteran minimumla piyasadan 13 dakika oynayacak o kadar adam bulma şansı varken 50 küsür milyon vermemk için gönderilen takımın zekası ve o paraya yedek sırasında pas tutturulan 2 adam. 

Orlando için en ilginç olanı ise J.J. Redick denilen istenmeyen adam ilan edilmiş gencin bir çok maçta takımın kurtarıcılığına soyunmuş olması. Hem de bunu yaparken Carter’ı oturtması. Pietrus, Barnes ve Anderson’ın iyi niyetli katkıları ise ancak tamamlayıcı nitelikte sezon boyu. Hiç biri asla takımı tek başına sürükleyecek adam olamadılar, zaten olamazlar da, ki onlardan bunu beklemek hem onlara hem basketbola yapılan çok büyük bir ayıp olurdu. 

Otis Smith’in şaheser transferi Carter ise sezonu 16.6 sayı 3.9 ribaunt 3.1 asist % 36.5 üçlük % 43 şut yüzdesi gibi muazzam istatistikler ile kapatarak çok önemli katkıda bulundu takıma. 

Sorulacak soru şudur: Bunları yapıp kurulu düzeni bozmaya değer miydi? Hem şampiyonluk yakalama ihtimali olan o güzelim Orlando kadrosuna hem Hidayet’e hem Courtney Lee’ye yazık oldu. O kadro ve o ruhun tekrar bir araya gelmesi geçen sefer ki gibi 15 sene sürerse çok ama çok yazık olur vefakâr, cefakâr Orlando taraftarına. 

Görüldüğü üzere oyun planı şöyleydi, şu maçın şu dakikasında şu yanlış yapıldı, bu maçta şu şut seçimi yanlıştı gibi bir şey yazacak durumum, halim hem de alışkanlığım yok. Ayıp olmasın Boston serisinin kaybedilmesinden bahsedelim. Tek sebebi Pierce. Onu sinirlendirecek, sindirecek, savunacak ve aynı anda Orlando için sayı atacak şu kadroda tek adam yoktu. Rondo Nelson’a, Garnett Lewis’e ağır gelirken Allen Carter kafa kafaya desek Howard Perkins’e ağır basmakta. Dengeleri sağlayacak, sarsacak ve en sonunda Orlando lehine bozacak tek eşleşme Pierce – Orlando 3 numarası eşleşmesi olacaktı. Barnes Pierce’a çok hafif geldi. Mental olarak buraları fazla yaşamamış bir isim olan Barnes adeta kayboldu Pierce’a karşı. Geçen seneki Hidayet performansı ve Garnett2in olmayışını eklediğimizde Orlando’nun Boston’u geçebilmesindeki nüanslar daha iyi anlaşılıyor. Pota altında Wallace eklentili bir Boston’la Orlando’nun başa çıkması şu kadro yapısıyla imkansızdı zaten. Nelson defalarca kez paspas olurken, Carter amaçsızca bitmiş maçlarda sayı yapmaya çalışır, Howard top alamadıkça çıldırır ve Van Gundy ceketini yerken ben ta sezon başında olacağını bildiğim şeyin gerçekleşmesine hiç ama hiç üzülemedim. Kendi düşen ağlamaz Mr. Smith. 

Bu duygularını yitirmiş, kendini bir şey sanan adamlar topluğu görünümündeki takım olamayan takımın bütün sezon tek bir süper yıldızı vardı, onun adı da Stan Van Gundy. Bu malzemeden bu hamuru çıkarması bile büyük işti, hocalığını yine gösterdi. Umarım gelecek sezon için akıllı hamleler yapılmasını sağlar ve Smith’in akıl tutulmalarının önüne geçebilir. 

Bu yazı benim NBAKolik için yazdığım son yazı oluyor maalesef. Çok büyük bir heyecanla ilk kez 2005’te başladığım Orlando Magic yazarlığım sitenin de kapanıyor olması nedeniyle sona eriyor. Çoban Salata’da illaki Orlando yazmaya devam edeceğiz ama NBAKolik günlerinin yerini asla tutmayacağı kesin. Harika bir ortamda çok güzel dostluklar kurdum burada. En başta Sevgili Mehmet İstanbullu olmak üzere emeği olan tüm arkadaşlara sonsuz teşekkürler. 2 defa en iyi yazarı seçildiğim, çok nitelikli ve çok özel bir sitenin kapanması beni fazlasıyla derinden etkiliyor. Çok şey söylemek istiyor ama uygun kelime bulamıyorum. Çok özleyeceğim bu işi yapmayı, bu keyfi tekrar yaşamayı. Hayatımda her geçen gün yeni güzellikler yaşarken bu çok ciddi bir kayıp oldu benim için. Hiç unutulmayacak NBAKolik günlerim ve sevgili dostlarım…

4 Haziran 2010 Cuma

90!

10 Mart tarihli 96 yazımda vermiştim kendimle alakalı müjdemi. Yıllar sonra 96 kiloya düşmüştüm. Aradan geçen yaklaşık 3 ay içinde ise yeni hedefim olan 90 kiloya nasıl inerim diye düşündüm hep. Ama öyle delicesine de kafayı takmadım. Evde mekik, şınav çekmeye başladım, ufak egzersizler ve haftada 2 maçla vücudumu zinde tuttu. Olabildiğince az araba kullanıp yürünerek gidilebilecek yerlere yürüyerek gittim. Çok terledim, çok yoruldum ama cidden alıştım. Akşam 7'den sonra bir şey yememeye, öğün atlamamaya, beyaz ekmek, tuz ve şekerden uzak durmaya devam ettim sadece. Burger King'e de gittim, iskender kebap da yedim, kumpir de pizza da! Ama 4 hafta önce tartıda ilk kez gördüğüm "90" kiloyu muhafaza ettim. Geride kalan 4 hafta çok zorlu geçmiş ve zaman zaman yemek saatleri ve yediklerim şaşmış olsam da 90'ın üzerine çıkmadım. Hareketi bırakmamak kilo almamı engelledi. 97 sanırım 1. eşiğiydi vücudumun, şimdi 90 kilo 2. eşik konumunda. Bu kilodan da aşağı inebilirsem sanırım 85'i de göreceğim. Belim ve göbeğimdeki fazla yağlar da eriyip gidecek.

Yaklaşık 20 oldu verdiğim kilo böylece 6,5 ayda, üstelik sağlığım bozulmadan ve vücudumu sarkıtmadan. artık belim, dizlerim ağrımıyor, daha fazla ayakta durabiliyor ve daha verimli çalışabiliyorum. Aynada kendimi böyle görmek de daha güzel deyip bi de ukalalık yapayım :) Saçlar da artık toplanıyor, gençliğimde yaşayamadığım her şeyi sırasıyla yaşıyorum. Çok şükür içimi aşk, ruhumu ferahlık, vücudumu zindelikle dolduran Rabbime!

