Sayfalar

10 Ocak 2009 Cumartesi

Magic Fırtınası

İlk periyotta 41 sayı, ilk devre sonunda 38 sayı fark, en fazla oynayan ilk 5 oyuncusu 25 dk oyunda kalmış, 34 sayı farkla bitmiş bir maç. Bunca senedir bir geçen Chicago maçını izlerken inanılmaz uykum gelmişti (o maçta da 30 sayı fark vardı ilk devrede) bir de bu maçta zor durdum. Daha ilk çeyrekte indirdi tokadı Magic, müthiş bir takım oyunu ve inanılmaz bir şut yüzdesi. Magic bugün itibariyle Boston'un da üzerinde. Doğu Konferansı'nda işler karışıyor, mütkiş bir takım olam Magic durmadan tırmanıyor. Maç yorumu falan da yapmıyorum, keza böyle maça yorum yapılmaz, 2 boksör arasında bu kadar siklet farkı olursa nakavt çekinilmezdir.

9 Ocak 2009 Cuma

City'nin Arapları Kafayı Yemiş

Bu adamlar hakikaten zevkle izlediğimiz oyundaki tüm dengeleri bozmak ve zevkimizin içine etmek için gizli güçler tarafından salınmış futbol endüstrisine. Abramovich'e söylediğim tüm sözleri geri alıyor "Meğer sen ne mülayim bir insanmışsın be Roman biraderim!" demek istiyorum. Zarate kim! Siz kimsiniz! Allah sizi bildiği gibi yapsın! Gidin bir hayır hasenat bi şey yapın bre deyyuslar! Alın okuyun Allah aşkına mantık var mı bu heriflerde!

Yusuf Şimşek Transferinin Kazananları - Kaybedenleri


Yusuf 1975 doğumlu, teknik, ayaklarına hakim ancak nispeten güçsüz bir oyuncu. Özel yaşamına son bir kaç senede dikkat ederek futbolu artık ciddi bir iş olarak görmeye başlaması ile (bunlar kendi sözleridir) kıymetini katlayan bir orta alan oyuncusu. Oyun içindeki parlamaları ile bir takımı şahlandırabilecek niteliklere sahip, ancak artık 34 yaşında. Oyunun her geçen gün sertleştiği ve daha fazla koşarak oynandığı bir ortamda belki defans ve forvet hattında Yusuf fiziği ve yaşında bir oyuncu iş yapabilir ama ya orta sahada? Çok fazla koşmayan ama yer tutmasını bilen, defansa fazla yardım etmeyen ama pas atmasını bilen, kariyerinde artık fazla gideceği yol kalmamış bu oyuncuyu Beşiktaş taşıyabilecek mi? Diğer 10 arkadaşı Yusuf'un açıklarını kapamak için o kadar koşacak mı? Beşiktaş'ta Yusuf'un özelliklerine sahip ve hatta ondan daha fazla koşan bir orta saha oyuncusu zaten yok muydu?

Bursaspor Yusuf'u Trabzonspor'a satsa alacağı isimler Ergin ve Adnan olacaktı. Her ikisi de çok uzun süredir kenarda bekleyen ve en azından 1,5 senedir neredeyse hiç maç tecrübesi ve temposu olmayan adamlar. Adnan orta saha, Ergin forvet oyuncusu ve yeteneklerinin sınırlı olduğunu, ama takım oyuncusu olarak iş yapabileceklerini biliyoruz. İlaveten para da alınacaktı tabi ama benzer şekilde Beşiktaş da para verdiği için o konuya değinmeyelim.

Öte yandan Bursaspor Yusuf'u Beşiktaş'a satma kararı aldı ve karşılığında aldığı isimler Aydın Karabulut ile Tuna Üzümcü oldu. Tuna'nın SüperLig tecrübesinin ve kalitesinin ne olduğunu az çok izleyen herkes bilir. Beşiktaş'ta önce sakatlık sonra da oturmuş kadro dolayısıyla forma bulamayınca kolayca gözden çıkarılmıştı zaten. İyi bir savunmacı, duran toplarda gol tehlikesi yaratabilecek niteliğe de sahip hızlı bir kesici. Aydın Karabulut ise özellikle geçen sezon Ertuğrul Sağlam yönetiminde Beşiktaş'ın altyapı ürünü olarak sahne almış, Ümit Milli takımda A Milli takıma hazırlaan isimler arasında bulunan, Türkiye'de pek yetişmeyen sol kanat oyuncularının ender bir örneği. Sakatlığı nedeniyle takımdan uzak kalsa da iyileştiğinde yine çok önemli bir değer.

Bu transfer gerçekleşse Trabzon iki oynamayan adam yerine takıma önemli bir alternatif (!) kazandırmış olacaktı bu sezon şampiyonluk yolunda. Ama Yusuf artık Beşiktaş'ta, özetle kazanan ve kaybedenlere bakalım:

Bursaspor: Biri çok yetenekli 2 önemi oyuncu kazandı, hem de eksik olan mevkilerine. Ayrıca bir miktar da nakit para alıyorlar.

Beşiktaş: Biri çok yetenekli diğeri sağlam bir alternatif olan 2 genç oyuncuyu kaybederken, yerlerine 34 yaşında, oynadığı mevkiide zaten mevcutlar olan, fizik sorunlu, topu ayağında isteyen bir oyuncu aldılar. Üzerine bir de para verdiler.

Trabzonspor: Kadro yapılarında stepne görevi görebilecek iyi bir alternatiften oldular. O oyuncuya karşılık göndermeyi düşündükleri adamları takımdan soğuttular.

Trabzonspor biraz kaybetti, Beşiktaş kaybetti, Bursapor ise çok şey kazandı bu transferden.

8 Ocak 2009 Perşembe

Transfer Martavalları

Bugün ismi lazım değil bir gazetemiz Blackburn'ün golcüsü Roque Santa Cruz'u Galatasaray'a getiriyordu. İşin 10 milyon Euro'ya bitebileceği söyleniyordu haberde. Daha önce de Galatasaray'ın istediği ancak yüksek bonservisi nedeniyle vazgeçildiği de ayrıntılar arasındaydı. O yüksek bonservis yaklaşık 4 milyon € idi, hani Galatasaray'ın veremediği para. Şimdi ise10 milyona bitecekmiş iş, vay be! O zaman şu haberi de kapak yapsın o haberi hazırlayan saygıdeğer basın mensubu kendisine:

Rovers, Santa Cruz için Manchester City'nin yaptığı 13,5 milyon €'dan fazla bir teklifi reddeti! (Kaynak: Soccernet - Mark Hughes'un bizzatihi kendisinin açıklaması)

Transfer martavalları son hızı ile sürüyor, sporseverler bunalıyor...

Örnek İnsan - Örnek Sporcu

Sevilla Deportivo maçında takımının 2.golünü attıktan sonra Frederic Omar Kanoute'nin tüm dünyaya verdiği mesaj.

Fenerbahçe Denizi'nde Kaybolanlar

Mahmut Hanefi Erdoğdu
Sakaryaspor'dan Geldi şu an Diyarbakırspor Oyuncusu

Tufan Apaydın
İzmirspor'dan geldi şu an Rize Pazarspor'da oynuyor

Serkan Özsoy
Altyapı'dan geldi şu an Boluspor'da oynuyor

Tarık Daşgün
Gençlerbirliği'nden geldi en son Bingöl Belediyespor'da oynuyordu.
Bu sezon herhangi bir takımla kontrat yapmadı.

Karışan Doğu Konferansı

Boston'ın son dönemdeki form düşüklüğü, Lebron James'in eksiklere rağmen sırtladığı Cleveland ve çok sert bir takım olan Orlando Doğu Konferansı'nın tepesinde birbirlerine girmiş konumdalar. 3 takımı sadece 1 galibiyet ayırıyor. Eğer Boston yakında toparlanamaz ve Cleveland ile Orlando istikrarı sezona yayarlarsa sezon sonunda çok farklı bir tablo ile karşılaşır Basketbolseverler. Buarada 4.-5. sıra Atlanta-Detroit rekabetinin sezon boyu süreceğini ve 6-14.sıralar arasındaki her takımın play-off namzeti olduğunu söylemeye sanırım gerek bile yok. Bilen bilir Doğu Konferansında senelerdir 7. ve 8. sıralar %50'li aşamayan takımlara play-off bileti verir.

Dirilen Orlando - Silkinen Hidayet



Son Toronto maçında Orlando'nun pek de beklemediği bir tokat yediğini söylemiştik. Miami maçında oldukça zorlanan, Toronto'ya kaybeden Orlando'nun zayıf halkası Hidayet olarak öne çıkmıştı. Bu iki maçta sadece 26'da 5 şut atarak 8 sayı ortalama ile oynayıp vasat bir hücum görüntüsü çizmişti. Tabii 6,5 ribaunt ve 5 asist ortalamalarını da katarsak sadece şut anlamında sıkıntısı olduğu gözüküyor. Ancak içerdeki Washington ve dışardaki Atlanta galibiyetlerinde yakaladığı 22 sayı 6 ribaunt 7,5 asist ortalamalarıyla geçen seneki spektaküler performansından adeta pasajlar sundu bize. Yine çok iyi şut attığı söylenemese de cesaretli olup içeriye dalışlarıyla bir çok serbest atış kulanmış olması, kendine farklı çıkış noktaları yaratmak için hep düşündüğünü ispatlar nitelikte. Öte yandan Howard, Lewis ve Nelson'ın belli bir istikrar dahilinde oyunlar çıkarması Orlando'nun aşağıya çekilememesini sağlıyor. Washigton'ın içler acısı durumunun bu sezon pek düzeleceği yok, 20 galibiyet yapabilirse öüp başlarına koymaları gerek. atlana ise ligin evde en çok kazanan takımlarından biri ama Orlando tam analamıyla bir deplesman takımı olduğunu göstermiş oldu bu galibiyetle. Özellikle Mike Bibby'nin takıma katılmasıyla çok önemi bir takım haline gelen Atlanta'nın bu sezon 2. turu zorlayacağını düşünüyorum. Hatta biraz daha iddialı konuşayım, sezonu 4 ya da 5. bitirirlerse 2. tura çıkarlar.

Orlando açısından bu iki maçtaki en önemli gelişme kuşkusuz Bogans'ın bir anda ortadan kaybolmasıydı.Takım Olmak yazımda Stan Van Gundy ile şiddetli bir tatışma yaşadıklarını anlatmıştım. Sanırım onun neticesinde bir anda kenara alınıverdi, her ne kadar sağ bileği burkulmuş falan diye söylense de bundan sonra kolay kolay ciddi süreleralamaz bir dönem. Bu da Van Gundy disiplinin bir nişanesi olsun.

