Sayfalar

19 Ocak 2009 Pazartesi

Ekip İşi!

Mayıs ayından beri tek başına yaptığım Çoban Salata'ya başka bir katkı verenimiz de var artık. Sevgili ozhano bundan sonra özellikle Türk Futbolu ve iddaa konuları başta olmak üzere günlüğün eksik kalan sayfalarını dolduracak. Hoşgeldin tezgah başına diyor ve leziz salatalar bekliyoruz kendisinden.

Podolski Köln'de

Lukas Podolski'nin Bayern'deki sıkıntılarına dair sözler söylemiştik evvelce. Bayern için bir kayıp olacağı kesin, bu kadar genç ve potansiyelli bir yıldızı nasıl harcadılar, nasıl gitmesine izin verdiler hayret edilecek konu. Evet Podolski gitti, istikameti de kürkçü dükkanı oldu. Gelecek sezondan itibaren 4 seneliğine anlaştı Köln'le Podolski, transferin 10 milyon civarında olduğu henüz resmileşmemiş bilgi. Yetiştiği yerdi, yıldızlığa ilk adımları orada atmıştı. Artık Köln Bundesliga'nın bir takımı ve Podolski ile kuşkusuz önem ve değer kazanacaklar. Altın Çocuğun yanına bir iki katkıyla, dengelerin birbirine çok yakın olduğu Bundesliga'da kafaya bile oynayabilirler artık. Yepyeni bir sayfa açtı Podolski ve bence bu sayfanın tersinde kalan Bayern çok şey kaybetti.

18 Ocak 2009 Pazar

Kamyon Batı Yakasını Birbirine Kattı!

dwayde gereken yorumu yapmış bizim için. Hidayet'in kopardığı bir maç oldu, daha nicelerini ve Hidayet'i All-Star'da görmeyi şiddetle umuyoruz.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Lakers'a Kamyon Çarptı

Orlando'daki ilk maçı kazanan Orlando Lakers'la bu sezon (eğer NBA finali oynamazlarsa) son kez karşı karşıya geliyordu. NBA'in en çok maç kazanan, en çok sayı atan takımı, aslında Kobe'nin takımı tıklım tıklım tribünler, müdavim Jack Nicholson ve parlak traşlı Phil "The Zen Master" Jackson karşısında galibiyeti alacağından emin ve mağrurdu maçın başında. İlk 2 periyot istedikleri gibi gitmiş, Maçın ilk devrelerinde patlayan Magic sessiz kalmıştı ve maça tutunmaya çalışıyordu. Ama 2. dEvre çok farklı oldu. Çocuk Adam ya da CanaVar diye tabir ettiğimiz insan üstü varlık Dwight Howard ve kime ne zaman ne yapacağı belli olmayan serseri mayın Nelson idaresindeki Magic Kamyonu Lakers'ı ezdi geçti. Clutch time denilen maçın kopma dakikalarında oyuna daha iyi tutunan ve elleri titremeyen takım Magic oldu. Hidayet ve Nelson'ın son dakikalardaki üçlükleri ve Lakers'ı şuta mahkum bırakan Magic savunması mükemmeldi. Stan Van Gundy'nin takımı bu sabah Lakers'ı süpürdü. Kaç sezon sonra ya da ilk kez mi net bilmiyorum ama NBA Lideri Magic'in altında kaldı. Ha bu arada yeni NBA Lideri kim dersiniz? 32-8'lik derecesiyle tabii ki Magic!

MİNİ FOTORMANSI MAÇ HİKAYESİ

Hocam bi yardımcı olun adamlar üstümüze üstümüze geliyolar, bi faul bi düdük!

Babacım ne çarptı bize Allah aşkına, plakasını alan oldu mu?