Şimdi Hedef 85 kg!

Sevgili M.T. sana da selam olsun buradan, 90 demişken ne güzel kupaydı değil mi İtalya 90, ah Scilachi ah!

2 Haziran 2010 Çarşamba

Secret Garden



Bruce Springsteen bir ekol, şarkıları her daim efsane olmuştur. Bu şarkının bendeki yeri ise apayrı. Paylaşayım istedim. Şarkı kime gideceğini biliyor zaten :)

Secret Garden

She'll let you in her house
If you come knockin' late at night
She'll let you in her mouth
If the words you say are right
If you pay the price
She'll let you deep inside
But there's a secret garden she hides

She'll let you in her car
To go drivin' round
She'll let you into the parts of herself
That will bring you down
She'll let you in her heart
If you got a hammer and a vise
But into her secret garden don't think twice

You've gone a million miles
How far did you get
To that place where you can't remember
And you can't forget

She'll lead you down the path
There will be tenderness in the air
She'll let you come just far enough
So you know she's really there
She'll look at you and smile
And her eyes will say
She's got a secret garden
Where everything you want
Where everything you need will always stay
A million miles away

İstanbul Portluyor


İstanbul'a her gittiğimde cidden bu şehri yeni bir şeyler olmuş halde görüyorum. Zaten Türkçenin unutulduğu bu şehir artık iyice portlamaya zortlamaya başlamış. Portlama daha İstanbul'a girerken Via Port'la başlıyor Kurtköy'de, oradan içerlere doğru gidip köprüyü geçince ilerlerde, Bahçelievler'de Metro Port'un boy verdiğini görüyorsunuz. Haydi Via Port'a alışmıştık Sabiha Gökçen'in dibinde ama Metro Port pek bi zorlama olmuş, hatta olmamış. Metro Portlamayı da geçtik de bu sefer ne çıkıyor karşımıza Atatürk Havalimanı'na pek yakın diye Air Port Outlet Center. Muhteşem ya koca şehir semt semt portluyor. Bir ucundan bir ucuna port port maşallah.

Cidden ne oluyor bu şehire Allah aşkına. Tamam metropol, dünya şehri falan filan da Türkiye be dayı burası. Bu ülkenin dili Türkçe değil miydi en son. Yoksa haberimiz olmadan Anayasa paketi yutturmasında tablet edasıyla Türkçeyi defterden silen bir madde de mi içirdiler bize. Yeminle Nuri Alço'nun ilaçlı gazonunu içmiş gibi horulduyor memleket, elalem de hart hart kaşıyıp bir taraflarını portlatıyor caanım İstanbul'u.

Bu da 2. isyanım olsun blogdaki. Cem'e selam, yola devam.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Çoban Salata 2 Yaşında

 Bu 1611. gönderisi Çoban Salata'nın, beni en çok gururlandıran, en çok "iyi ki açtım bu blogu" dedirteni. Çoban Salata hayatıma girdiğinden beri vazgeçilmezim oldu. Herşeyden vazgeçebildim ama ondan asla. Çok farklı bir duygu, sanki çocuğum gibi bu blog. 29 Mayıs 2008'den beri ellerimle büyütüyor, adam ediyor, ileri götürüyorum bir anlamda bu blogu. İnanılmaz keyif alıyorum yazmaktan, paylaşmaktan, burada tartışmaktan. Hele ki ozhano katıldıktan sonra apayrı bir tat aldım şu yaptığımızdan. volkanbk3 de temmuz itibariyle coşup şaha kaldıracak Salata'yı, daha da bir gururlanacağım.

Beğenmeyenler, haz etmeyenler, laf söylenler oldu çoğu kez ama bizlerle içindekini paylaşanlarla çok yakın bir iletişim kurduk. Kimseyi kırmamaya ama görmezden gelmemeye de çalıştık hataları. En çok Galatasaray yazıp en çok Galatasaray'ı eleştirdik. Hiç klasik bir maç yazısı okuyamadınız burada, hep farklı açılardan baktık olaylara, farklı şeyler gördük, onları paylaştık. Biraz ayrı kalmak istedik herkesin bildiği konseptten, bazen becerdik bazen beceremedik ama çok keyif aldık bu blogtan, okunmaktan, takip edilmeken, tartışmaktan.

Sağolun, varolun 2 sene sonra hala ne yazdık diye merak edip bloga uğrayan tüm müdavimlerimiz. Sağolun bloga bir kez bile uğramış olsa da yazdıklarımızın bir satırını bile okumuş ziyaretçilerimiz. Sağolun Çoban Salata'dan tadan herkes ve sağol Sevgili Salata bu kadar lezzetli kalmayı başarabildiğin için senelerdir.

Çoban Salata 2 yaşında! Çoçuğumuz büyüyor!

28 Mayıs 2010 Cuma

Sörf Çantası

Bu Blog Trendus.com ve Eurosport 2'den tanıdığımız sevgili arkadaşımız Çiğdem Öztabak'a ait olan ve 94.9 Açık Radyo'da Çiğdem'in hazırlayıp sunduğu "Sörf Çantası" programının blogu. 3 haftadır yayınlanan programın konseptini hemen aşağıda Çiğdem'in kelimeleriyle bulabilirsiniz. Türkiye'de daha önce rastlanmamış bir tarz ve farklı tadıyla kendime adıma ilk 3 haftayı inceledikten sonra herkese tavsiye ediyorum Sörf Çantası'nı. Çiğdem'e yeni programında başarılar, Sörf Çantası'na uzun ömürler dileyelim bir de.



"Sörf Çantası konsept olarak bir ilktir. Sörfün doğuşundan bugününü, müziklerini, filmlerini ve felsefesini anlatır. Bu blog 25 hafta sürecek her programın kısa özetlerini ve program yapımcısı olan ben'in, duygu ve düşüncelerini aktaracaktır. Program 1 Mayıs'dan itibaren her cumartesi sabah 9:00-10:00 arasnda 94.9'da Açık Radyo'da yayınlanacaktır. "

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Öldüren Numara'ymış


Operatörler, pek çok kişinin ölümüne neden olan 0888 888 888 numaranın kullanımı yasaklandı. Numara yı ilk olarak kullanan 48 yaşındaki bir CEO'nun 2001 yılında kanserden öldüğü kaydedildi.