6 Ocak 2009 Salı

Servet Çetin

Servet Çetin'in son yıllarda çok fazla çalışıp kendisini fazlasıyla geliştirdiğini hepimiz biliyoruz. Dört yıl önceki Servet ile bugünkü Servet arasında dağlar değil adeta kıtalar kadar fark var. Artık Milli takımın önemli ismi, Galatasaray savunmasının en önde geleni. Peki Servet'in talibi varken, üstelik Servet ciddi para ederken, hem de bir de Servet mutlaka yurtdışında oynamak istiyorum derken Servet satılmalı mı, yoksa takımda mı tutulmalı? Galatasaray'a katkısı tartışılamaz, Song'un ve Tomas'ın takımdan gönderilmesinde 1. etken olduğunun kimse aksini söylemeyez, ancak bu kadar gitmek isterken ve talibi de varken takımda kalması doğru mu? Hasan Şaş'ı hatırlıyorum, Dünya Kupası sonrasında bir çok talibi çıkmış fiyatı 10 milyonlara gelmiş ancak "Hasan bizim değerimizdir, evladımızdır." türünde laflarla gönderimemişti. Sonrasında sadece Gerets'li şampiyonluk sezonunda bir parlayıverdiğini ama onun dışında hep kayıp olduğunu hatırlıyoruz Hasan'ın. Benzer örnek çok, klasik olarak Türk sporcusunun yeterince profesyonel olmaması konur hep ortaya. Bu söylevden ben de sıkılmış olsam da merak ediyorum acaba Servet yeterince profesyonel olabilecek mi bu konuda. 2002'de Hasan'ın yerine konacak adamlar vardı takımda, sol kanat opsiyonları mevcuttu. Satılmayan Hasan sonra sağ kanat oldu, forvet arkası oldu, sağ beklik bile yaptı. Neticesi kaybettik hem Hasan'ı hem de Hasan'ın uluslararası bir yıldız olma ihtimalini. Şimdi acaba Servet'te bir benzerini yaşar mıyız. Bugün Servet satılsa sağlıklı bir Emre Güngör dünya işini görür Servet'in, Emre Aşık stepnelik yapar çift stopere. Gençler de var arkadan gelen. Değeri tavan yapmışken satmak mı Servet'i, yoksa evladımızdır, lazımdır deyip belki biraz mübalağa ama hem şampiyonluktan hem de paradan olmak mı, üstelik Servet'in kariyerini geliştirmesine izin vermeden ona hakızlık ederek. Her şeyi çok iyi bilen Galatasaray Yönetimi bakalım hangi karara imza atacak.

Takım Olmak

Merhabalar Sevgili Orlando Magic Dostları…

Magic 26-8’lik derecesiyle şu anda Güneydoğu Grubu lideri Konferans 3.sü ve Lig 4.sü konumunda. Bulunulan nokta ve galibiyet – mağlubiyet oranı oldukça tatmin edici görünüyor. 34 maçta elde edilen %76,5 seviyesindeki bir oran 82 maç sonunda 63-19’a tekabül eder ki bu gerçekleşirse Orlando Magic tarihinin en büyük normal sezon başarısı olur. 20 senelik lig serüveninde Magic sadece 1 kez 60 galibiyete imza atabilmişti o da 95 senesindeki finallerin ardından yaşanan sezondu ve konferans yarı finallerinde Chicago’ya süpürülerek tamamlamıştık sonrasındaki play-off macerasını. Geçen sezon Van Gundy yönetiminde 12 sezon sonra ilk kez 50 galibiyet üzerine çıkan ve 52-30’luk derecesiyle konferans 3.sü olan Magic için 63 galibiyet hayal ve arzusu çok da ütopik değil. Her ne kadar ulu insan, örnek alınası basketbolcu Kevin Garnett’in geçenlerde söylediği gibi “Normal sezonda ne kadar muhteşem işlere imza atarsanız atın play-off’larda aynısını yapıp yapamayacağınız önemlidir.” Peki Magic hem normal sezonda tarihinin en büyük başarısını yakalayıp hem de normal sezondan sonra play-off defterinde önemli bir iz bırakabilir mi? Hep beraber bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

Kadro Yapısı

Bir takım için kadro yapısı dezavantaj da olabilir büyük bir avantaj da. Ancak Orlando Magic kadro yapısındaki dezavantajlarından avantajlar çıkarmasını bilen bir takım koçu sayesinde. Milyon kere övdüğüm Stan “The Man” Van Gundy için daha fazla methiyeler düzmeyeceğim. Sadece takımı yakından takip edenlere sormak istiyorum, şu kadro Brian Hill’in eline verilseydi Orlando’nun durumu nice olurdu? Derler ya “söylediklerinizi duyar gibiyim!”. Dışarıdan objektif bir gözle, takıma kağıt üzerinde bakıldığında oyun kurucu mevkisinde 2 dengesiz adam, 2 numarada biri belli kalıpların oyuncusu, biri önceki takımında hep istikrarsız süreler almış ancak kendi ülke milli takımının önemli güçlerinden (Arroyo da bu kalıbın oyuncusuydu), diğer ikisi NCAA’in saygı duyulan ama ligde biri 2 sene geçirmiş olmasına karşın hala çaylak sayılabilecek diğeri gerçekten çaylak olan 4 oyuncu, kısa forvette birkaç pozisyonu oynayabilen ve her ikisi de çok potansiyelli 2 yıldız, 4 numarada 1 seneyi aşkın süredir topa dokunmamış bir veteran ve 5 numarada ligin belki de dünyanın aktif oyuncular arasındaki en dominant pivotu ve arkasında biri kariyerinin sonunda biri başında iki düşük potansiyelli isim. Dengesiz ve ne yapacağı pek kestirilemeyen bir kadro. Ancak işini kendinden vererek yapan bir koçun elinde değer kazanacak bir yapı.

Bu tabloya bakarak geçen sezondan ayrılanları da düşününce 52 galibiyetin bile yakalanmayacağını düşünenler bir hayli çok oldu. Hatta büyük ihtimalle sezon sonunda opsiyonunu kullanarak serbest kalacak olan Hidayet’in, değeri hazır tavan yapmışken, yanına birkaç isim daha eklenerek takas edilmesinin şart olduğu, yerine iyi bir dört numara ve bir oyun kurucu almanın Allah’ın emri olduğu iddia edildi. Ancak bu kadar konuşulmasına rağmen GM Smith ve Van Gundy adeta takımın üçlü sacayağı konumundaki Howard – Lewis – Türkoğlu triosuna dokunmamayı tercih ettiler. NBA Live oynayanlar bilirler, sezon modunda takım kimyası diye bir değişken vardır ve takım bir arada oynadıkça, roller beli olup top paylaşıldıkça takım kimyası ibresi %100’lere doğru yaklaşır. Ciddi sakatlık ya da takım içi çok büyük bir kavga olmadıkça, bu üçlüye ister istemez eklenmiş olan Nelson da dahil olmak üzere, Orlando’da oturan ve her geçen gün bağları daha da sıkılaşan bir takım kimyası mevcut. Bazen organ nakillerinde, kan grubu ve dokular tutsa da vücut yeni organı reddeder, o zaman eski ve hasarlı organı tedavi etmek için uğraşmadığınıza pişman olursunuz, işte Smith ve Van Gundy bundan korkmuştur. Daha Lewis yeni girmişken bir başka nakli kaldıramayabilirdi bu vücut. Zaten Hidayet’i takas edin deyip de çok mantıklı bir öneriyle gelen de olmadı, ötesinde Hidayet hakkında tek bir senaryo bile üretilmedi. Bu gelişmeler ve düşünceler ışığında Magic’in hedefinin takımın kimyasını bozmadan bu sezon bir yerlere ulaşabilmek olduğunu anlamak çok da zor değildi açıkçası.

Daha subjektif ve Magic’i tanıyan bir gözle bakıldığında, aslında oyun şekline yatkın bir kadro yapısı olduğu, eksilerin de takım içi ufak yer değişiklikleri ile üzerinin örtülebileceğini düşünmek pek de yanlış olmasa gerek.

Peki Oyuncular?

Nelson’la bu yaz boyunca ciddi ciddi konuşulduğu, onun da kendini geliştirebilmek için senelerdir ilk kez çaba gösterdiği ve “NCAA’de yılın oyuncusu – büyük yıldız” formatından çıkarak takım oyuncusu olması gerektiğini anladığını görmeye başladık. Gerçi hala bana pek doğru gelmese de Nelson’a gösterilen aşırı güvenin, şu an için 2. bir seçeneğimiz yok, ve geçen sezon başında imzaladığı uzun süreli kontratın da Nelson’ın kafasını bir hayli rahatlattığını söylememiz gerek.

Lewis için geçen sezonun bir uyum devresi, vücuda intikal evresi olduğunu düşünüp bu sezon için kendisinden fazlaca umutlanmıştık. O da umutlarımızı boşa çıkarmadı, daha istikralı ve kendinden emin oyunuyla bu sezon iyice ağırlığını hissettirmeye başladı. %41,4’lük üçlük yüzdesiyle şu ana kadar tam 103 isabetli üçlük bularak bu alanda açık ara lig lideri haline geldi. Geçen sezona göre neredeyse tüm istatistiklerini yukarıya çeken Lewis artık takımın gerçekten 118 milyonluk oyuncusu konumunda. Daha fazla sorumluluk alıyor, gerektiğinde adeta galibiyet için kavga ediyor.

Hidayet geçen sezon takımdaki top kullanan oyuncu eksiliği nedeniyle ulaştığı yüksek skorları belki bu sene tekrarlayamıyor ama hala takımın yaması konumunda. Bütün sezonu aynı performansta oynamak mümkün değil. Bu sezon da birkaç maç çok kötü hücum performansları sergilemesine karşın Hidayet maçlardan kopmayarak, savunmaya yoğunlaşarak, arkadaşlarını oynatmaya çalışarak şut sokamadığı günlerde bile faydalı olmaya devam ediyor.

Howard ise son dönemde faul yüzdesini geliştirmeye çalışırken, şut atamamaya devam ediyor. Tüm basketbol kariyerini pota altında, milletin üzerinden smaç basarak geçirmiş bir adam için gerçekten çok zor bir süreç şut atması gerektiği bilincine ulaşmak. Ayak oyunlarında hızlandığını ve vücut hareketleri repertuarını geliştirdiğini gördük özellikle bu sezonda. Bu noktada Patrick Ewing’e ne kadar övgü sıralasak az gelir (Mustafa’ya selam olsun!).

Bogans’ın Pietrus geldikten sonra gerek sakatlıklar gerekse sürekli değişen rolü nedeniyle birçok açıdan katkısında düşme var. Son Toronto maçında Van Gundy ile yüksek sesle tartıştığına da şahit olunca bu sezonun onun için Orlando’daki son sezon olacağını iden iyiye düşünmeye başladım. Keza Pietrus önce parmağı, sonra da eli kırılana kadar çok tatmin edici hücum ve savunma performansları sergilemiş, Bogans iyice gözden düşmüştü. Pietrus kaybından sonra Van Gundy’nin özellikle Lee başta olmak üzere Redick’i de rotasyona katıp Bogans’ın süre ve sorumluluğunu kısması, kendisini hiç gülmeyen ve devamlı sinirli ifadelerle görmemize neden oldu. Dediğim gibi belki de Toronto maçı Bogans için patlama noktasıydı.