Berkant Göktan Aklandı

Şu gönderimde detaylı olarak alatmışım Berkant'a bakışımı ve başına gelenleri. Adını kokainmana çıkarmışlardı Almanya'da. Kulübü de mecburen zan altında kalmamak için kapının önüne koymuştu onu. Ama şimdi öğreniyoruz ki Berkant'ın B numunesi negatif çıkmış, kokain kullanmamış Berkant. Nasıl olmuşsa 4-5 ay sürmüş B numunesinin incelenmesi. Adamın işi, saygınlığı ve adı gitmiş elinden. Şimdi Berkant ne yapar, nasıl kendini toparlar da tekrar hayata döner? Bu kadar aydır antrenman yaptıysa 15 günü daha var göze girmek için, takımlar transfer defterlerini kapamadan. Gerçi kulübü olmadığı için her zaman transfer yapabilir ama adı kkain davasına karışmış bir adamı adı Christoph olmadıkça kim alır ki! Önün açık Allah yardımcın olsun Berkant, umarım bu senin için yepyeni bir başlangıç olur ve hiç olmadığın kadar iyi bir futbolcu olursun kalan kariyerinde.

Calderon Ne Verdi Ne Aldı?

Jose Ramon Calderon'un istifası bir anda dünyanın futbol gündemini değiştirdi. Hatta belki de İspanya gündemini bile. Acaba bu istifa İspanya'daki kriz ortamında gündem değiştirmek için yapılan bir oyun mudur tıpkı Türkiye'deki gibi. Tamam tamam fazla abartıyorum, asıl konu bu değil.

Calderon 2 Temmuz 2006'da başkanlığa seçildiği günden beri Real Madrid'e ne kattı sesli düşünmek gerek yargılamak için. Yapacağım, getireceğim dediği adamlardan hangilerini getirebildi? Robben sadece. Ronaldo, Kaka ve Fabregas seçim vaattleriydi büyük dava avukatının. Üçünü de alamazken Real'e ne kattığı tartışılan Robben kurtaramadı karizmasının yerle bir olmasını. Onun üzerine "B" planlarına yöneldi. United'tan Van Nistelrooy, şikeci Juve'den Cannavaro ve Emerson'un üzerlerine balıklama atladı. Emerson'un ne yaptığı anlaşılmadı, Van Nistelrooy bir türlü çok sevilmedi, sadece Cannavaro'yu oldukça benimsedi Real tribünleri. Calderon Capello'ya dayanamadı, Schuster'i beğenmedi, kısacası hocalarıyla da pek geçinemedi. Hocanın değil de futbolcuların ağzına bakması belki de sonunu hazırlayan nedenlerdendi. Başını Raul'un çektiği takım içinde çok etkin olan Real'in abilerinin sözünden çıkmadı hiç. Türkiye'den Şükür'le karşılaştırdık hep Raul'u, hangisi kulübünde daha etkin diye. Hatta Capello'yu da Schuster'i de Raul yedi dediler. Calderon'un karizması diye bir şey kalmadı, hele bir de başkanlardan değil Teknik Direktörlerden zılgıt yemeye başlayınca iyice paspas oldu Calderon adı. Olmayan Ronaldo transferi, Bacelona'nın özüne dönüşüyle yükselişi, dğer Madridli Atletico'nun çok daha ufak bütçelerle neredeyse Real ayarına gelmesi bardağın içindeki suyu yükseltti hep. Taşmaya sebep olan son damla ise üye sahteciliği oldu. Kulüp içindeki desteğini iyice kaybeden, tekrar seçilme olasılığı gözükmeyen Calderon'un elini kuvvetlendirmek için tek seçeneği vardı; kulüpten ciddi bir bütçe alarak spektaküler transferler yapmak ve yeniden sempatiyle bakılan başkan olabilmek. Ama yemedi bu sefer, belki meslek hayatında bir çok kuruma ya da kişiye yedirmiş olabilir bu hileyi, ne Real ne de basın yemedi.

Mecburen istifa etti olay Başkan, kimilerine göre bomba Başkan. Peki ne verdi Real'e geçen bu 2,5 senede baş ağrısından başka! Futbol dünyasında yeni bir mit olacak sanırım Şampiyon hocayı kovan takımların ve başkanların düştüğü durum. Canaydın Lucescu'nun ahından çok çekmişti, Calderon'u da belki Capello'nunkiler bitirdi. Lyon neredeyse her sene Şampiyon hcasını kovuyor ama bir türlü istenen Avrupa başarısını yakalayamıyorlar. Calderon bu halkanın son örneği. Demek ki ne vermiş Calderon Real'e; sevinci bile doğru düzgün yaşanamayan bir şampiyonluk, kriz dolu bir takım, dedikodu kaynaklı bol baş ağrısı, Başkanı Teknik Direktörlerden fırça yiyen bir takımın taraftarı olma sancısı. Peki aldıkları? Sanırım bol bol ah! Tabii o arada bir çok işadamının kulüp yönetme amacı olan kirli para aklama işlerine karışmadıysa. Şimdi yerine Vekaleten Vicente Boluda geçti, 2. başkandı. Ne yapar Boluda, bekleyip göreceğiz İspanya'nın en büyük nakliyecilerinden biri olan taze Başkanın marifetlerini.