Daha sonra 2003 yılında numarayı kullanmaya başlayan Bulgar mafya babası Konstantin Dimitrov 31 yaşındayken güzel bir modelle yemek yerken suikaste uğradı. Telefon numarası daha sonra Konstantin Dishilev adlı bir mafya babasına geçti. Dishilev'in sonu da diğer kullanıcılardan farklı olmadı ve zengin iş adamı Kolombiya'ya yaptığı bir seyahat sırasında hayatını kaybetti.

Numarayı arayanlar artık servis dışı olduğuna dair bir mesajla karşılaşıyorlar.
diyor Milliyet'in haberinde...
Yahu ölürler tabi...
Biri CEO. Adamın bünyesi zayıfmış. Kanser olacağı varmış. Telefon tetiklemiş...
Diğer ikisi mafya babası. Adamlar nasıl öleceklerini bu işe girer belirlemişler zaten...
Diğeri de Kolombiya'ya gitmiş. Belanın kol gezdiği yerlerden biri. Belki de o da bir beyaz mafyasına bulaştı parasını "aklama" sürecindeydi. Peşinde birileri vardı kesin...
Verin normal bir öğrenciye ev hanımına şu numarayı bakalım o zaman ölüyor mu o zaman haber yapın...
8 ev hanımı, 3 öğrenci, 5 futbolcu, vs.. kullandı hepsi öldü diyiverin...

23 Mayıs 2010 Pazar

Süpürgenin Sapı Nerede?

 Ya daha geçen hafta elimdeydi, nerede bu süpürgenin sapı?

18 Mayıs 2010 Salı

Yeni Aslanlar

Mehmet Batdal

Serdar Özkan

İki transferi de çok doğru buluyorum. Serdar çok gol kaçırıyor diye eleştirilen bir futbolcu. Mehmet Batdal'ı da bu yüzden aldık zaten. Gol illa ki kaçar... Pozisyon yaratabilme zekasını es geçiyoruz bu genç yeteneğin...

Baros'un yanına da iyi gider Mehmet Batdal...

Lucescu-Sağlam ekolü

İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984 yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti.

“Anadolu”nun ayak sesleri

Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi.


Bursaspor’un farkı
Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a yenilmediler. Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 2-0 geriden gelerek 2-3 yendiler. Aynı başarıyı İnönü’de de Beşiktaş’a karşı gerçekleştirmişlerdi ve şampiyonluğa inandıran maçların mihenk taşı olarak gösterilebilir bu maçta alınan sonuç… Bursaspor’u şampiyonluk yolunda son yıllarda Kayseri ve Sivas’tan farklı kılan en önemli şey bu idi. Ki şampiyonluğu kovalayan Kayseri’de, Ertuğrul Sağlam tam iki sezon geçirmişti… Anlaşılan o ki Ertuğrul Hoca 2005 ve 2007 yılları arasında sarı kırmızılı takımda yaşadıklarından kendisine “sağlam” dersler çıkararak bu günlere gelmiş.


Ertuğrul Sağlam

Şampiyonluğun Bursaspor’la Anadolu’ya gelmesinin farklı bir anlamı daha var. Geçen iki yıl boyunca zirveyi kovalayan Sivasspor, istikrarlı futbolundan çok özellikle sezonun sonlarına doğru Bülent Uygun’un ilginç ve antipatik açıklamaları öne çıkmaktaydı. Sivasspor’un güzel oyunu ve başarılı sonuçları Fatih Terim ekolünden gelen Bülent Uygun’un sözleriyle gölgede kalıyordu. Sırf bu yüzden Sivasspor’un şampiyon olmasını istemediğini söyleyen kişi sayısı hiç de az değildi. Yıllarca Fatih Terim’in egosantrik tavırlarından çokça çeken Türk futbol seyircisi Sivasspor’un olası şampiyonluğu durumunda uzun bir süre daha benzer bir “şiddete” maruz kalabilirdi. Hele bir de kulüp başkanlarının şampiyonluğun bu şekilde geldiğini düşünerek Fatih Terim ve Bülent Uygun türevlerini teknik direktör olarak takımlarının başına geçirdiklerini düşünün…


Ertuğrul Sağlam’ınsa Beşiktaş’tan ayrılırken verdiği demeçler, Bursaspor’la yürüdüğü şampiyonluk yolundaki duruşu ve efendi kişiliği tam ters bir örnek olarak karşımıza çıktı. Sessiz sakin duruşu ile herkese Rumen Teknik Adam Mircea Lucescu’yu andırıyordu. Sağlam’ın, ligin son haftalarına doğru başarılı hocayla bir araya gelip fikir alışverişinde bulunması da kendisine kimi örnek aldığını ortaya koydu. Genç teknik adam elde ettiği başarıyla doğrunun, dürüstün, haklının yanında olanın, hakkını sahada arayanın da şampiyon olabileceğini göstererek Türk futbolunda önemli bir akımın başlangıcına adım attı. Diliyoruz ki Bursaspor’un şampiyon olmasının yarattığı enerji ile Türk futbolunda farklı Anadolu takımları da şampiyonluklar yaşar. Ve umuyoruz ki Fatih Terim ve Bülent Uygun örneklerini devam ettiren değil de, Şenol Güneş, Ertuğrul Sağlam örneklerini devam ettirebilecek Aykut Kocaman, Tolunay Kafkas, Mehmet Özdilek, Oğuz Çetin gibi isimler Süper Lig’de daha fazla “forma şansı” bulabilsinler…


***
Not: Çisem Çelikel’in Facebook’ta yaptığı yorum, pazar akşamının güzel bir özeti:

“Son düdükle birlikte herkesi mutlu eden bir lig finali yaşadık. Şampiyonluğu kutlayan Bursaspor, şampiyon olduğunu sanarak kutlama yapan Fenerbahçe, neyi kutladığını anlayamadığım Beşiktaş ve Galatasaray ve 1996’dan beri tek hedefi Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etme başarısına ulaşıp sevinç yaşayan Trabzonspor…”

Tebrikler Bursaspor

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Heroes ve Flash Forward'a Elveda

Haber dizicanavari.net'ten geldi bu sabah. 4 sezonunu bitiren Heroes ve ilk sezonuna çok hızlı girmiş olsa da tatil dönüşü çakılan Flash Forward yayından kaldırıldı. Daha önce Flash Forward ve V'yi tanıtmıştık bu sütunlarda. Lost'un Juliet'inin başrolde olduğu Ziyaretçiler yani V ise bir sezon daha koparmayı başarmış. Haberi şuradan aldık, Flash Forward ve V'nin tanıtımları ise hemen aşağıda. Heroes'a mesajımız da kendi düşen ağlamaz olsun.