Pietrus’un çok faydalı olduğunu söyledik. Atletik yapısıyla 3 numarada da sırıtmaması ve hem hızlı hücuma koşabilmesi hem de set oyunlarında çabuk yer değiştirebilmesi Magic hücumlarına zenginli getirmiş oldu. Kuvveti ve takipçiliği ile de çoğu zaman savunmada büyük katkı verdi. Kısacası Pietrus önemli bir imza oldu Magic için.

Redick yine kendine güvenenleri pişman etti bu sezon. Sezon başı hazırlık kampında az da olsa savunmasında ilerleme ve hırsı vardı. Bogans ve Pietrus’un aynı anda sakat olduğu dönemde kariyerinde ilk kez ilk 5 çıkma şansı yakaladı ama hep hüsran oldu işin savunma yanı. Son Toronto maçında, 4. çeyrekte Toronto’nun maçı kopardığı dakikalarda yenilen sayıların neredeyse tamamı Redick’in eşleştiği adam üzerinden geldi. Hep back door açık kaldı yavaşlığı ve olmayan konsantrasyonu nedeniyle.Kısacası bu çocuğun bu takımda hatta belki de bu ligde var olması zor gözüküyor. Geçen yazıda da ısrarla söylediğim gibi bu ligde kendin için yapabileceğin en önemli şey sayı atmak değil savunma yapmak. Bugün süper yıldız mertebesine yükselmiş Bryant, Wade, James için kim kötü savunmacı diyebilir ki!

Çaylak Courtney Lee ise 2 numaradaki bunca hengame arasında, oynadıkça gelişen bir portre çizdi bize. Her şeyden önce Lee cesur ve kolay kolay morali bozulmayan bir yapıya sahip. Ayrıca sert de savunma yapıyor. Bu üç özellik onu hem Magic’te hem de ligde uzun seneler tutmaya yetecektir, keşke boyu biraz daha uzun olsaydı. Lee de ışık var ve Van Gundy onu boşuna seçmediğini yavaş yavaş göstermeye başladı, öyle ki çeyrek sonlarında son topu bazen ona kullandıracak kadar güveniyor Lee’ye.

Oyun Şekli

Yukarılarda bu kadro için, dezavantajlarından avantaj yaratan bir koça ve oyunculara sahip dedik. Bunun en önemli göstergesi kuşkusuz iki uçtaki oyun şekli. Howard, Battie ve Gortat’ı dışarı alırsak takımdaki herkes şutör. Howard ise ligin en dominant pivotlarından biri. İşte bu yapıda Magic çoğunlukla ya şut ağırlıklı ya da Howard’a indirilen toplar üzerinden oynuyor. Diğer oyun planları çok az gündeme geliyor. 3-4 hücum devamlı şut attıktan sonra bir anda pota altına inen toplar rakip savunmanın konsantrasyonunu ciddi şekilde etkilediği gibi, rakibi sık sık faul problemine de sokuyor. Bazı maçlar Howard’ın bazı maçlar Hidayet, Lewis ve Nelson’ın 25-30 sayılar civarında gezdiğini görmemiz bundan.

Rakiplerin eşleşme probleminden geçen sene birçok kez bahsetmiştik, takip edenler konuya vakıftır. Hem eşleşme sıkıntısı, hem rakibin ne yapacağını kestirememek ciddi savunma sorunları doğurur. Son Chicago maçından örnek verelim. Bugün kim Chicago ile oynarsa oynasın, nasıl oynayabileceğini tahmin edebilmekte. Rose veya Gordon’ın perdeler üzerinden içeri kayarak postun içinden kullandıkları şutlar, ya da önleri hala kapalıysa dışarıda bekleyen Nocioni gibi adamlara üçlük için çıkartılan toplar. Hiçbir şart altında Gray, Noah, Thomas ya herhangi bir uzun üzerinden hücum etmek ilk tercihleri olmuyor. Bu iki kanalı tıkadığınızda Chicago hücumu da tıkanıyor doğal olarak. Bu kanalları tıkayan Magic de ilk yarıda 30 sayı fark atıyor Chicago’ya. Golden State’i düşünelim, koş koş olmazsa şut şut basketbolunu. Golden State’e karşı set oyunu oynayıp geriye hızlı koştuğunuzda rakibin direnci kırılıyor. İlk yarı sadece 40 sayı üretebilen Golden State’in tabii ki maçı alması mümkün olmuyor. Verilen örneklerin aksine Orlando’nun şut atacağını biliyorsunuz, Howard’a top indireceğini de biliyorsunuz, hatta hızlı hücum oynayabilen karakteristiklerinin de farkındasınız, rakibi en düşük şut yüzdesinde tutma konusunda lig 3.sü olduklarını da biliyorsunuz da hangi beşle oynayacaksınız onlara karşı. İşte bu dengesiz kadronun yarattığı, özellikle tecrübesiz koçların kâbusu olan soru.

Yani?

İşin yanisi şu ki bu takımın önü açık. Bogans’ın huzursuzluğunu bir tarafa koyarsak Orlando artık gerçekten bir takım. Deplasmanda korkmadan oynayan, seyircisi önünde rahat oynamayı öğrenmiş bir takım. Ligin en başarılı deplasman takımı. Eksileri var şüphesiz, kalburüstü bir dört numara, bekleneni veremeyen Anthony Johnson gibi, ama bu eksiklikler belki de takımın itici noktası oluyor. Açıkları kapatmak için fazladan ve yorulmadan çalışan bir koç ve ona inanan oyuncu topluluğu. İstatistikleri pek sevmediğimi biliyorsunuz, yer yer değindim ama beni saha içi ve genel hava daha çok ilgilendirir. Takım olmayı artık başarmış olan Orlando’da kim kaç sayı atmış, kim kaç asist yapmış pek önemi yok. Sadece birkaç sırıtan nokta var. "Kazanan" takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmek takım olmanın en önemli ayrıntılarından biridir. Bu sindirme mevzusu halledildiğinde rakibi küçümsemeden kazanma alışkanlığı, her maçı kazanmak için oynama arzusu yerleşir bünyeye. Lenflerle, damarlarla bütün vücuda yayılır. Van Gundy’nin takımına oturtmak istediği de budur. “Kazanan takım” olmak, takım olmaktan sonraki basamaktır. İşte kaybederken de kazanmak buradan gelir, her kayıpta daha bir takım olmak. Van Gundy bunu başarmak üzere, bu yüzden takım kimyası bu noktadan sonra bozulursa ortada ne takım kalır ne hedef. Belki bir protez takılabilir bu vücuda ama organ nakli kesinlikle öldürür.


Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

4 Ocak 2009 Pazar

Toronto'da Gündüz Kabusu

Toronto NBA'in farklı renkleriden biri. Ekseriyetle fikstür ayarlanırken Toronto'nun iç saha maçlarının önemli kısmı pazar gününe denk getirilmeye çalışılıyor. Pazar gününe koyulan maçlar da öğlen 12 ila 2 arası bir saatte başlatılıyor ki kiliseden dönen ya da o saatlerde kalkan aileler hep birlikte ma izleyebilsinler. Tabii bu da bir pazarlama stratejisi. Gün boyu NBA.

Yine böyle bir maçtı Toronto-Orlando maçı, öğlen 12:30'da başlayan, tıklım tıklım bir salonda oynanan zevkli bir maç. Sezon boyu aslında Orlando'nun ilk çeyreğe fırtına gibi girmesine alışmışken, Calderon ve JO'nun yokluğunda, Solomon, Parker ve Bargnani'nin sürpriz bir şekilde sürüklediği Toronto adeta şamarı patlattı Orlando'ya. Bir ara 14 sayıya çıkan farkın makul seviyelere inmesini sağlayan koç Va Gundy'nn zamanında alınan molalarıydı. Hep söylediğim gibi 3. çeyrekleri iyi oynamak özellikle Orlando için ma kazanmak için elzem. İşte öyle bir 3. çeyrek performansı sergilendi, öne geçildi hatta ama bu sefer Hakan Şükür tıkanıklığına yakalanmış Hidayet, bir yerlerde tıkanacağı belli olan Nelson ve 4. çeyrekte oyuna girdiği için kendini kurtarıcı zanneden Redick'in çok kötü oyunları bir anda maç sonunda, Toronto'nun bu sefer normalde takımın 3. oyun kurucusu olan Ukic'in Solomon'un da önüne geçen performansıyla şaha kalkarak maçı almasını sağladı.

Bir takım için, ki Orlando'nun artık bir takım olduğunu sylemiştim bir önceki maç değerlendirmesinde, en büyük sorunlardan biri "kazanan" takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmektir. Şu sıralar en önemli eksik Orlando açısından buymuş gibi gözüküyor ve Van Gundy de bunu oturtmaya çalışıyor belli ki. İşte bu yüzden herkesi işe dahil etmeye çalışıyor, Redick, Lee, Gortat gibi. Yol iyi bir yol, engebesi çok ama Van Gundy liderliğinde sonuna ulaşmak çok da zor değil.

Bu maçı seyrettikten sonra aklımda canlanan en ciddi düşünce Solomon ile ilgiliydi. Solomon Toronto'da çok cüzi bir paraya oynuyor, Johnson'dan daha az bir paraya. Acaba eski bir Magic'lidir ve ligin tozusunu sağlam yutmuştur diye alınan, benim de güvenimi hep ifade ettiğim Johnson yerine, Solomon Magic'e kazandırılırsa kötü mü olurdu? Büyük kayıp Magic için, öte yandan Toronto'nun Avrupa Scouting timi içinse büyükçe bir artı bu hareket.

Orlando @ Toronto

Orlando @ Toronto maçını arayanlar için burada bir yayın var, insancıl bir saatte olduğu için vakti olanlara sevgiyle sunarım :D

http://www.justin.tv/chevythecoolest

3 Ocak 2009 Cumartesi

Orlando Bir Takım!

Miami maçı bunu cümle aleme gösterdi. Orlando 2 senedir oturtmaya çalıştığı sistemi sonunda ufak tefek aksaklıkları saymazsak sonunda oturtmuş durumda, o da takım olmak. Aralık ayındaki şaşırtıcı derecede iyi performans sergiledikten sonra Nelson artık daha bir takım oyuncusu gibi, hala süper bir oyun kurucu değil ama takım oyuncusu olma yolunda önemli adımlar attırmış ona Van Gundy. Her maç en az 6-7 kere yaptığı gerksiz zorlamalar ve şutlardan vaz geçmiş gibi. 2 maçtır abuk sbuk hareketlerinden uzak gördüm kendini. 2 maçta kullandığı zorlama şut sayısı 3 ve bu onun standartlarında mükemmel demek (aslında kıymet bulmuşken hemen takas etmeli ya neyse). Lewis takım oyununa uymakta zorlanmayan bir süper yıldız, Howard ise artık kolay kolay maça küsmeyen bir ruh halinde. Eli kırılan Pietrus'un yokluğunda ise Bogans nedense sırıtıyor ama Courtney Lee oyundayken onun yarattığı açıkları sanki veteran bir oyuncuymuş gibi kapatıyor 2 maçtır. Hidayet'in ise bu sezonki skor istikrarsızlığı sürüyor olsa da her zaman dediğim gibi adam tam bir yama. Dün 2'si 24 saniye dolarken attığı 3lük olmak üzere kullandığı 14 şutta sadece 1 isabet bulabilmesine karşın 12 şutu doğru seçimdi. O kadar kötü bir şut günündeyki Hidayet faul atışlarında bile sekizde beşte kaldı. Ama farkı onun da eski Hidayet olmayışı. Savunmada Marion'ı bitirdi adeta, yetmedi 11 ribaunt çekti ve 5 asistle yine en iyi servisçisiydi takımının. Orlando ne yapıp edip onu elinden kaçırmamalı.