16 Ocak 2009 Cuma

Çağan Irmak - Issız Adam

İtiraf etmem gerek giden arkadaşların yorumlarından fazlaca etkilenerek filmi izlemek istemedim. Ancak dün akşam eşimin ısrarıyla istemeye istemeye gittim filme. Herkesin söylediğinin aksine filmde başından itibaren ne aşırı bir cinsellik ne de aşırı bir çıplaklık var. Çağan Irmak öylesine güzel bir işe imza atmış kifilm sizi hissettirmeden, yavaş yavaş içine alıyor ve derinden etkiliyor. Cemal Hünal gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Alper'in film ilerledikçe değişen psikolojisini çok güzel veriyor, kısacası rolünü beyazperdeden çıkartıp ete kemiğe büründürüyor. Melis Birkan'ın, ilk ciddi deneyimi olmasından diye düşünüyorum, performansı ise Hünal'ın performansının gerisinde kalsa da öyle çok sırıtmıyor. Çağan Irmak'ın yazınsal başarısını yönetmenlikle ne derece pekiştirerek sunabildiğinin başka bir ispatı bu film. Babam ve Oğlum mertebesine çok yakın bir içtenlik ve hitap edilen kitleyi genişletebilmek adına yapılmış, izleyiciyi hırpalamayan ve göze batmayan ama filme de değer katan önemli pazarlama hamleleriyle son halini almış, iyi ki de bu hali almış bir film.

Özellikle final sahnesiyle içimizde iz bırakan bu film, gözlerimizden de en azından 2 damla yaş süzülmesine neden olurken bir başka gerçeği daha öğretiyor bize: Bu filme cinsellik-çıplaklık dolu diyen insanlar aslında hayatlarını aşksız ve tutkusuz yaşamış, aşkın ve gerçekten sevmenin ne demek olduğunu hiç yaşamamış, yaşamış olsalar bile çoktan unutmuş olan insanlar.

Çağan Irmak'ı kutlamak ve yeni projelerini beklemekten başka çare bırakmıyor Issız Adam bize, ve tabii ki Cemal Hünal'ı sıkı bir takibe başlıyoruz artık.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Söyleyecek Söz Yok - NBA Rekoru

Bu adamlar çıldırdı, ası yedeği coştu, yapacak yorum bırakmıyorlar insana! Kendi rekorlarını kırıyorlar, NBA rekorlarını kırıyorlar, kırıyorlar da kırıyorlar, şimdi de NBA 3lük işsabeti rekorunu kırdılar...