Flash Forward tanıtım

V tanıtım

Milli Kadro İçimize Sindi mi?

Emre ve Okan'a jest yapılan ve kendi adıma bu nezaketten çok mutlu olduğum bir güzellikle başladı Hiddink göreve. Sinan Bolat (unutulan adamdı), Turgay Bahadır, Çağlar Birinci, Gökhan Zan, Toraman, Selçuklar, Necip, Nihat ve Sezer benim için sürpriz oldular. Ama sanki bu Milli Takım'da eksik olan birileri var gibi hissediyorum. Tam anlamıyla isim de veremiyorum işin ilginci. Gerçekten bu takımda eksik olan birileri var mı, bu kadro içimize sindi mi?

Şu eksik demek isteyen isteyen varsa buyrun yorumlarda tartışalım.

KALECİLER
1- VOLKAN DEMİREL FENERBAHÇE
2- ONUR RECEP KIVRAK TRABZONSPOR A.Ş
3- SİNAN BOLAT STANDARD LIEGE

SAVUNMA OYUNCULARI
4- SABRİ SARIOĞLU GALATASARAY A.Ş
5- EMRE AŞIK GALATASARAY A.Ş (JÜBİLE)
6- MEHMET TOPUZ FENERBAHÇE
7- GÖKHAN ZAN GALATASARAY A.Ş
8- İBRAHİM TORAMAN BEŞİKTAŞ A.Ş
9- F. EMRE GÜNGÖR GALATASARAY A.Ş
10 SERVET ÇETİN GALATASARAY A.Ş
11- CEYHUN GÜLSELAM TRABZONSPOR A.Ş
12- CANER ERKİN GALATASARAY A.Ş
13- ÇAĞLAR BİRİNCİ DENİZLİSPOR
14- İSMAİL KÖYBAŞI BEŞİKTAŞ A.Ş

ORTA SAHA OYUNCULARI
15- HAMİT ALTINTOP BAYERN MÜNİH
16- KAZIM KAZIM TOULOUSE
17- VOLKAN ŞEN BURSASPOR
18- MEHMET TOPAL GALATASARAY A.Ş
19- OKAN BURUK BÜYÜKŞEHİR BLD. SPOR (JÜBİLE)
20- SELÇUK ŞAHİN FENERBAHÇE
21- NECİP UYSAL BEŞİKTAŞ A.Ş
22- EMRE BELÖZOĞLU FENERBAHÇE
23- NURİ ŞAHİN BORUSSIA DORTMUND
24- SELÇUK İNAN TRABZONSPOR A.Ş
25- ARDA TURAN GALATASARAY A.Ş.
26- OZAN İPEK BURSASPOR
27- SEZER ÖZTÜRK ESKİŞEHİRSPOR

HÜCUM OYUNCULARI
28- TURGAY BAHADIR BURSASPOR
29- TUNCAY ŞANLI STOKE CITY
30- SEMİH ŞENTÜRK FENERBAHÇE
31- HALİL ALTINTOP EINTRACHT FRANKFURT
32- SERCAN YILDIRIM BURSASPOR
33- NİHAT KAHVECİ BEŞİKTAŞ A.Ş

14 Mayıs 2010 Cuma

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Mehmet Topal Artık Valencialı

Hayırlı olsun diyoruz, Türk Futbolu için sevindirici bir haber. Umarım Galatasaray'daki performansının çok üzerine çıkıp Türk Futbolu'na uzun seneler en üst düzeyde hizmet edebilir. Bonservisi 5 milyon deniliyor, belki fazlası da ederdi, ama kazandırarak giden adam olarak hatırlanacağı kesin, yeri taraftarın gözünde ayrı olacak.

Bu Sabah Galatasaray

İşe başlamadan önce şöyle bir gazetelere göz atayım dediğimde taraftarı olduğum Galatasaray'la ilgili binbir çeşit haberle karşılaştım. Lig fiilen olmasa da Galatasaray için bittiği için normal böyle haberler ancak bu kadarı da fazla geliyor bana. Hele ki Hıncal Uluç'un bir kaç yerde birden ön plana çıkartılıp sanki Galatasaray camiasının en büyük duayeniymiş gibi gösterilmesi beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Söylediği laflar arasında illa ki takdir edilecek ve doğru sözler var ama bu adam Galatasaray için nedir, kimdir Allah aşkına. Hıncal Uluç'u kenara ayırırsak bakın neler oluyormuş (!) Galatasaray'da.

* Guti Galatasaray'la anlaşmış, yönetim resmi temaslara başlamış.
* Guti Rijkaard'la anlaşmış, yönetim Rijkaard'ı veto etmiş, Rijkaard istifayı düşünmeye başlamış.
* Rijkaard'ın yerine adayları gündeme almaya başlamış Polat ve Yönetimi.
* Ne olursa olsun Rijkaard'la devam edecekmiş Galatasaray Yönetimi.
* Rijkaard Gio'nun kalmasını istiyormuş yönetim Tottenham ile görüşecekmiş.
* Rijkaard Gio'nun kalmasını istiyormuş yönetim özel hayatı nedeniyle veto etmiş.
* Kewell'la kesin olarak anlaşılmayacakmış.
* Kewell sakatlığının da etkisiyle 2 yıllık daha düşük ücretli bir anlaşmaya razı olmuş.
* Kewell Dünya Kupası'na gidemeyebilirmiş sakatlığı yüzünden.
* Kewell Avustralya'nın Dünya Kupası'nda en büyük kozu olacakmış ve Kupa'ya kadar hazır hale gelecekmiş.
* Son maçta Rijkaard tarafından izin verilen yabancılar ayaklanmışlar, izinleri iptal edilmiş, Florya cadı kazanıymış.
* Mustafa Pektemek Galatasaray'la anlaşmış, bu sezon Rijkaard'ın en büyük gözdesiymiş.

Bu ne hız, bu ne çelişki, bu ne tutarsız bir basın!

11 Mayıs 2010 Salı

Suçlu Hangisi: Kuru Fasulye mi Döner mi?

Senelerdir düşünüyorum bu sorunun cevabını. Suçlu hangisi bunlardan. Kuru Fasulye de Döner de son derece büyük adaylar. Ama acaba hangisi gerçek suçlu?