Miami cephesinde ise Marion'ın dünkü kötü oyunu belki de sezonun dibiydi. Phoenix'teki Matrix'e neler olmuş anlamak mümkün değil. Haslem her geçen gün üzerine koyuyor, Joel Anthony ise kendinden beklenmeyece kadar gelişmiş. ancak yine de Wade çok yalnız kalıyor, 2. bir skorer çıkaramadığı ya da tecrübeli veya oyunu yönlendirebilecek bir oyun kurucusu olmadığı için Spoelstra'nın takımı bir yerde tıkanıyor. Bu haliyle Miami'nin geleceği yok gibi. Dünkü maçta 3 çeyrek çok zorladılar Orlando'yu ama oyuncu kalitesi farkı son çeyrekte ortaya çıktı. Hidayet'in penetreler üzerinden aldığı fauller, Nelson ve Lewis'in rakip savunmayı zorlaması ve bençten gelen Battie ile Lee'nin katkılarıyla Orlando Miami'nin hesabını gördü. Bir önceki Orlando postunda dediğim gibi 60 galibiyet geliyor.

2 Ocak 2009 Cuma

Wayne Bridge City Yolunda

Transfer bitti gibi. Mark Hughes fazlasıyla aksayan sol kanadına çareyi Micheal Ball yerine Wayne Bridge'i monte ederek bulmaya çalışacak. Bridge özellikle FM/CM hastalarının EPL'de dikkatle takip ettiği ve Southapton'dan büyük olasılıkla transfer ettiği sol bek olmuştur hep. Çizgiden kestiği ortalar etkili, defans anlayışı kuvvetlidir Bridge'in. Chelsea'ye ilk geldiğinde 2005'te sakatlanana kadar 1,5 sezon bankoydu. Sakatlıktan kurtulduğunda bu sefer Del Horno çıktı karşısına. Forma bulamayınca Fulham'a dirilmeye gitti bir süre. O sırada yıldızlaşan Del Horno ise Chelsea'de kalmayarak Valencia'ya transfer olunca hayatının hatasını yapmış oldu. Valencia'da Flores ile anlaşamayınca neredeyse hiç top oynamadı, kiralık gitti - geldi. Lafın özü belki Chelsea'de kalsa Bridge de kendine yeni bir takım bulacak ve Milli formasını geriye alabilecekti. Ancak Del Horno gidince bu sefer Ashley Cole geldi Bridge'in başına. Bridge önüne alan adamlar yüzünden ilk 1,5 senede oynadığı kadar oynayamadı 3 senede ve şimdi Hughes'un ona ihtiyacı var, onun da Hughes gibi bir hocaya. Olan Ball'a olacak ama zaten Micheal Ball hiç bir zaman "çok iyi" statüsüne yükselememiştiki!

Galatasaray'da Yöneticilik ve Vefa

Zafer Büyükavcı'nın 2 Ocak 2009 tarihli Fanatik Gazetesi'nde yayınlanan röportajı var aşağıda. Okuyunca insanın tüylerini diken diken eden şeylerle dolu. Ve en sonunda düşündürdükleri ise daha öncekilerle birleşince adeta sarsılıyorum. Bizim Galatasarayımız'da, Türkiye'ye en büyük başarıları yaşatan bu takımda yöneticilik, idarecelik, antrenörlük yapan adamların nasıl bu kadar ruhsuz, seviyesiz, vefasız olduklarını anlamakta çok ama çok zorlanıyorum. Göz önünde olduğu için Arif'e, Bülent'e, Ergün'e, Şükür'e v.s. yapılanları zaten ayıplıyorduk ama ya göz önünde olmayanlar. Bunun adı terbiyesizlik, bunun adı insanlık ayıbı. Her kim istiyorsa nasiplensin bu sözlerden, bugünden sonra o yönetici veya teknik adam koltuğunda oturan kim olursa olsun bu ayıpları Galatasarayımız'ın üzerinden kaldırmadıkça tek kelime iyi laf etmem, edemem. Tüm Galatasaray taraftarını da yönetimi her fırsatta bu ayıpları temizlemeye çağırmaya davet ediyorum.
"O, Galatasaray´ı UEFA Kupası Şampiyonu yapan takımda oynadı. O, ‘geleceğin yıldızı´ olacaktı. Bir gün bir maça girdi, bir dakika oynadı, her şey bitti.. Ve şimdi, onun gururla boynuna taktığı UEFA Kupası madalyası satılık. Neden mi?

Her şey, Süper Lig’in 6. haftasında yazdığım bir yazıyla başladı. “Arda bunu yapma” başlığını atmış, “Sakat sakat oynuyorsun, ‘Adam’ diyorlar. Futbol hayatın biterse bir gün, senesi dolmadan unuturlar. Amatör olma, aptallık yapma” demiştim. Yazımın çıktığı gün telefonum çaldı, karşımda hiç de tanımadığım bir ses... “Zafer bey” dedi, “Ben, Alper’in babası...” Peki hangi Alper’di bu, kimdi? Sonra anlattı her şeyi... Doğrusu yanlışıyla söz Alper’in babası Şinasi Tezcan’da.

Alper’in Galatasaray macerası Fatih hoca ile başladı, değil mi?
Evet... Terim döneminde başladı. Denizli, Kayseri, Yozgat, Dardanel’den buraya, köye gelip istediler. Deli para teklif ettiler, ama biz para düşkünü değildik. Yaşı küçüktü, velayeti bendeydi, profesyonel imza atmamıştı. Fakat gayem belliydi; Oğlum topçu olacaktı Galatasaray’da. Salih ve Ahmet hocaları tanıdım, ‘Benim oğlum burada oynamalı’ dedim. Her gün köyden İstanbul’a 80 kilometre gidip geliyordu. Yol masrafının bile cebimden çıkacağını biliyordum. Hocaları ‘Gücünüz yetiyorsa getirin çocuğu, yoksa hayatıyla oynamayın’ demişti. Gücümüz yetti o zamanlar.

Geliyoruz 1999 yılına...
Hiç unutmam, 9 Aralık 1999 günü... Rakip Bologna’ydı. Sahaya girdi ve ayağı kırıldı. Sonradan öğrendim ki, kulüp bizden saklıyormuş. Alper’i o zamanlar Berlin istiyormuş. Yönetim, iyi bir para isteyecekmiş.

Ayağı kırıldı ve...
Biz annesiyle köydeydik. Hemen Acıbadem Hastanesi’ne gittik. Ameliyat oldu. Doktor Burhan Uslu, “3-4 ay sonra oynar” dedi. Biz, Müfit hocaya danışmadan hiç bir gazeteciyle konuşmuyorduk. Çünkü zarar gelmesin istiyorduk. Fatih hocaya ulaşmak mümkün değildi. Neyse... Ameliyat bitti, 7 gün hastanede kaldık. Köye döneceğiz, Müfit hocayı aradık bir araç istedik. Müfit hoca, “Koskoca köyde bir araba bulamadınız mı” dedi. Şok oldum. “Hocam, benim çocuğum tarlada karpuz dikerken ayağı kırılmadı. Senden bu sözleri beklemezdim” dedim ben de. Sonra kulüpten bir arkadaş geldi. Bunlar söylenmez, ama arabaya 20 milyonluk benzini de ben koydum. Benim ailem için sıkıntılı günler işte o gün başladı.

İlk ameliyatı Galatasaray mı karşıladı?
Evet, kulüp karşıladı. Bu arada Burhan hoca öyle derken; ameliyatı yapan doktor “En az 2 yıl oynayamaz” dedi bana.

Peki bu süreçte, yani A takım kadrosuna girdiğinde hiç para kazandı mı Alper?
Para mara görmedik biz. Yalan söylemeyeyim, Kanarya Adaları’na gitmişlerdi. Fatih hoca, dönerken 1 milyar para vermiş Alper’e. Hepsi bu... Ben hâlâ o gazeteleri saklıyorum bak. Ne diyor sizin gazetenizde o zaman: “Alper, bu sakatlık sonrası tüm maçlarda oynamış gibi prim alacak” diyor. Futbol nankör diyorlar ya Zafer bey... Futbol değil, insanlar nankör. Bak söylüyorum işte; Emre (Belözoğlu) hep geldi köye ziyarete. Suat’tan (Kaya) Bülent’e (Korkmaz) hepsi yardım etti. Hiç unutmam; Suat, Beşiktaş maçı primlerinden para toplamış, bize getirmişti. Ahmet Yıldırım, Emrah, Saffet hepsi geldiler. Futbolculardan yana tek kelime etmem, ama kulüpten çok şikayetçiyiz çook...

Sonra...
Alperim iyileşmeye başladı. Lucescu dönemiydi ve bize çok teklif geliyordu. Ama hep engel oldu Abdurrahim Albayrak... Galatasaray’da kalmasını istedi. Hem dışarıya göndermediler hem de 5 kuruş para vermediler. Devletin verdiği altınlar vardı hani, bir tane görmedik biz. Haa hiç verilmedi mi? Verildi. Ankara’ya gitmişlerdi; Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Recai Kutan ve Mesut Yılmaz’la yemek yemişlerdi. Orada herkese 10 cumhuriyet altını verildi. Fikret Ünlü, Spor Bakanı’ydı. Ecevit de 10’ar tane kendi cebinden verdi. İnkâr edemem ki bunları, Çiller’in, Yılmaz’ın, Kutan’ın verdiği hediyeleri... Herkesten bir şey gördük, kulüpten hiç bir şey görmedik. Gözümün önünden gitmez o an: Annem, hastanede ağlıyordu, Alper’imin kapısının önünde. Şansal Büyüka da oradaydı. Fatih hoca geldi ve “Anne ağlama. Ne gerekiyorsa yapılacak” dedi. Ne yapıldı peki? Hiçbir şey.

İlk ameliyat sonrası düzelmedi mi Alper?
Biraz düzeldi, ama sonra tekrar sakatlandı. Yine Florya’da... Tedavi ettireceğiz, ama para kalmadı ki bizde... 4.5 yıllık mukavelesi var Galatasaray’da, oynuyor para alamıyor, kaçmak istiyor göndermiyorlar.

Alper, tedavi için köyden mi gelip gidiyordu İstanbul’a?
Git-gel olmuyordu. Mecburen İstanbul’a taşındık. 4-5 ay kaldık, geri döndük. Çünkü kirayı ödeyemedik. Ev sahibi Lüleburgazlı, hemşehri yani. Param yoktu, ama gittim, Alper’in PAF Takım’da oynarken maçlarını çektiğim kamerayı verdim kiraya karşılık.