13 Ocak 2009 Salı

Alexandre Aja

Az önce P2'yi seyrettim. Uzun zamandır izlencekler listemin başındaydı. Alexandre Aja filmi olması nedeniyle çok önemliydi benim için. Haute Tension'ı izlediğimde hayran olmuştum Aja'ya. Craven'la beraber imza attıkları The Hills Have Eyes'ta bayağı iyi bir iş çıkarmıştı. Mirrors'ta zaten yerimizden hoplamıştık. P2 pek sinemalarda gözükmedi, daha ziyade DVD piyasasında yer buldu kendine. Aja'nın yapımcı ve senaryo yazarı olarak imzasını koyduğu bir filmdi, yani onun çocuğuydu bu film. Hem Rachel Nichols'ün (Nichols'ü takipçileri Alias'ın son sezonundan Rachel Gibson rolünden hatırlarlar) hem de Wes Bentley'in oyunları çok beğenilmişti ve ben çatlıyordum. İzledim ve zevk aldım, izledim ve etkilendim. Aja gerçekten bu işi çok iyi biliyor. Hikaye her an her gün yaşayabileceğimiz cinsten bir hikaye, burada hiç bir şeyini anlatmıyorum filmin, izlemek isteyenlerene kötülük yapacak değilim, ama herkesin başına gelebilecek cinsten bir kabus bu. Aynısı olmaz belki ama benzerleri mümkün. Mekanlar, çekimler, oyunculuklar muazzam. Yönetmen Franck Khalfoun'u da kutlamak gerek. Haute Tension'da Jimmy rolündeydi izleyenler için. Anlaşılan o ki Aja ile yola devam edecek bundan sonra da. İlk yönetmenlik deneyimi son derece başarılı. Ayrıca filmde bir ara televizyonda haber geçen muhabir rolünde kısa bir rolü de var. Sanırım onu da eğlencelik olarak koymuşlar. Her neyse film müthiş, Aja daha 30 yaşında imza attığı bunca başarılı projeyle günümüzün Wes Craven, hatta abartalım Hitchcock'u olma yolunda ilerliyor. Ben de çekeceği her yeni filmi heyecanla bekliyorum.

Aaaa Kalli Yaşıyormuş!

Galatasaray'da ne olduğu, ne görev yaptığı tam olarak bilinmeyen, kaçsa da, istifa etse de zorla geri getirilen Futbol'da ikili ilişkiler profesörü (!) Kalli'nin nerede olduğu uzun süredir merak konusuydu. Yurt dışında maç mı izliyor, TSL'deki rakipleri mi analiz ediyor, altyapıya mı bakıyor, Skibbe'ye akıl hocalığı mı yapıyor ya da Almanya'da mı Türkiye'de mi bilinmeyen beyaz saçlı adamın kimileri ölmüş olabileceğini bile söylüyordu. biz de umudu kesmiştik açıkçası uzun süre göremeyince. Ama bugünkü Galatasaray antremanında içimiz rahatladı, Kalli yaşıyormuş! Yine eşofmanlarını çekmiş, antrenman esnasında yeşillere inmiş, Lincoln'ü bir kenara çekip 10 dk sobet etmiş! Allah razı olsun senden! Lincoln de seni bekliyordu zaten. Brezilyalı'nın performansı düşerse 2.yarıda suçlusunu da bulduk bugünden. Hangisine sevinelim bilemedim, suçluyu yakaladığımıza mı, yoksa suçlunun yaşadığına hem de aramızda olduğuna mı?

2 Hoca 2 Soru

Rafa Benitez'in adı Schuster kovulduktan sonra Real Madrid için geçmişti. Ne o bir anda bırakıp gidebildi senelerin yatırımını ne de Liverpool bıraktı onu. Real de sezon sonuna kadar Tottenham gazisi Juande Ramos'u iş başına getirdi sezon sonuna kadar. Geçtiğimiz günlerde Liverpool yönetimi ile anlaştığı açıklandı Benitez'in, imza bu hafta başında atılacaktı, ama halen resmileşen bir şey, atılan bir imza yok. Liverpool taraftarı ve yönetimi fena halede işkillenmiş vaziyette. Benitez'in hala imza atmamasının arkasındaki gerçek nedir, eğer Real çıkarsa... Soru 1: Benitez neden imzalamıyor?
Mourinho'dan sonra Grant 3-4 gömlek ufak gelmişti Chelsea'ye. Çok adama el uzattılar ama Scolari'yi çekip aldılar. Hedef kuşkusuz şampiyonluktu. Deco eklemesiyel çıktılar yola, fena da gitmiyorlardı açıkçası, ama bizdeki Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesi gibi bir şeye dönüşmüş durumda son yıllarda Manchester ile çekişmeleri. Bir de 3 fark yiyince hem de berbat bir oyun sonrasında Scolari için çanlar çalmaya başladı Stamford Bridge'de. Güven azaldı, taraftar bir farklı bakmaya başladı. Son senelerdeki en ağır mağlubiyetlerden birini tatmak kuşkusuz çok canlarını acıttı. Scolari'nin Mourinho gibi bir karizması, Mourinho gibi kredisi yok o koltukta. Artık işi çok zor, attığı her adımda dikkat etmeli, bastığı ilk çürük tahtanın altı uçurum. Soru 2: Scolari Chelsea'de sezon sonunu görür mü?