Bu ülkeye gelen, giden, uzun ya da kısa çalışan, Avrupa çapında, Dünya çapında ne teknik direktörler oldu ama her birinin sonu aynı oldu. Türkleştiler. Konuşmasına, duruşuna, adabına hayran olduğumuz, her fırsatta elini taşın altına sokup sorumluluk alan adamlar bir anda sorumluluktan kaçan, suçlu arayan, oyuncularını aslan kafesine atan enteresan adamlar haline geliverdiler. En son örnek, hayranı olduğumuz Rijkaard. Ne oldu da bu adam bu hale geldi, bu şekle bürünebildi çözemedim ben. Muhteşem basınımız, düzmece haberlerimiz, dedikoducu yönetici müsvettelerimiz, tele kulak tesis çalışanlarımızın mutlaka önemli payı var fakat bu kadar olmaz. Bu kadar kısa sürede böylesi değişilmez.

İşte o yüzden bu adamın ya da önceki örneklerin mayasını, genini bozan bir şeyler var bence. İlaç gibi, zehir gibi, sonunda etkisi adamların bizim gibi olmaları. Yediklerinde buluyorum ben suçu. Öyle sallıyorlar ki bir yerden sonra kesinlikle gazlarının içine sığmadığının göstergesidr bu, başka açıklaması olamaz, işte o sebeple Kuru Fasulye zan altında. Ama bu derece söylediklerinden, hareketlerinden, karakterinden dönebilmeyi becerebilmek için çok fazla döner yemiş olmak gerek. O kadar yüklenmiş ki bu adamlar dönere, dönmek içlerine işlemiş adeta. Asıl korkum 1,5 döner üzerine pilav üstü kurunun vazgeçilmezleri haline gelmiş olması.

Mantık bulamıyorum ben bu dönüşümlerde, suya da suç bulacağım ama yaşamın kaynağıdır, günaha gireceğim diye korkuyorum. Gerçi nimete yükledik suçu ama yok ki başka açıklaması. Bütün kariyere bak, Türkiye'de yaşananlara bak, bkz. Rijkaard olmuş Faruk Rey Kart.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

EnJOy!

Koçlarım Benim! Yakışır, sadece burda kalmasın Ada'da aynen devam! Hatta mümkünse kızları da götürün.

Kaynak: Milliyet

Yok Artık!

Bu da olmasın, açıdan kaynaklanan bir görüntü olsun sadece, yok yok şaka olsun. Yapmayın, kıymayın.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Kendi Kendimize Kapak Olsun!

Çoban Salata yazarları olarak başkalarını eleştirmesini bildiğimiz gibi gerektiği yerde kendimize de laf söyleyecek karakterdeyiz. An millete değil kendimize bakma zamanı. Konu Leo Franco. Sağolsun Sade yorumlarıyla hatırlattı bize hayalperestliğimizi, yanlışımızı. Evet yanıldık biz Leo Franco hususunda, hem de öyle böyle değil. Yazdıklarımıza değer verip okuyan herkesten özür diliyorum kendi adıma. Daha sonra yanıldığımı bir kaç sefer Franco, Aykut, Onur Kıvrak üzerinden yazdıklarımla telafi etmeye çalışsam da bu itiraf şarttı. Bu da kapak olsun madem bize, büyük lokma yutalım büyük konuşmayalım futbolda. Aşağıya buyur edelim sizi.


29 Nisan 2010 Perşembe

Mourinho Olmak

"Çok fazla kazanan kaybetmesini bilmez. Bu çok zor ve ben bunu daha önceden söylemiştim."

"Bu kinin sevgiye dönüşeceğine inanacak kadar salak değilim."

Bu sözler Jose Mourinho'ya ait. Sevenimiz, sevmeneyimiz, nefret edenimiz etmeyenimiz vardır mutlaka. Herkese hitap eder bir tavrı yok Portekizlinin. Olması da mümkün değil. Hem onun yapısı hem de insanoğlunun genel genetik yapısı uygun değil buna. Benim için Mourinho bir istisna. Onun takımlarını izlerken takımlarının ne yaptığı değil onun ne yaptığı ya da yapacağı önemli benim için. Çok sevdiğim Barcelona'nın elenmesini bile sırf bu yüzden çok istiyordum. Acaba maç bitince Jose ne yapacak, ne söyleyecek? Senelerdir sabrediyordu, senelerdir katlanıyordu Şampiyonlar Ligi'nde kaybetmeye. Bu sefer farklı olmalıydı. Geçmiş yıllarda çok daha fazla hak ettiği dönemlerde başaramamıştı. Malzemesi bolken yapamadığını daha az malzemeyle ama sırf yapabileceğine inandığı için yapabileceğini biliyordum ben. Üstelik büyük başarılar en büyük engelleri aştığında kazanılır.

Kurada yarı finalde muhtemel Barcelona - Inter eşleşmesini gördüğümde şampiyon Mourinho olacak demiştim. Çünkü o farklı, çünkü o hepimizin içinde olan ama ortaya çıkaramadığımız isyankar ruh, çünkü o cesaret edebilen, kaybettiği, beceremediği milyonların göz şahitliğinde vücut bulacak olsa da bundan korkmayan adam. Mourinho en önemlisi ne olduğunu biliyor. Kendini küçümsemeyi bırakmış ve farkına varmış bir adam. Acı gerçekleri kabullenmeyi bilen ama isyanından yine de geri kalmayan bir şövalye. Yukarıdaki sözleri söylemek yürek ister. Kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Sevgi ile kini ayırt edebiliyor, en önemlisi arkaya bakma huyu yok onun, hep önündeki fırsatların peşinde, elindeki değerlerin kıymetini bilmekte, o yüzden şimdi olduğu yerde Mourinho, işte o yüzden Inter Şampiyonlar Ligi'ni kazanacak, işte o yüzden Mourinho olmak isteyecek yüzlerce antrenör, içlerinde tutmayacaklar, sabredecekler, tecrübe edecekler, düşecekler ama Mourinho olmayı öğrenecekler. Belki hiç biri tam anlamıyla 2. bir Mourinho olamayacak, belki sadece bir efsane olarak hatırlanacak Portekizli ama gerçekçiliği, isyanı, değer vermeyi, gerektiği yerde kavga etmeyi nasıl doğru yaptığını en azından ben hiç unutmayacağım.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Ruh Haline Tercüman - Heaven on Earth


Britney Spears - Heaven On Earth .mp3


Found at bee mp3 search engine


your touch
your taste
your breath
your face
your hands
your head
you're sweet
your love
your teeth
your tongue
your eye
you're mine
your lips
you're fine
you're heaven on earth

i've waited all my life for you
my favourite kiss
your perfect skin
your perfect smile

waking up and you're next to me
wrap me up in your arms and back to sleep
lay my head on your chest and drift away
dream of you and i'm almost half awake