Ne kadardı kira?
200 bile değil, 180 milyondu. Bir şey daha anlatayım size. Futbol diye diye okulu ihmal ettik. Sonra özel okulda okutmak istedim Alper’i. Bayrampaşa’da bir ticaret lisesi. Hepsini ödedim, 500 milyon kaldı. Gittim Silivri’ye, bir mağazadan taksitle bir kamera daha aldım ve öğretmene verdim.

Kaç yılından bahsediyorsun?
2000, 2001. Ayağı kırıldığında işte.

Kulüp yardımcı olmadı mı?
Nerede... Bakın Emre, Fatih, Suat’ın verdiklerini söyledim size... Rahmetli Ecevit’in verdiklerini söyledim. Allah var üstümde, inkâr edersem hesabı var. Yalan söylemiyorum ki ben. Kulüpten hiç yardım görmedik. Emre benim oğlum yerine, gidin sorun karakterimizi... 2003’te Lucescu dönemiydi. Berkant ve Ufuk’la kavga etmişti Abdurrahim Albayrak. Daha kötü şeyler de oldu gözümün önünde, ama anlatmam. Abdurrahim beye yalvardım, “Ufuk ve Berkant’a izin vermiyorsanız, bırakın benim oğlum gitsin” dedim. Bursaspor ile 165 milyara anlaşmıştı oğlum. 3-5 kuruş cebimize girecek, tedavi döneminde yaptığımız borçları ödeyecektik. Borçlar katlandıkça katlanıyordu çünkü. Mal varlığım bitmişti. Oğlumun kazanacağı paraya ihtiyaç duyuyorduk artık. Vermediler Bursa’ya. Kahveye çıkamıyordum, utanıyordum borçlulardan.

Başkan kim o zamanlar... Konuşmadınız mı hiç?
Mehmet Cansun’la görüştüm. Yüz yüze. Bana ‘evladım’ dedi. Zaten hep ‘evladım’ dediler, o kadar... Bursa’ya vermediler, Galatasaray’da kaldı. İspanya kampına gideceklerdi bir gün sonra, ama oğlumun dizi patladı idmanda. Şu an Uğur’un dizi var ya, aynen öyle işte. Yine hastane, yine kâbus.

Galatasaray’la ilişkiniz ne zaman bitti?
Sonra gittik Zeytinburnuspor’a. Mustafa Günaydın şahit. Saadettin Saran’ın şirketinden Ali isimli bir arkadaş geldi. Görüştüler orada, 48 milyar liraya mukavele yaptılar. Ev kiraladı, mobilya aldı. Zeytinburnu, Galatasaray ile görüştü. 2 milyon dolar bonservis bedeli istediler Alper için. Gittim, Yasin abiye (Özdenak) yalvardım. “Ne verdiniz, ne istiyorsunuz” dedim. Musa ve Alper’i yanıma alıp menaceri Saffet Sancaklı’nın yanına gittim. Abdurrahim bey aradı, “Saffet yavrum, güzelim, ayağını öpeyim” dedi. Şok oldum. Sen Galatasaray Futbol Şube Sorumlusu’sun; Saffet kim ya? Neden yalvarıyorsun? Bu arada terbiyesiz laflar da konuşuldu. Megafonu açık telefonun, duyuyoruz. Abdurrahim bey yalvarıyor; “Kurbanın olayım, benden bonservisi isteme, beni aşıyor bu iş, kiralık almak istersen al, 5 kuruş vermeden oynasın Yıldırım Bosna’da...” Saffet, “Bu şekil vermezlerse, Sedat Yeşilkaya ile birlikte Kocaelispor’a göndeririz” dedi. Nitekim Sedat’ı gönderdi, Alper yine kaldı.

Futbol hayatı bitti mi Alper’in?
Ordu’ya gidecekti, yine bonservisini vermediler. Alper, “Baba önüme çıkma. Bir yere kadar sana el kaldırmam, ama o bir yer de bitti artık. Ben bir daha bu kulübe ayağımı basmam. Bırak artık bu Galatasaray sevdasını. Bu camia karın doyurmuyor, aç bırakıyor” dedi. 2003 yılı 31 Mayıs’ta mukavelesi bitti. Plak şirketi sahibi Şahin Özer var burada. Ondan destek istedik. Devreye girdi, Malatyaspor’a gitti Alper. Ziya hocanın (Doğan) ilk dönemiydi. Rehabilitasyon dönemini iyi geçiremediği için ikinci idmanında çapraz bağları koptu Alper’in. Alper saklıyordu, gazeteden okudum. Kahveye gittim, arkadaşlara tembihledim. Annem ve babam duymasınlar istedim. Seyfi diye bir arkadaşım, babama gazeteyi gösterdi. Gittim, Seyfi’yi tokatladım. Ancak babam ağlaya ağlaya eve gitti, çok üzülmüştü. İki saat sonra hastaneye kaldırdık, oradan da cenazesini aldık babamın. Kahırdan öldü babam.

Ne düşünüyorsun şimdi?
20 yılımız heba oldu. Kim verecek bu 20 yılın hesabını? Abdürrahim Albayrak mı, Mustafa Sarıgül mü, Mehmet Cansun mu, Ateş Ünal Erzen mi, Faruk Süren mi, Fatih Terim mi? Bu dünyada veremezler, ama öteki dünya da var...

Malatya’dan sonra...
Ispartaspor’a gitti. 1, 2, 3 ay para yok. Takım halinde isyan ettiler, kaçtılar Isparta’dan. Mahkemeleri hâlâ devam ediyor herhalde. Ardından Burdur’a gitti. Oradan para kazanamayacağını biliyordu zaten.

Ne yapacaksınız bundan sonra. Bir planınız var mı?
Borçlarımızdan kurtulmak için Alper’in madalyalarını satmayı düşünüyoruz. Türkiye Kupası, Türkiye Ligi, UEFA Kupası madalyaları var. Süper Kupa madalyasını vereceklerini söylediler, vermediler. Talibi varsa satacağız bunları. Başka çaremiz yok.

Alper söz vermişti bize. Nerede şimdi?
Utanıyor. Bunlar konuşulacak diye utanıyor. Namussuzluk yapmıyorsun, neden utanıyorsun oğlum? Size söz verdi, ama kaçtı işte. Madalyalarını da alıp kaçtı.

Neden utanıyor peki?
Tarlalarımız vardı, sattık. Silivri’de iki dairemiz vardı, sattık. Dükkanım vardı, sattık. Arabam vardı, sattık. Köyden Silivri’ye gidip gelen minibüsümüz vardı, sattık. Hepsini Galatasaray’da oynasın diye sattık. Bak, bu ev benimdi, onu da sattık. Satın alan adamdan rica ettim. Ev benimken hayvan beslediğim bu yerde oturmak için rica ettim. Sağolsun verdi. Hayvanları bağlıyordum bir zamanlar, şimdi ben, eşim, oğlum, gelinim oturuyoruz burada. Bundan utanıyor oğlum, işte bundan...

Alper kimdir?
Alper, 1988 senesinde Galatasaray altyapısının seçmelerine girdi. İlk hocaları rahmetli Salih Hoca (Bulgurluoğlu) ve Ahmet Keskinkılıç’tı. Bir sene deneme amaçlı oynadı, 89’da da lisans çıkardılar. Sonra ümit takım, yıldız takım, 14-16, genç takım derken PAF’a geçti. Bu arada 38 defa genç milli takımda oynadı.

Emre Belözoğlu haklıydı
Alper sakatlandığında Emre, Okan ve Fatih Akyel geldiler ziyarete... Üçü de bilirlerdi benim nasıl sırdaş olduğumu. Avrupa’ya gideceklerini söylediler. Ben dedim ki; “Oğlum yapmayın. Bakın Metin Oktay gibi heykeliniz dikilir sizin.” İkna olmadılar. Emre dedi ki; “Babacığım bak, şimdi oğlun sakat ve göreceksin, kaç kişi kapını çalacak. Biz keyiften kaçmıyoruz...” Şimdi o çocuklara çamur atıyorlar. Neden kardeşim? Taa o zamanın parasıyla 500-600 milyar alacakları vardı bu çocukların. Ödemediler. Şimdi neden çamur atıyorsunuz?

Alper’in deli raporu var
Aklını oynatmıştı çocuğum. Yemin ederim bak, 6 ay Bakırköy’de tedavi gördü. ‘Deli raporu’ var oğlumun, internetten bile çıkartırım sana. O duruma gelmişti benim oğlum. Galatasaray yardım etmedi, Silivri Belediye Başkanı Selami Değirmenci yardım etti. Oğlum en çok buna üzüldü işte. 19 yaşında sakatlandı ve bir kenara atıldı. Ameliyat oldu, eve dönmesi için bir araba bile vermedi kulübü... Buna üzüldü.

Bir serveti bitirdim...
Rahmetli babamın mal varlığı çoktu. 5-6 trilyonluk servetim vardı benim. Hepsi bitti. Futbola, Galatasaray aşkına, oğluma harcadım. Galatasaray sevdası nerede şimdi biliyor musun? Kapının hemen arkasında. Orada 20 tane icra kağıdı var. Banka borçları, kredi kartları, vesaire vesaire... Bak işte... Galatasaraylı eski bir futbolcunun ailesi ahırda yaşıyor şimdi.

Sabri’yi görünce içim cız ediyor
Ufak oğlumun adı Fatih... Fatih Terim aşkıyla koydum adını. Şimdiki aklım olsa koymazdım. 9 sene top oynadı Galatasaray’da Fatih de... PAF Takımı’nın kaptanıydı. Sabri’nin kaptanıydı. Abdurrahim bey, bu çocuğun 150 milyon yol parasını vermedi. Çocuğumun cebine yol parası koyamadım ben de. Onun günahı neydi? Sabri’yi görünce şimdi televizyonda bir yandan gurur duyuyorum, diğer taraftan içim cız ediyor.

Futboldan nefret ediyor
Alper hayatı boyunca top oynayamayabilir, televizyondan bile seyretmeyebilirdi. Çok mücadele ettik, iyileştirdik. Ancak artık futboldan nefret ediyor, oynamak, izlemek istemiyor. Şimdi kaçtı gitti işte. Tek nedeni, utanıyor. Ben yaşadıklarımızı anlatacağım diye kaçıyor. O kadar üzüldü, o kadar acılar çekti, ama hâlâ Galatasaray’a tek bir kötü söz söylemiyor. Köye gelmiyor, utanıyor, her şeyden nefret ediyor.

Biterken
Alper’in babası bunları söyledi işte... Bu röportaj bir dram mı sizce? Bir ibret öyküsü mü? Yoksa futbola gönül vermiş binlerce minik ve ailesi için bir yol haritası mı? Okuyan herkes, kendince mutlaka bir sonuca varacaktır. Ancak benim son sözüm şu: Bu gazetenin sayfaları, röportaj boyunca adı geçen tüm şahıslara açıktır. Sevgi ve saygılarımızla...