Bolton Macera Arıyor

Okocha belki de bir milattı Bolton için, spektaküler,bir hayli teknik, yetenekli ve lider oyuncu. O takımdan ayrıldıktan sonra ne benzerini bulabildiler ne yarısı kadarını. Sonraları Anelka bir esti geçti, seyir zevki verdi Bolton tribünlerine, the Reebok Stadium'u Okocha'dan sonra ayağa kaldıran ilk adamdı. İlginçtir ikisi de Fenerbahçe'den kaçarak çıkmıştı o stada. Şu sıralar gayet sönük olan Bolton Wanderers imajını yeniden ayağa kaldırmak, yeniden şahlandırmak için bir süredir bir şeyler yapma çabasındaydı yönetimleri. Sanırım gerçekten tribünleri ayaklandıracak birini buldular sonunda. Ama tribünlerin bir kısmı "Aman bu ne teknik!" diye ayağa fırlarken bir kısmı da "Aman nerden buldunuz bu uyumsuz adamı!" diye yerinden kalkacak. Bolton'un gündeminde şu anda bir dönemin transfer rekortmeni, yeni Pelesi, falan filanı Denilson var. Sao Paulo'da yetişip Real Betis'e rekor para ile gelen ama bir türlü gelişme sürecini tamamlayamayan, milli takımdan da kopmak zorunda kalıp sonrasında Fransa'yı, Suudi Arabistan'ı, Amerika'yı şöyle bir gezip tekrar kapağı Brezilya'ya Palmeiras'a atan Denilson'ın hala uluslararası pazarı olması ilginç. Bir türlü yurt dışında dikiş tutturamamış 31 yaşındaki sol ayak, tam adıyla Denilson de Oliveira Araujo Ada'ya gider mi? Kendine kalsa gider de Bolton nasıl ona güvenip parayı basar onu anlamak mümkün değil. Benim için uzak durulacak adamlar listesinde en üstlerde. Allah Bolton taraftarına sabır versin...

12 Ocak 2009 Pazartesi

Joker'e ilk Ödül Altın Küre

Oscar provası niteliğindeki Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu. Kazananlara hayırlı olsun, kazanamayanlar da şansına küssün. Benim için en önemli gelişme Heath Ledger'ın Joker rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü Tom Cruise, Ralph Fiennes, Robert Downey Jr ve P.S.Hoffmann'ın önünde almasıdır. Bu ödülü Oscar'ın habercisi olarak görüp moralli bir şekilde devam edelim yolumuza. Burda toprağın üstünde daha yapacak çok şeyi var Ledger'ın...

Hangisi Başkan, Hangisi Hoca?

Uzun süredir aklımızda olan soruydu, Alper Tezcan'ın hikayesi bizleri yeniden düşünmeye, hatta ve hatta nefret noktasına sürüklemişti. Büyük Kaptan Bülent Korkmaz, Kemik Ergün Penbe, Kral Hakan Şükür, Joker Arif Erdem en son olarak Ümit Davala ve daha nicelerine yapılanlar ne kadar adice ne kadar basit, ne kadar iğrenç hareketlerdi. Çoğunun altında hep aynı imzayı gördüğümüzü fark ettik sonra. yazık oluyor bu camiaya. Söz konusu Galatasaraysagerçekten burada vefa bir semt adından başka bir şey değil, söz konusu Galatasaraysa ne kadar hizmet ettiğinin hiç bir önemi yok, söz konusu Galatasaraysa git kim olursan ol defol git! Galatasaray'ı bu hale getirenler "En büyük Galatasaraylı benim!" diye dolaşırken, geçmişte Galatasaray aleyhine yaptıkları artık çarşaf çarşaf manşetlere gelmeli, duyulmalı, öğrenilmeli. Dün akşam Tanju Çolak maruz kaldığı terbiyesizce hareketten sonra bir kısmını açıkladı, Serhat Ulueren kendine söylenen laflardan bir pasaj verdi, Şükür saygısından susuyor ama o da artık patlama noktasında. Galatasaray manen eriyor, hem de erime en içerden başlamış, en Galatasaraylı benim diyenden, zamanında anlatılana göre Galatasaray'ın önünü tıkamaya çalışandan. Belki yalandır hepsi, düzmecedir, tertemizdir Adnan Sezgin ama Tanju gibi bir adama, adını saydığımız sayamadıımız, bu camiaya için ter akıtmış adamlara bu yapılır mı! Bunun neresi savunulur! Sorulacak 2 soru şudur o zaman:

1) Resimdekilerin hangisi Galatasaray Başkanı?