(the palest brown i've never seen
the colour of your eyes
you've taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i'm really
crazy about you
when you're next to me

it's just like heaven on earth
you're heaven
you're heaven on earth

tell me that i'll always be the one that you want
don't know what i'd do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i'm in love with you

your breath
your face
your hands
your head
you're sweet
your love
your tongue

i'd move across the world for you
just tell me when
just tell me where
i'll come to you

take me back to that place in time
images of you occupy my mind
far away but i feel you hear with me
dream of you and you're almost next to me

(the palest brown i've never seen
the colour of your eyes
you've taken me so far away
one look and you stop time)

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i'm really
crazy about you
when you're next to me
it's just like heaven on earth
you're heaven
you're heaven on earth

tell me that i'll always be the one that you want
don't know what i'd do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i'm in love with you

i'm in love with you
i said i'm so in love
i said i'm so in love
so in love

fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you
i fall off the edge of my mind
i fall off the edge of my mind
for you

fell in love with you and
everything that you are
nothing i can do i'm really
crazy about you
when you're next to me
it's just like heaven on earth
(so in love)
you're heaven
you're heaven on earth

tell me that i'll always be the one that you want
don't know what i'd do if i ever lose you
look at you and what i see is heaven on earth
i'm in love with you

i'm so in love
i'm so in love

i fall off the edge of my mind
(i'm so in love)
when i just look at you
i feel like i'm gonna jump into heaven
(so in love)
and you'll catch me
catch me if i jump
will you catch me?

26 Nisan 2010 Pazartesi

Derviş

Bambaşka hayallerle gelmişti İstanbul'a Bekir. Düşündüğü şeyleri bulamadı ama. Tercih edilmedi, hep arka planda kaldı, ilk seçenek olamadı. Ama sabretti, sabretti, bir kez sesini çıkarmadı. Oynadığı, oynamadığı her maç sonrası bir gülümseme vardı yüzünde. Çok çalıştığı, azmettiği belliydi. Fırsatı yakaladığım zaman değerlendirmeliyim, bu formanın kıymetini biliyorum edası vardı hep gözlerinde. Pazar günü Bekir onca çalışmanın, onca sabrın, onca cefanın karşılığını aldı. Hafta sonunun gözümü buğulandıran, bana futbol sevgimi hatırlatan ve mutluluk veren dakikasıydı Bekir'in attığı gol sonrası Yaradan'a seslenişi "Çok şükür Yüce Rabbim, şükürler olsun sana!"

Bu çocuklar insan, robot değil hiçbiri, arkasından kurmalı bebekler gibi kurup kurup salamazsınız onları. Onlar inançlarından, ailelerinden, kendilerine inananlardan besleniyorlar. Milyon kere söylediler çok kıymetli yorumcularımız "Bekir Fenerbahçe'nin topçusu değil." diye. Ama ne oldu? Fenerbahçe 2010 senesinin şampiyonu olursa ilk hatırlanacak adam oldu Bekir, Liderliği getiren, şampiyonluk yolunu açan adam. Bekir de diğer hakkı yenen çocuklar gibi bir futbol emekçisi, inançlarına, tanrısına sığınmış bir işçi. Bekir benim için bir Derviş. Muradı daha ne olabilirdi ki?

23 Nisan 2010 Cuma

Salata'ya Ne Oldu?

Kendi adıma çok yoğun günler geçiriyorum ve umarım pazartesi günü itibariyle bir rahatlığa kavuşacağım. Hem iş hem özel hayat açısından bir çok şey üst üste gelince, bir de bunlara bilgisayarımın bozulması eklenince tam anlamıyla Salatasız kaldım son 10 günde. Hayatımda o kadar önemli bir yeri var ki Çoban Salata'nın her gün bir yanım eksikmiş gibi hissettim. Aşırı ders yoğunluğu, bilirkişilik, hakemlik faaliyetleri zincirleme olarak yol alırken bilgisayarımın artık emeklilik sevdasına düşmüş olması bir çok işimi de aksattı haliyle. Komşunun, kuzenin, arkadaşların bilgisayarları ile idare etmek zorunda kaldım akşamları işleri yetiştirebilmek için. Yetmedi Üniversitedeki yeni binamıza acilen taşınmamız istenince her şey birbirine girdi. Yeni binada internet yok, evde bilgisayar yok, Cenk'te zaten vakit yok Salata kaynadı gitti arada. İtiraf ediyorum Salata'ya ayırabileceğim zamanlar vardı ama hepsini gönüllü olarak ve inanılmaz zevk alarak özelime, hayatımı siyah beyazdan tekrar renkliye çevirene, yaşamaktan keyif aldırana, yüzümü güldürene ayırdım, çok da iyi yaptım :)

Netice itibariyle Pazartesi gibi rayına tekrar oturur blog. Ozhano da bir cemiyete katılmak için Zonguldak'ta bu hafta sonu. Volkan zaten kayıp 1 var 38567 yok, hayırlısı bakalım, ben pazartesi kesin dönüş yapıyorum. Madem öyle sizlere ruh halimi yansıtan bir şiirle veda edeyim. Sağlıcakla kalın, bayramınız da kutlu olsun unutmadan!

Her sabah özlediğin bir dünyaya uyanmak
Tutkunu olduğun gölle selamlaşmak yeniden
Mavinin tonlarına anlamlar yüklemek
Balkona çıkıp burcu burcu aşkı çekmek içine
Tekrar tekrar şükretmek yaşadığın tüm acılara
Seni buraya getiren onlar, sebebini bulduran
Yaşamayı yeniden sevmek
Her nefesinden keyif almak

Hayat buymuş meğer...

17 Nisan 2010 Cumartesi

2 Messi Hatırası ve Uçup Giden

Adeta Messi ile yatar kalkar olmuştuk son dönemde. Maç varsa Barcelona maçı olsun, herkes topu Messi'ye atsın, Messi bizi futbola doyursun. Oldu canım! Oldu ama hakkaten. Artık Galatasaray, Fener hatta şike olayları üzerine konuşurken bile konu bir şekilde dönüyor dolaşıyor Messi'ye geliyordu. Ben kendi adıma öyle bir haldeydim ki TSL'den maç seyretmek zulüm gelmeye başlamıştı. Hatta bazı EPL maçları bile sıkar olmuştu. Yani her gün Barcelona maçı olsa 3 öğün Messi izlesek, hatta içimizde Messi çıksa, yetmedi fazla gelse de Messi kussak oldum adeta. O kadar Messiciydim artık anlayacağınız. Neyse uzun uzun anlatılır Messinin futbol kültüründe yarattığı değişiklikler ama 2 çarpıcı hatıram ve bir kaybım var artık Messiyle ilgili.