Zafer BÜYÜKAVCI"

Kural Değiştirten Penaltı



Fifa'nın penaltı kuralını yeniden düzenlemesine neden olan gol. Kallavi edit: Bu golden sonra Fifa topun kaleye doğru vurulmasını zorunlu hale getirerek aynı takımdan 2 oyuncu bariz bir şekilde paslaşırsa penaltının geçersiz sayılması gerektiğini söylemiştir. Yani aslında yine iş hakeme kalmıştır, paslaşma var mıdır yok mudur? Karışık mevzu fazla dallanmayalaım, FIFA kural kitabınındaki bazı ibareleri değiştirmiş diyerek sıyrılalım.

1 Ocak 2009 Perşembe

And the Oscar Goes to...

Resmi ilk Chao Grey'de gördüm, o da başkasından görmüş, kimbilir o blogger ilk nerede gördü. Bunlar mesele değil, mesele şu harika mizah ve Oscar'ı toprak altındaki Ledger'ın kazanacak olması. Hasretle anıyoruz seni Heath Ledger.

Ankara'nın Gücü Bitiyor

Senelerdir istikrarı yakalayamadı bu takım. Aslında adıyla Ankara'nın simgesi olması gerekirken Ersun Yanal'lı bir dönemleri hariç pek bir iz bırakamadılar. Hep tablonun alt yarısındalar senelerdir. Ne zaman biraz toparlansalar hep kulüp içinde bir kriz patlak verdi. Senelerdir Cemal Aydın gitsin mi kalsın mı konuşuluyor, adam gidiyorum diyor kulübe sahip çıkan kimse gözükmüyor. Gökçek kulübü ele geçirmeye çalışıyor, taraftar dışında tepki veren çıkmıyr. Hep bir Kaos hep bir belirsizlik. Ünal Karaman'ı kaçırmaları yetmedi takımı ligde tutmaları için elzem oyunculardan Gökhan'ı satıyorlar, Serkan'ın transferi gündemde. Ayrılan 1-2 isim daha olmuş devre arası itibariyle. Ötesinde sırf kontrat yapmadı diye Türkiye'nin en önemli orta saha oyuncularından biri olmaya aday Abdülkadir'e forma vermediler sezon başından beri. Şimdi onu da Fener'e vermeleri gündemde. Kendi kendini sabote ediyor Ankaragücü ve yavaş yavaş gücü de bitiyor artık sanki. Küme düşmeye hiç olmadıkları kadar yakınlar bu sezon ve düşmek çin de elllerinden geleni artlarına koymuyorlar.

Batuhan Karadeniz

Türk Futbolu'nun yeni projesi Batuhan Karadeniz. Öncesinde başarıyla bitirilmiş projeler olduğu için ondan da çok büyük bir değer çıkarılacağına inandık hepimiz. Forvet oyuncusu projelerinden Hakan Şükür ve Tuncay Şanlı henüz onun yaşındayken keşfedilmiş ve üzerlerine ciddi planlar yapılarak hem kendi takımlarında hem de milli takımlarda hep el üstünde tutulmuşlardı. Ancak bu iki oyuncunun Batuhan'la aralarında 2 önemli fark mevcut. Birincisi karakter, ikincisi piştikleri-yetiştikleri takımlar.

Türk futbolunu az çok senelerdir takip etme fırsatı bulmuş herhangi birine sorsak ve desek ki "Şükür ve Tuncay'ı insan olarak nasıl bilirsiniz" verilecek cevaplar yaklaşık olarak "beyefendi, saygılı, güleryüzlü, arkadaşları tarafından sevilen, disiplinli" ekseninde dolaşacaktır. Oysa tanıyanlara ya da uzaktan da olsa, 1,5 senedir gündemde olduğu için, takip edenlere sorduğumuzda Batuhan için verilen cevaplar "kendini beğenmiş, ukala, uyumsuz, disiplinsiz" şeklinde. Batuhan denildiğinde benim aklıma gelen ise çok yetenekli ama kendini beğenmiş bir futbolcu. Peki bu neden böyle? Türk futbolunun önemli belki de efsane isimlerinden biri olmaya aday, henüz 17 yaşını yeni doldurmuş bir çocuk için çoğunluk neden böyle düşünmekte? Sıkıntı onu yetiştiren antrenörlerde mi, ailesinde mi, yoksa eskilerin dediği gibi "bir adamın içinde olacak" noktasında mı bir sorun yaşanıyor? Bu çocuğun içinde Şükür'de Şanlı'da olan o "şey" her ne ise ondan mı yok, ya da bu çocuğu bu hale el birliği ile mi getirdik? Şu ana kadar 2 sene boyunca çeşitli kereler Beşiktaş formasını Süper Lig'de ve Türkiye Kupası'nda giymiş, hatta Terim tarafından Milli takıma çağrılıp ilk 11'de oynatılmış bu çocuğa psikolojik destek verildiğine dair herhangi bir haber okumadık. Aksine bir gün hakkında çok iyi konuşulurken kulüp mercileri tarfından, bir kaçgün sonra aynı adamlar tarafından disiplinsiz davranışları nedeniyle PAF'a gönderildiğini okuduk hep. Batuhan'ın mental gelişimi üzerine söz söyleyip bir uygulama yapan varsa da duymadık, duyurulmadı.

Batuhan'ın diğer 2 projeden diğer bir farklı yönü ise yetiştiği takım. O Beşiktaş altyapısının bir ürünü. Alt kategoriler ve genç milli takımlarda bir çok maça çıkmış ve onlarca gol atmış. Ama özellikle son 2 senedir takımına döndüğünde devamlı forma alamamış. Oysa hem Şükür hem Şanlı Sakarya'da başladıkları futbol maceralarında hep takımlarının önemli adamları olmuş, devamlı oynatılmışlar, üzerlerine soumluluklar yüklenmiş ve maç tecrübesi kazanmılar. Tuncay Sakarya'da iyice piştikten sonra Fenerbahçe'ye giderken, Şükür 2 senelik Sakarya deneyiminin ardından 2 sene de Bursa'da Süper Lig'in tozunu yuttuktan sonra Galatasaray forması giymiş. Dışarıdaki benzer örneklerde de bugünün büyük oyuncularının çoğunlukla karakter ve oyun gelişimini büyük oranda ya kiralık olarak gittiği takımlarda tamamladığını ya da yetiştiği takımlarda tamamladıktan sonra büyük takımlara gittiğini görüyoruz. Bu noktada Eskişehir'e transferi Batuhan için önemli bir artı olacakken, transfer kesinleştikten sonra söyledikleri kendisi üzerinde fazlasıyla çalışılması gerektiğini gözler önünesermekte: Eskişehir'e Kral olmaya geliyorum!

Takımına tur kaybettirecek olmasına karşın rakip kaleciye penaltıyı atacağı yeri gösterebilen, kariyerinde ilk kez profesyonel anlamda sürekli forma bulabileceği bir takıma giderken sanki Premier Lig'den geliyormuş edasıyla Kral olacağını söyleyebilen, defalarca ez disiplin cezası almış olmasına karşın bir trlü susmayan bu çocuk sahip olduğu müthiş gol atma beceresi ve önemli fiziği ile Türk futbolunun yeni forvet projesi. Peki kaç kişi bu projeye inanıyor?

60 Galibiyete Doğru

Belki de bu sezon 20 senelik Orlando Magic tarihinin en ihtişamlı normal sezon sonucuna ima atılacak. Belki de bu sezon tekrar Finaller görülecek. Belki de bu sezon hiç unutulmayacak. Howard - Lewis - Türkoğlu temeli üzerinde Stan Van Gundy mimarlığında yükselen Magic binası artık ligin en yüksek binalarından biri haline gelmiş. 9 maçı kaçırdıktan sonra dün gece izlediğim Chicago maçı bunun en büyük ispatlarından biri. Boksta olduğu gibi daha 1. rauntta yıkıyorlar rakiplerini. Savunmaysa savunma, hücumsa hücum, rakip kendine gelene kadar maç bitiyor. Büyük maç oynamayı da yavaş yavaş öğrendikçe bu takımın karşısında durabilecek pek rakip olmayacak. Orlando 60 galibiyete doğru sessizce ilerliyor. Chicago'nun durumu ise o potansiyelli kadroya göre içler acısı. Sakatlar, oynama isteği bitmiş adamlar ve sahada dolaşanlar. Del Negro çok suçlu değil aslında, ihalenin büyük kısmı yönetimde kalmalı. Geçen sezonun 2. yarısından beri bir kontrat belirsizliğidir gitti gitti bu güne gelindi. 2 sene önceki o parıldayan takımı kafalarda bitirdiler adeta. Ama her halükarda Dou Konferansı takımı Chicago ve bu mahallede 3 galibiyet bile sizi bir anda play-off potasına sokabilir.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Mutombo Yeniden Parkelerde

Resmi kayıtlara göre 42, resmi olmayan kayıtlara göre en az 46 yaşındaki efsane pivot Dikembe Mutombo Rockets ile yeniden imzaladı. Bu da demek oluyor ki 40 yaşından sonra spor sadece sağlık için değil para kazanmak için de yapılabilirmiş. Helal olsun sana Koca Şef!

Yazamadığımız Orlando Maçları

Almanya'da olduğum süre zarfında ve yurda döndükten sonra hastalıklar ve yoğun iş temposuyla geçen çılgın zamanda kendim başta olmak üzere bir çok şeyi ihmal etmek durumunda kaldım. Bunların en başında da salata geldi tabii ki. Neyse bu telafi gönderisiyle açılışı yapalım.

20 gündür üzerine yazamadığımız Orlando MAgic bu süre zarfında 9 maça çıktı. İlkinde Phoenix'e Grant Hill efendinin bitime 2.7 saniye kala attığı basketle yenilirken sonuncusunda da rakiplerimizden Detroit'e kısır sayılabilecek bir maçta Nelson'ın gerçek kimliği reklam edilirken 88-82 yenildik. Aradaki 7 maç ise bir galibiyet serisi oluşturdu. Hornets galibiyeti ve Pistons mağlubiyetini bir kenara koyarsak Nelson'ın adeta sağlam bir Baron Davis kimliğinde oynadığı bir 9 maçlık dönem yaşadık. Geride kalan kariyeri boyunca hiç bu kadar arka arkaya dominant oyununu görmemiştik Nelson'ın. Ancak karşılaştığımız rakipler ve oyun kurucularına baktığımızda özellikle Nash-Paul-Stuckey karşısında Nelson'ın hep geride kaldığını görmekteyiz. Üstünlük kurabildiği adamlar ise Watson-Bellinelli-Foye-Telfair tipindeki adamlar. Parker'ı kötü bir gününde yakaladığını, Williams-Fisher'la benzer performaslar verdiğini görüyoruz. Yani ligin saygın ve dominant oyun kurucularına karşı halen bir başarısı yok. Zaten öne çıkması gereken maçlarda öne çıkmış, aslında diğerlerinde de idare etmiş formatında. Ancak oyun kurucu bölgesi de yavaş yavaş Avrupalılar tarafından ele geçirilen Amerika Basını hemen şişirmeye başlamış durumda Nelson'ı. Buna da hoşgörüyle bakmak gerek.