2) Resimdekilerin hangisi takımı yapıyor?

Herkes General Bu Olsa Gerek

Milan'ın Roma karşısındaki onbirinde Ronaldinho, Beckham, Kaka, Seedorf, Kaka, Pirlo, Pato bir aradaydı. Herkes general bu takımda, bana biraz bir kaç sene önceki patlak lastik "Galacticos"u hatırlattı. O bol generalli kadro şarampole yuvarlanmıştı, bakalım Gattusosuz bu generaller ne yapacak?

Topsuz Oyun, Ama Nasıl?

(Ön Bilgi: Federasyonumuzun adı hepimizin bildiği üzere Korumalı Futbol olarak tescil edildiği için bundan sonra Amerikan Futbolu yerine Korumalı Futbol olarak kullanacağım çok sevdiğimiz bu sporun adını, öncelikle onu belirteyim. Bu buluşmamızda ise genel olarak Türkiye’de Korumalı Futbol altyapısını kuvvetlendirmek ve sporu ülke geneline yaymak için neler yapılabilir konularından bahsedeceğiz.)


Korumalı Futbol’un ülke çapında bugünkü durumuna bakacak olursak aslında çok da parlak bir sahne ile karşı karşıya olmadığımız aşikârdır. TBSF bünyesinde temsil edilmeye başlanana kadar yaklaşık 15 sene boyunca gayrı resmi yollardan da olsa tutkunları tarafından yaşatılan ve tabanı genişletilen bu spor şu anda ne yazık ki mazhar olması gereken ilgiden çok uzakta. Korumalı Futbola bir şekilde bulaşmış olanlar ve bunların yakınları dışında yurt genelinde bir taraftardan ya da Korumalı Futbol izleyicisinden bahsetmek neredeyse imkânsız. Maçlar seyircisiz oynanıyor, yerel basında çok az yer bulabilse de ulusal basında gördüğü ilgi neredeyse sıfıra yakın. Bunun en büyük nedenlerinden birin federasyon kurulduğundan beri sürekli tekrarlayan yönetim değişiklikleri olduğunu daha önce belirtmiştik ama her daim bunun arkasına saklanmak çok kolay bir kaçış yolu. Yönetimler kaç kere değişirse değişsin, nevi değişmeyen uzun vadeli bir plana ihtiyaç var. Peki, bu plan neleri içermeli, yurt çapındaki düşüncelere tercüman olmak gayretiyle, hep beraber bakalım.


İlk olarak takımların yaşadıkları sıkıntıları gözden geçirecek olursak ki biraz genelden özele doğru inelim, birinci sırada maç sahası gelmekte. Ekonomik açıdan bazı kriterleri yakalamış ya da bağlı bulundukları kurumlardan (üniversiteler dersek daha doğru olacak ama kurum diyelim biz) imkanlar dahilinde gerekli desteği alan takımlar hariç her takım saha sıkıntısı yaşamakta. Kimi zaman maça günler kala sahalar bin bir güçlükle alınmakta, kimi zaman bulunan sahalar top oynanacak kalibrede olmamakta. Genel konuşmak gerekirse, her ilde takım sayısına göre mutlaka Gençlik Spor İl Müdürlükleri ve Belediyelerle işbirliğine gidilerek sadece bu sporda kullanılmak üzere ya da önceden belirlenmiş tarihlerde sadece bu spora tahsis edilmiş sahalar bulunmak durumundadır. Kulüplerimizin en iyi tabirle hali hazırda kurumsallaşma sürecinde olduğu düşünülecek olunursa, Federasyon’un bu noktada üstlenmesi gereken önemli bir rol bulunmaktadır.