Bir kaç gün evvel fark ettiğiniz üzere içinde bulunduğumuz yoğunluk yüzünden hem ozhano hem ben yazamazken, günlük biraraya gelme seanslarımızdan birini yapıyorduk. Ozhano Barça maçını izleyip izlemediğimi sorunca dedim ki "Hocam ben bırakıyorum Digiturk'ü." Hayırdır hocam?" dedi ozhano cevaba bak çay demle yüz ifadesiyle. "Abicim ya Messi'yi izledikçe bir tuhaf oluyorum ben, bizim maçlardan tiksinti geldi, ayda 90 lira verilir mi bu rezilliğe. Koca sezon topu topu 3-4 üst düzey maç oluyor, topluyorsun Messinin 1 devrede verdiğini vermiyor!" dememle birlikte ozhanonun cevabı net oldu "Yok olmaz abi bırakmalı Messi futbolu. Yoksa ne futbol endüstrisi ne yayıncı ne de taraftar kalacak.". Dondum kaldım bir anda, haklıydı adam. 5 dakikalık derinlemesine tartışmadan sonra Messi'nin futbolu bırakmasının Dünya futbol endüstrisinin devamı için şart olduğuna karar verip lanetledik Messi'yi. Hatta neredeyse mektup yazıp bakkallık yapmasını önerecek ruh haline geldik ki, sonraki birkaç dakikayı hatırlamıyorum kendimizden geçercesine güldüğümüz için.

2. olay ise geçen Salı günü Düzce'de yaşandı. Babamlar ev değiştirmeye karar verdiler ve salı gecesi taşınacaklarından ben de Sakarya'dan kalkıp yardıma gittim, gece orada kaldım, kuzenle beraber ağır işleri bitirdik sabah 2,5'a kadar. Saat 1 gibi salondaki yemek masasının montajını yaparken futbol muhabbeti açıldı, konu her daim olduğu gibi önce Barcelona'ya sonra Messi'ye geldi. "Abi adamların oynadığı futbolun adı yok, karşılığı yok, hele o Messi nasıl bir insan, insan değil..." falan diye anlatrken kuzen Cihat ağabeyimin şu kurduğu cümleyle hayretler içinde kaldım "Ya herkes Messi Messi diye anlatıyor, bi nasip olmadı şu elemanın maçını seyretmek." Dondum, takıldım, şaşırdım, ağzım açık kaldı. Nasıl olabilirdi, yaklaşık 5 senedir ortalığın ağzına tükürmüş bu adamın tek bir maçını nasıl seyredemezdi hem de futbol aşığı bir insan. Ciddiydi, hiç denk gelmemiş, daha ziyade Real'in maçlarına rastlamış ama Barça maçlarını izleyememiş. Bir insan Messi'yi izlemeden ben nasıl futbolu seviyorum, futbol izliyorum diyebilirdi? O gece ozhanoya söylediğimi yapmaya kesin karar verdim, hatta işte o gece içimdeki futbol sevgisinin uçup gittiğini de hissettim. Bilmiyorum belki geçicidir ama önce Messi sonra Cihat ağabey beni perişan ettiler. Digiturk'ü de ay sonu iade ediyorum. Denk gelirsem sadece Messi maçlarını izleyecekmişim gibi bir his var içimde, ama belki de izlemem, bilmiyorum. Enteresan olanı ise bu 2 olayın insana olan sevgimi arttırması, kalbimde sanki artık daha çok yer var sevmek için.

Futbol aşkımı bitirdiğin için teşekkürler Messi, ama inan acilen futbolu bırakmalısın.

15 Nisan 2010 Perşembe

Play-Off Resimleri Çizildi

Az sonra bitecek olan Phoenix - Utah maçı sonrasında Play-off resmi her detayıyla çizilmiş olacak NBA'de, Batı'nın 3.sünü belirleyecek maçı Phoenix alacak gibi duruyor. Öte yandan hem Doğu'da hem Batı'da eşleşmeler belli oldu. Son 3 maçını alarak 8. sırayı Doğu'da Toronto'nun elinden kapan Bulls Cavs'in rakibi oldu. Sezon sonundaki çıkışlarıyla 3. olan Atlanta ve 7. olan Charlotte ise sürpriz takımlar dersek yalan olmaz. Görüntü Cavs - Orlando Konferans finaline işaret ediyor. Batı da ise Oklahoma ile eşleşen LA Lakers'ın tecrübesiz rakibine karşı avantajlı olduğunu, diğer muhtemel eşleşmelerin hiç birinde ise tahmin yapılamayacağını görüyoruz.3. ile 8. takım arasında sadece 3 galibiyet fark olması, takımların güç dengesini ortaya koyuyor. Belki de son play-off sezonunu yaşayan Spurs'ün Dallas'ı geçse bile daa ileri gidemeyeceği kanaatindeyim. Finalde Lakers'ın rakibi olarak Phoenix ihtimali üzerinde duruyorum kendi adıma.

Sonuç itibariyle resim şudur Play-off'ta:

Doğu

Cavs - Bulls
Magic - Bobcats
Hawks - Bucks
Celtics -Heat

Batı

Lakers - Thunder
Mavs - Spurs
Suns - T'Blazers
Nuggets - Jazz

Ekleme: Utah kendi sahasındaki Phoenix maçını kaybedince Denver'ın da altına inip 5. sırada kaldı. 1 maçla 3 takım yer değiştirmiş oldu. 3. Suns, 4. Nuggets, 5. Jazz oldu. İlk turda saha avantajı böylece Nuggets'ın eline geçti.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Tatlı Bir Hayaldi Play-Off

Biraz aşağıda Crucial Loss başlıklı gönderide bahsetmiştik Toronto'nun yaşaması muhtemel kriz ve kayıplarından. Dediğimiz oldu haliyle, beklenen gelişme buydu, doğal olanı, ötesi biraz hayalcilikti gerçekten, Toronto evinde Chicago'ya yenildi. Bu kayıp Chicago'yu çok avantajlı hale getirdi, aynı derecede kalsalar bile playoff Bulls'un olacak. Geriye kalan son 2 maçı Toronto'nun kazanması Bulls'un kaybetmesi gerek şimdi. O da mucizeye yakın bir ihtimal. Bulls evinde Boston'la oynadıktan sonra Charlotte deplasmanına gidecek. En azından iddiasız, yeri belli Charlotte'ı yeneceklerdir. Toronto ise dışarıda Detroit içeride Knicks ile karşılaşacak. Bosh olmadan onlar seviyesinde bir takım Toronto, rakipler amaçsız ve kendini göstermek isteyen oyuncularla dolu. Toronto play-offsuz bir yaz daha geçirecek, Chicago ise Cavs'in ateşi ile kavrulacak. Bu yaz bir çok değişikliğe gebe artık Kanada takımı, bu değişiklikler içinde Hidayet de olabilir. Sezonun en iyi hammaliyesini yapmış olsa da dün gece (19 ribaunt, 9 asist, 3 top çalma), bu sezon isteneni bir türlü veremedi skor anlamında Hidayet. Belki de biletini hazırlamıştır bile.