Takımdaki diğer taşlar ise yerlerinde ağır olmaya devam ediyorlar. Nelson öne çıkarken Hidayet'in "yama" görevine itinayla devam ettiğini, Lewis'in zaman zaman 118 milyonu hak edecek performanslar verdiğini, Howard'ın standardının altına pek düşmediğini gördük. Şaşırtıcı bir gelişme olarak da seneler sonra Howard'ın 2 maç birden kaçırmasını sayabiliriz. Bu maçlarda yerine sahne alan Gortat da aslında son derece umut vaad eden ve rotasyonda her daim olması gerektiğini ispat eden performanslar verdi. Takımın sakatlıklar sonrası oturmayan bölgesi ise 2 numara. Pietrus'la sezona iyi başlanan bu bölgede şu sıralar Pietrus iyileşip eski formuna kavuşamadığı için halen Bogans oynuyor, fakat onun da geçen seneki şut ritmine ulaşamaması bazen takımın elini kısa bırakmakta. Redick rotasyondan savunmayı bir türlü becerememesinin yanında artık şut da sokamadığı için düşerken, Lee rotasyona tutunmayı başardı. Battie'nin uzun beşte 4 numarada, kısa beşte 5 numarada verdiği performanslar ise tatminkar.

Takımın derecesi şu an için 24-7, Cleveland'ın 2,5, Boston'ın 3,5 maç arkasında Doğu Konferansı 3. sırasındayız. NBA genelinde ise 4.sırada. Deplasmandaki galibiyet oranımız olan 11-4'ün daha iyisini yapan tek takım ise lig lideri Boston (11-3).

Şu 1 hafta içinde sezonun geride kalan kısmını değerlendirdiğim yazı hem nabakolik'te hem de burada yayında olacak umarım.

25 Aralık 2008 Perşembe

Francis'ten Cacık Olur mu?

Houston Rockets'in sorunlu ve sakat yıldızı eski Magic'li Steve Francis 2009 oyuncu seçimleri 2.tur seçme hakkı ve nakit para karşılığında Memphis Grizzlies'e takas edildi. Yeni takımında diz sakatlığının durumun test etme, sağlıklı ise oynama fırsatı bulacak olan Francis'ten, şahsi kanaatim, artık bir cacık olmaz! Memphis'e tek katkısı sezon sonu bitecek olan kontratıdır.

Ben asıl Almanya'dayken kaçırdığım J-Rich takasına yanıyorum. Üzerine söylecek çok şeyim vardı, Bell ve Diaw'ın neler yapabileceğini uzun uzun konuşmak isterdim. Artık bayat bir konu, söyleyen söyleyeceğini söyledi, ileride takas sonrası bir Bobcats ve Suns değerlendirmesi yapar rahatlarız.

Acaba Francis'i oynatmak için kimin canını yakacaklar Memphis'te güncel soru bu?

Bu arada bu dönemd kaçırdığım Magic maçları da bir aksilik olmazsa hafta sonu değerlendirmede.

Şekilsiz Topun Peşinde...

Türkiye’deki eski adıyla Amerikan Futbolu yeni adıyla Korumalı Futbol’a ilgi her geçen gün giderek artıyor. Zamanında dönemin popüler özel kanalı HBB’de banttan yayınlanan maçları seyrederek sevdalanmıştık bu spora. Dev gibi (en azından öyle gözüken) adamların birbirlerine kafa göz yararcasına, acımasızca girmesi önce ilgimizi çekmişti. Günler geçtikçe aslında işin öyle olmadığını, o bol çizgili yeşil sahalarda yapılanın bir kavga değil, tam aksine bir satranç oyunun tezahürü olduğunu idrak ettik. Yapılan her koşunun, her bele sarılmanın, her adam indirişin çok yüce bir sebebi vardı. Bunu anladığımız gün daha bir içimize işledi o ilk başta şekilsiz gözüken topla oynanan oyun. O şekilsiz top aslında büyük generallerin komutasındaki gladyatörlerin elinde bir silaha dönüşen, eşsiz bir varlıktı.

Tam da içimize işlemişken bir anda kapanıverdi HBB, ayrı düştük, ama hiç unutmadık sevgiliyi. Ne zaman ki internet yaygınlaştı, işte o zaman depreşti içimizdeki volkan. Seneler boyu uzaktan seyrettik, artık boynumuza kadar içindeyiz.


90’ların başından beri, tıpkı “Beyaz Gölge” dizisinin basketbola aşkı doğurması gibi, HBB’nin Türkiye’de Amerikan Futbolu’na yaptığı tartışılamaz. Amatör ruhla çıkılan yolda 2005’te TBSF tarafından bir federasyon bünyesinde bir araya gelmek kuşkusuz çok çok büyük bir adım. Ancak geride kalan kısa süre içerisinde birkaç kez federasyon başkanı değişmesi bu sporun gelişimine ve tanıtılmasına büyük sekte vurdu. Daha emekleme aşamasında olan bir spor dalı ve ilgili kurulları için doğal olarak hemen mükemmelleşme beklenemez, ancak 3 senedir yaşananlar atılması gereken adımların çok yavaş atıldığını da ortaya koymuştur.


Amerikan Futbolu’nun hem dünyada hem de Türkiye’de temelini büyük oranda Üniversite öğrencileri oluşturmakta. Öyle ki aktif üniversite takımlarının sayısı kulüp takımlarından daha fazla konumda, bu sporla ilgilenip de bunu bilmeyen yoktur. Ancak geçen sene ilk kez ciddi anlamda lig organizasyonu yapılırken sanki Üniversite takımları olsa da olur olmasa da olur gibi bir yaklaşım sergilenmiş, gerek lig organizasyonu yapılırken gerekse gruplar ve fikstürler belirlenirken neredeyse hiçbir üniversiteye danışılmamış ve masa başında matbu evrak düzenlenir gibi sezon planı yapılmıştır. Aynı zamanda Kürek Federasyonu’nda Ulusal Hakem olarak görev yaptığım ve daha önce hem kürekte hem de diğer branşlarda birçok ulusal ve uluslararası müsabaka ve organizasyonda çeşitli kademelerde görev aldığım için gönül rahatlığı ile söyleyebiliyorum, bu tavır ziyadesiyle yanlıştır. Bu sporu geliştirmek, daha çok taraftar ve sporcu kazandırmak için yapılması gereken davranışlar bunlar değildir. Bu konuyu başka bir yazıda derinlemesine anlatırız ancak özetle Üniversite takımlarına, bu sporun altyapısı konumunda olan ve Amerikan Futbolu’nun gelişimi için bir numaralı çıkış noktası olması gereken kaynağa, bu şekilde davranılmaktan acilen vazgeçilmelidir. Başka bir yazıda yine derinlemesine irdeleyeceğimiz bir konu olan “ekipman ve finansman sıkıntıları”nın ne derece ciddi boyutlara ulaştığını artık sağır sultan bile duymuş durumda. At gözlüklerini çıkarıp aksine panoramik bir bakış açısı yakalanması gerektiği aşikar. Ne zaman ki üniversite takımlarını kalkındırmak ve oyuncu yetiştirmek için ciddi kararlar alınır işte o gün “Türkiye’de Amerikan Futbolu var!” diyebiliriz. Daha olmadı, tohumun fidana dönüşmesi için yapacak çok iş var, ancak tohumun hem veriminden hem de kalitesinden benim şüphem yok.


İlk hafta maçlarına genel bakış (Üniversiteler Ligi)


Grupların oluşumuna ve takım yapılarına bakıldığında aşağı yukarı kestirebiliyorsunuz maçlar sonunda gruplardan çıkacak takımları. İlk hafta maçlarını adeta bunu ispatlar nitelikteydi. Bu iki takı çekişir dediğimiz maçlar yakın biterken, rahat kazanır diye düşündüğümüz takımların fazla zorlanmadığını gördük. İlk haftanın en çok göze çarpan skoru ODTÜ’nün geçen seneki kötü performansından sonra kendine geldiğini gösterdiği Başkent Üniversitesi maçı oldu. İzleyenler Ege – Anadolu maçının da heyecan dolu ve çok zevkli geçtiğini söylüyorlar. Hiç şüphe yok ki deplasman galibiyeti Anadolu Üniversitesi için büyük bir moral kaynağı ve avantaj oldu. Bilgi Üniversitesi’nin geçen seneki skor üretme sıkıntısını ilk maç itibariyle aştığı gözelere çarparken, Ankara maçlarındaki kısır skorlar ise defansların son derece başarılı olduğunu ortaya koymakta.

Benim izlediğim Koç Üniversitesi – Sakarya Üniversitesi maçı da yine ilk haftanın zevkli ve mücadele dolu maçlarındandı. Her iki takımın da zorlu engelleri aşarak maça çıktığını anlamak için oyuncuların ve koçların yüzüne bakmak yeterliydi. Hem maç oynayacak olmanın keyfi hem de yüzlerden akan yorgunluk maça hem ekipman hem de takım olarak hazır hale gelebilmek için çok fazla uğraşı verildiğinin ispatıydı.


Maça hızlı başlayan ve daha 5 dakika dolmadan ilk touch downı yapan takım Sakarya oldu. Ekstrayı kullanmadıkları oyundan hemen sonra QB’lerinin sakatlanması oyun planlarını bozdu. Üstüne bir de insanı yerinden sökercesine esen rüzgar eklenince pas oyunlarını yapmak imkansız hale geldi adeta. İlk çeyreğin sonunda rüzgara karşı nasıl oynaması gerektiğini bilen Koç Üniversitesi üstünlüğü ele geçirdi ve arka arkaya 4 touch down ve bir de ekstra alarak bir anda skoru 26-6’ya getirdi. Devre arasında toparlandığı gözüken Sakarya ikinci devrede çok iyi bir savunma gösterdi ve rakibin bir çok hücumunu kesmeyi başardı. İkinci yarının skoru Sakarya lehine 8-6 olurken, Koç Üniversitesi oyuncularının oynadıkça yorulduğu, Sakaryalıların ise oynadıkça açıldığı gibi bir kanaat oluştuğu kafamızda. Her iki takım da ikinci devre muhtemelen sezonu kapattıracak nitelikte 2 sakat verdi. Koç’un center’ı Emre ve Sakarya’nın line adamı Samet diz sakatlıklarıyla maçı erken bitirmek zorunda kaldılar. Her iki takımda bir kaç ufak sakatlık daha göze çarptı ancak Emre ve Samet dışındakiler gördüğümüz kadar kısa süreliydi.
Koç Üniversitesi sahasının kısa ve küçük oluşu, direklerin olmayışı ve saha zemininde yan çizgilerde direk delikleri olması olumsuz noktalar olarak göze çarparken, Koç Üniversitesi Koçu Deniz Bey başta olmak üzere Sakarya Üniversitesi’ne gösterilen misafirperverlik ve yakın ilgi herkesi mutlu etti. Sakarya Üniversitesi Yönetimi maç öncesi hakemlere ve rakibe baklava ikram ederken oluşan sıcak görüntüler bu sporun dışardan gözüktüğü kadar sert ve soğuk mizaçlı adamlar tarafından yapılmadığının bir ispatıydı.