İkinci bir sorun ise ekipman ve finans sorunudur hiç şüphesiz. Bugün herhangi ekibin deplasmana gidiş gelişi, hele bir de o deplasmanda en az bir gece konaklamak gerekiyorsa, hiç de azımsanamayacak bir maliyettir. Bir de ister içerde ister dışarıda olsun maçlara çıkabilmek, bu sporu yapabilmek için gereken ekipmanların tam takım olma zorunluluğu var ki, bu hem sağlık hem de kurallar açısından vazgeçilemeyecek bir zorunluluktur, belli bir ömrü olan ekipmanların her sene belli oranlarda yenilenmesi veya tamiratını gerektirmektedir. Seyircisi olmayan, herhangi bir gelir kaynağı bulunmayan kulüplerimizin bu giderleri karşılaması için tek yol bir şekilde sponsor veya sponsorlar bulmaktır. Sponsorluk çalışmaları yapılırken de kuşkusuz en önemli sıkıntı yine sporun yurt çapında tanınmıyor olmasıdır. İdareciler olarak belki 1-2 kez kişisel ilişkilerinizi kullanarak destek alabilirsiniz ama sonunda ciddi bir başarı elde edemez ya da isminizi duyuracak bir yere gelemezseniz bir daha o destekleri de bulamazsınız. Böylesine çetrefilli ve zor şartlar altında kulüpler yaşatılmaya çalışılırken şüphesiz oyuncuların sevdası ve özverisi devamlılığı sağlamaktadır. Oyuncuların, antrenörlerin kendi ceplerinden verdikleri paralar olmasa birçok kulüp kapısına kilit vuracak noktaya gelecektir. Bazı kulüplerin liglerde miladı dolan ekipmanlarını yenileyemediği, bazılarının hiç ekipman alamadığı için mücadele edemediğini hepimiz bilmekteyiz.


Kulüplerin bu 2 ana sorunu dışında kalan antrenman sahası, forma v.b. sorunlarına hiç girmiyorum açıkçası. Bunları detay olarak görelim, bir şekilde antrenman yapılır, bir şekilde forma yaptırılır ama o takımlar maç oynayacak saha bulamaz, ekipman giyemez, deplasmana gidemezse işte o zaman bu detaylar üzerinde boşa konuşmuş oluruz. Bu noktada yeni Başkan Sayın Kömürcü’nün büyük takımlara ve kurumlara branş açmaları için davette bulunması önemli bir açılımdır kuşkusuz, ancak yurt genelinde bu sporu yaygınlaştıralım, sevdirelim derken dikmeye çalıştığımız binanın temeline de dikkat etmek gerekir. O binanın temeli de bu sporun yapılabilmesi için elzem olan antrenörler ve hakemlerdir. Şu anda benim bildiğim herhangi bir resmi kayıt yok faal olarak çalışan antrenör sayısı ile ilgili. Denilebilir ki her takımın başında mutlaka bir çalıştırıcı vardır, vardır da bunların eğitimi, antrenörlük kademeleri nedir onu bilmek gerektir esasında. Son 1,5 senede açılan antrenörlük kursu sadece 1 tane o da Ankara’da açılmış ve I. Kademe antrenörlük kursu. 2 senedir faal olarak içinde bulunduğum bu branşta bu dönemde açılan benim hatırladığım hakem kursu sayısı ise 1. Görüldüğü üzere hem antrenör hem de hakem sayısı olarak ciddi bir sıkıntı söz konusu. Örneğin bu sezon İstanbul’da faal hakemlerin (ya da maçlarda görev alan hakem diyelim) sadece 15 civarında kaldığını görmekteyiz. Hem Üniversiteler Ligi hem Kulüpler Ligi derken hakemlerin de çok yorulduğunu ve zaten çok da yüksek olmayan karar-yönetim standardının iyice düştüğünü izlediğimiz maçlarda görmekte, izleyemediklerimizde ise duymaktayız.