Artık Ben Yazıyorum bu Romanı

Şu hayatta 31. senemi yaşıyorum. Orta okul, lise sıralarında çok uzak bir hayal gibi gözüken yaşlarla dans ediyorum artık. Geriye dönüp baktığımda çok şey var yaşanmış. Geçen gün kısa bir sohbet esnasında işyerinden bir arkadaşım, sadece son bir kaç ayda yaşadıklarımın bir kısmını dinledikten sonra "Roman gibi hayatın" dedi. Oysa topu topu 15 dakikada kısacık birözet geçmiştim başıma gelenlerden. Söylediğinin ne kadar doğru olduğunu, sanki bir romanın kahramanı olduğumu da düşünmüyor değilim açıkçası. Bir film vardı onu hatırladım sonra "Stranger than Fiction". Yaşadığı hayatın bir romancı tarafından yazıldığını farkeden ve romanın sonunda yazar tarafından hayatına son verilmesine karar verilmiş bir adamın hikayesini anlatıyordu. İşte aynı o adam gibi hissediyorum şu anda.

Tek çocuğum ben. Tek çocuklarla ilgili genel yargının aksine çok dengeli bir ailede, fazla şımartılmadan, merhamet ve vicdani duyguların sorumluluk bilinciyle birleştiği bir ortamda büyüdüm. Sevgiye eşlik eden saygı oldu hep hayatımda, fedekarlık yapmayı öğrettiler, paylaşmayı öğrettiler büyüklerim bana, minnettarım, şükrediyorum, iyi ki onların ellerine doğdum. Lise çağlarıma kadar sıradan bir çocukluk geçirdim, sonra hem medeni cesaretim hem de çalışkanlığım ve kafama koyduğumu yapmamla sivrildim. İşin garibi o sivrilme esnasında başladı hayatımdaki olumsuzluklar. Her bir adım ileriye atışımda, sanki o yukarıda söylediğim yazar özellikle öyle yazıyormuş gibi en az bir olumsuzluk, bir engel çıktı karşıma. Vazgeçmedim hiç çabalamaktan. Aynı anda hem kısa hayatımın en gurur dolu günlerini yaşadım hem de yıkıcı. Lise, üniversite hep böyle geçti. Çok başarılı, sosyal, gurur duyulan bir genç ama içinde fırtınalar var gizliden. Hastalıklar, kazalar, ölümler, kayıplar, çöküşler, bitmek bilmez dertler, ama hep sabır. İşte en büyük hatayı o zaman yaptım. Hayatımda bir çok fırsat yakaladığım halde farklı bir senaryo için, yaşamak istediğim hayatı istedim hep. Ama her kimse o romancı bana bile bile, acımadan o hatayı yaptırdı. Düzeltebilirim sandım, değiştirebilirim sandım, hissettiklerimi başka şeylerle karıştırdım, karıştım. Ya da o yazar, o romancı olacak terbiyesiz öyle sanmamı istedi.

Sabır dolu seneler, mutlu olma ve etme çabaları, gülmeyen yüzler, tatmin olmayan ruhlar, hep daha fazlasını isteyen ama suçu başkasına atan insanlar. Dayandım, değişebileceğine inandırmaya çalıştım kendimi, sabrettim, dua ettim... Sonra bir gün yazar fikir değiştirdi, olmadı bu dedi, haketmiyorsun bunları, seni getirmek istediğim yer burası değildi, affet beni. Sihirli bir dokunuş gibi. İlk önce anlamadım, herşeyin daha kötüye gideceğini sandım, ne yapacağımı şaşırdım. Ama öyle bir olay örgüsü yarattı ki hayatımın onca senesini berbat eden romancı, öyle bir çekip aldı ki beni inanamadım. Sanki kabuk değiştirdim, başka bir adam oldum, bütün sıkıntılarımdan bir çırpıda sıyrılıverdim. Bütün duvarlar teker teker yıkıldı önümdeki. Bambaşka bir adam oldum, gerçek kendimi buldum, içimdeki o eski dertli ve sorunlu adam öldü, yerine ben bir kez daha doğdum, arınmış gibi, kutsanmış gibi...

Ne çok hasretim varmış, gözlerimin önündeki perde kalkınca şahit oldum. Ne kadar yalnızmışım, yalnızlığa zorlanmışım. Ailem başta tüm sevdiklerimle kucaklaştım, yeniden bütün olduk. Kaybettiğim dostlarım, içimde sızısı kalan arkadaşlarımla buluştum teker teker, ilk kez gibi, özlemle, tertemiz bir hasretle.

Sonra yazar sanki diyetini öder gibi bana yaşattıklarının, yetinmedi kendimi bulmamla, insanlarla yeniden kavuşmamla, hayatımın rayına oturmasıyla bir ışık yaktı. "Işığa bak!" Baktım. Çok parlaktı ama uzaktaydı. Vazgeçmedim bakmaktan, baktığım her an yaklaştığını gördüm, yaklaştıkça daha da netleşti görüntü. Işığın içinde bir yüz vardı. Tanıyordum bu yüzü ben, hep bir ışıltı görmüştüm bu yüzde ama seçememiştim gözümün önündeki o kalın perdelerden. Aslında ışığın ta kendisiymiş o yüz, sadece kendisini fark edene yol gösterirmiş. Tam karşısında durdum ışığın, uzun uzun baktım, alamadım gözlerimi. Hep de bir korku içimde ya yazar vazgeçerse yazdıklarından? Ben vazgeçmeyecektim, o yazmasa da ben yaşayacaktım. Başladım. Gülümsedim, gülümsedi, elimi uzattım, o da uzattı, sıkıca kavradım, yine o da. Sonra birden ışığın bana da geçtiğini hissettim, hiç bilmediğim bir duygu, hiç yaşamadığım, ilk kez yaşatılan. Rüya değil, hayal değil, bu sefer kurgu da değil. Kalemi aldım yazarın elinden, kendim yazmaya başladım hayatımı. En çok böylesi bir ışığa muhtaçtım. Yeni başladım yazmaya, aslında yeniden, bana yazdıransa ışığın ta kendisi, 31 senedir aradığım olduğunu yeni anladığım, ona kadar yaşanan her şeyin detay olduğunu keşfettiğim ışık...