Maçın geneline ilişkin en büyük olumsuzluk maalesef hakem yönetimiydi. Senelerdir izlediğimiz maçlarda İstanbul hakemlerinden bazılarının yönetimlerinde bir türlü standart yakalayamadığını, saha içinde hakemler arasında bile çoğu zaman kararsızlık ortamını hakim olduğunu görmüştük. Bu da öyle maçlardan biriydi. Her iki takım oyuncularının da hakem heyetine güvenlerinin sarsıldığını hissettik tavırlarından. Ev sahibi takımın hakem avantajını yine de kullandığını gördük. Belki maçın skorunu etkileyecek hatalar yapmadılar ama standart yakalamaktan uzak ve birbirleriyle çelişen kararlara şahit olduk. Tekrar etmemesini diliyoruz. Keza başa baş giden bir maçta yapılabilecek benzer hatalar takımların canını yakabileceği gibi, gereksiz baş ağrılarına da yol açabilir.


İlk yazı için bu kadar söyleyeceklerim. Umarım bundan sonra da hem Üniversiteler Ligi hem de sevdalısı olduğumuz bu sporun Türkiye’deki durumu üzerine birçok yazıda beraber olma fırsatı yakalarız.


Not: Bu yazı nfltr.com için yazılmıştır

22 Aralık 2008 Pazartesi

Cenky @ Allianz Arena

-2 Derece ve Kuru Ayaz

Bir Allianz Arena Hatırası

Bavyera’nın Deggendorf şehri Münih’e yaklaşık 110 km uzaklıkta. AB’nin sınırları kaldırmış olduğu yeni haritasında sanki 3-4 ülkenin kavşağı konumunda. Aşağıda gittiğimiz yerlerden bahsettim, uzatmadan sadede gelelim. Cuma akşamı ayak bastığımız Almanya’da Pazartesi mesaiye başlamadan önce en çok yapmak istediğim faaliyet kuşkusuz Allianz Arena’yı yerinde görmekti. Yeşil zemine ayak basacak takımların rengi ne olursa olsun orada olmak insan hayatında hele hele o ülkede yaşamıyorsa belki de bir kez ele geçecek ve kaçırılmaması gereken bir fırsattı. Daha 1 ay öncesinden araştırmaya başlamıştım Allianz Arena’daki maç programını. Bayern deplasmandaydı o hafta, Stuttgart ile oynayacaklardı ama bir Bavyera derbisi vücut bulacaktı çimlerin üzerinde, 1860 München – Nürnberg. Üstelik Allianz Arena açılışı maçını da oynayan takımlardı bunlar 30 Mayıs 2005’te. Dolayısıyla işin rengi çok farklıydı. Maç bir ezeli rekabetin sıradaki kapışması olunca acaba bilet bulabilir miyiz endişesi ile gittim Almanya’ya, keza Deggendorf’a beraber geldiğimiz arkadaşları da stada sürükleyecektim, bilet olmaması ciddi bir sorun olurdu, hatta rezalet!

Sabah 09:42 treniyle (S-Bahn yani tarifeli tren) çıktık yola. 1 saat 40 dakikalık yolculuktan sonra önce U-Bahn 2 (yani 2 nolu metro hattı) sonra Frankfurter Ring – Studenttenstadt otobüsü ve U – Bahn 6 ile Fröttmaning istasyonuna vardık, Allianz Arena istasyonu. İşin ilginci daha sabahki trende Passau şehrinden, ki bu Deggendorf’tan 30 km daha ileride, maça gitmek için yola çıkmış 3 Nürnberg 3 1860 taraftarı ile karşılaştık. Omuz omuza trende sohbet ediyorlar ve biralarını çekerek demleniyorlardı. U-Bahn 6’da ise ciddi miktarda Nürnberg’li ile seyahat ettik Fröttmaning’e kadar. Yol boyunca tezahürat ve rakiple uğraşmalar. Maça gitmeyip başka duraklarda inecek olan yolculardan bolca alkış aldılar.

Trenden indiğimizde ise yaklaşık 1-1,5 km’lik yolu yürümemiz gerekti. Her adımda biraz daha yakınlaşan o muhteşem stat kalbimizin ritmini bozdu adeta. Maç saat 2’de ve stadın dış aydınlatması yanmıyor olmasına karşın, o haliyle bile büyüleyici idi. Yürüyüş yolunda gördüğümüz enteresan manzaralardan biri vücudunun sol tarafı mavi beyaz, sağ tarafı kırmızı siyah renklerle bezenmiş olan taraftardı. Bir “efsien” bir “münşın” diye bağıran gence şaşkın gözlerle baktık ve fotoğrafını çekemedik şaşkınlıktan (FCN ve München yani).

Stadın girişine geldiğimizde saat 13:05’ti, hemen bilet gişelerine koştum telaşla. Neyse ki havanın -2 derece ve karlı olması nedeniyle taraftar stadı tam dolduramamış ve hala satılan biletler vardı. 40 €’ya sahayı yandan gören ve hemen 1. kattaki yerden 5 bilet aldık. Biletleri aldıktan sonra turnikelerde üst baş aramasından sonra bileti okutarak oradan geçmek ve tribündeki yerimiz almak sade 11 dakika sürdü, o süre de turnikede ciddi sıra olmasındandı. Sahaya ziyadesiyle yakın, görüşün çok güzel olduğu bir yerde oturma şansı yakaladık. Statta yaklaşık 60 bin kişi vardı, ki zaten stat 66 bin kişilik ve 1000 kişilik yer güvenlik gerekçeleri boş bırakıldığı halde toplam boşluk 5000! Bu Almanlar futbolu gerçekten çok seviyorlar! Oturduğumuz yer batı kanadının sonuydu. Önümüzdeki kale arkası ise güney kanadı idi ve tabii ki 1860’ın en ünlü taraftar grubu “sauffreudige” oradaydı. Çeşitli yaş gruplarından ve çoğunluğu erkeklerden oluşan taraftarlar maç öncesi ve sonrasında hiç durmadan tezahürat yapıp, Arena’yı inletecek kadar bağıran bir topluluk. Onları seyretmek tam anlamıyla bir zevkti benim için, zaten maçın yarısını falan seyredemedim itiraf etmek gerekirse, stada ve taraftarlara bakmak ve bol bol çekim yapmaktan.

Gece yağmış olan onca kara rağmen stadın giriş yolları gibi zemini de tertemizdi. Isıtma sisteminin ne derece ileri seviyede olduğunu birkaç yerde okuduğumu hatırladım yemyeşil, pürüzsüz zemini görünce. Ciddi ayaz nedeniyle maç başlamadan önce önemli bir süreyi, stadın turnikeleri sonrası sahaya girmeden önceki ara bölgede geçirdim. Birkaç 1860 şapkası, eşe dosya hatıralıklar alıp içeri girdiğimde, beraberimdeki arkadaşların statta para geçmediğini, sadece kontörlü kartların kullanıldığını keşfedip aç kaldıklarını görünce, onlara bunu önceden söylemeyi unuttuğum gerçeğiyle yüzleşip, çaktırmadan tribündeki yerime süzüldüm.

Güney tarafında 1860 fanatikleri, kuzey tarafında (kale arkası) Nürnberg taraftarı, doğu tarafında 1860 München kombine kart sahipleri bulunmaktaydı. Bizim oturduğumuz batı tribünü ise maç günü satılan biletlerin olduğu tribündü ve baştan aşağı karmakarışıktı. Nürnberg ve München’liler yan yana kolkola seyrettiler maçı bu tribünde. Ne maç sırasında ne de sonrasında ufacık bir huzursuzluk yaşanmadı. Hemen arkamda 70 yaşlarında 1860 taraftarı bir teyzemiz 8-10 yaşlarındaki torunuyla maçı izliyor, 2 koltuk ötede ise dazlak, küpeli Nürnbergliler biralarını yudumluyordu. Benzer bir manzarayı acaba bu ülkede ne zaman görürüz çok merak ediyorum.


Maç genelde tempolu geçti. İlk devre devamlı bastıran ve rakibini zorlayan Nürnberg olurken, buldukları 3. net pozisyonu Boakye ile gol yapmayı başardılar 38. dakikada. İlk yarının 180 adına zayıf halkası sağ ek Hoffmann’dı. Hatta hocası Kurz devrenin sonuna doğru bir ara onu sola aldı, ancak 2 hatasıyla rakip gol pozisyonuna girince 2. devre bu sefer oyundan aldı. Yerine giren Markus Thorandt 55. dakikada kafayla takımına 1 puan getiren golü buldu. Mücadelenin üst düzeyde olduğu, tempolu maç nasıl olduysa bir daha ciddi gol pozisyonu yaşanmadan sona erdi. 1860’ın uyuşturucu kullandığı için takımdan kovlan Berkant’ı çok aradığı, Nürnberg’in beraberliğe yatacağı söylenenler arasındaydı statta, aynen söylendiği gibi oldu.

Tribünlerin arka tarafında, stadın duvarlarını aşmadan her 10-15 metrede bir yiyecek satış alanları ve tuvaletlerin bulunduğu, tribünlerdeki tüm seyircinin bu alanlara rahatça sığabileceği bir mimari harikası. Aydınlatma sistemi mükemmel, havanın aydınlığı azalmaya başladıkça yavaş yavaş devreye girdi aydınlatmalar, tribün aydınlarmaları da takdire şayandı, hiç göz önünde değil ve yeterince. Engellilere ayrılmış bölümler tıpkı loca havasında ve hiç merdiven çıkmalarına gerek kalmadan maç izleyebilecekleri şekilde. Güvenlik görevlileri güler yüzlü ve saygılı. Az sayıda polis, sadece 4’ü atlı olmak üzere, maç boyu sadece stat dışında devriye geziyor. Herkes birbirine saygılı ve maç sonu tıpkı oyuncular gibi seyirciler de birbirlerini tebrik ediyorlar. Son düdükle yerimizden ayrılıyoruz, bütün stat yaklaşık 7 dakikada boşalıyor, 20 dakika içinde arabasız gelenler metro istasyonundan trenlere binmiş ve durağı boşaltmış oluyorlar. Son yolcu trene binmeden tüm araç sahibi taraftarlar ve taraftar otobüsleri yola çıkmış vaziyette. Maç 15:50’de sonlanıyor, 16:10’da statta sadece temizlik ve toparlanma işlerini yapan stat görevlileri var. İşte Mühendislik bu!

Gece ışıkları yanarken görememiş olsam da bu hali beni büyüledi. Sami Yen maceralarımı paylaşmıştım sizinle, yaşadığımız zulmü. O halde bugün bir adım daha ileriye gideyim. Allianz Arena bir futbol stadı ise Ali Sami Yen daracık bir kutucuk. Ali Sami Yen bir futbol stadı ise Allianz Arena bir mabet, hatta cennet!