Eğer bir şekilde bu spor yaygın hale getirilecek, hatta ve hatta köklü kulüpler ve kurumların katılımı sağlanacaksa ilk yapılması gereken faal hakem sayısının ve bunların yönetim kalitesinin arttırılmaya çalışılması ile birlikte ivedilikle antrenör sayısının yukarı çekilerek mevcut takımlara teknik manada esneklik kazandırılmasıdır. Hakem ve antrenör kursları sadece Ankara ya da İstanbul’da açılmamalı, kurs sayısı arttırılırken farklı illere mutlaka ulaşılmalıdır. Aksi takdirde sağlam olmayan temeller üzerine inşa edeceğimiz çok sevdiğimiz sporumuz, ilk sarsıntıda yıkılır ve hepimiz altında kalırız, bir daha toparlanmamız da pek kolay olmaz.


Bu düşüncelerle birlikte özet olarak Federasyonun Korumalı Futbolu tanıtma ve yaygılaştırma çabalarını takdir ederken, bu işe girmeden önce altyapımızın ve mevcut kulüplerin idari, teknik ve finansal yapısının sağlamlaştırması ihtiyacının unutulmaması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi, uzun vadeli planların yapılma aşamasında ise önceki yönetimlerin yaptığı gibi başına buyruk ve ben yaptım oldum tarzında yaklaşımlardan kurtulunmalı ve ileriye dönük yapılacak her hareket mutlaka ve mutlaka Kulüp ve Üniversite takımlarının bir araya getirildiği platformlarda hep birlikte karara bağlanmalıdır. Yoksa tıpkı bu sene olduğu gibi birçok takımın canı yanar ve Federasyon ile kulüpler-takımlar arasındaki bağ gitgide zayıflar. Sorunları aşmak için tek yol camianın bir bütün olarak hareket etmesidir.


Üniversiteler Ligi 2. Hafta Maçlarına Genel Bakış


2. grupta geçen senenin başarılı takımlarından Ankara Üniversitesi’nin 2. maçından da mağlubiyetle ayrılması grubu şekillendirmiş oldu. Gerçi buna pek mağlubiyetle ayrılmak da diyemeyiz ya orası da üzerinde durulması gereken başka bir konu. İlk hafta Bilkent’e kaybeden Ankara Üniversitesinin Hacettepe maçına çıkmama ya da maçın oynanmama sebebini bilemiyoruz ama bu sonuç 2 maçta, topa dokunmadan Hacettepe’nin 2 hükmen galibiyetle gruptan çıkmasını sağlamış oldu. Geçen senenin finalisti olan takımın her ne kadar çeyrek final oynayacak olsa da maç yapmamış olması kendileri için büyük bir dezavantaj oluşturacak. Keza Ankara ve Selçuk Üniversitesi maçlarını oynayarak kazanan ve defansif direncini de ispatlayan Bilkent zaten sezon içinde çok az maç oynanan ligde bir adım önde diyebiliriz. Bunu derken Üniversite Ligi’nden kaç oyuncunun kulüpler Ligi’nde Hacettepe forması giydiğini net olarak bilmediğimizi de hesaba katmak gerek.


4 takımlı diğer bir grup olan 3. grupta ise işler bir hayli karışık. 2. maçında deplasmanda Anadolu Üniversitesi’ni mağlup ederken Koç Üniversitesi bir hayli zorlandı. Üçüncü çeyrekte 26-0 öne geçtikleri maçta rakibin 26 numaralı HB’ini (ki yanlış bilmiyorsak Göksel Tuna) durduramayınca bir anda oyun 26-20’ye geldi. Tek başına takımını taşıyan Göksel’i en azından bir süreliğine durduran ve bir de defansif touch down alan Koç Üniversitesi maçtan da 40-28 galip ayrılarak liderliğini sürdürdü. Ancak grubun sürpriz sonucu Sakarya’dan geldi. Ege Üniversitesi bir pas oyunu bir de interception ile daha 2. çeyrek bitmeden bulduğu 12 sayıyı maç sonuna kadar dirayetli bir defans örneği göstererek korumayı başardı ve rakibin tek touch down’ına izin vererek deplasmandan 12-6’lık bir galibiyetle döndü. Takım olarak dirençli bir görüntü veren Ege Üniversitesi bu sonuçla bir anda grup liderliğine aday oldu. Bu maçın en ilgi çekici yanı maçı Sakarya Üniversitesi Genel Sekreteri ve 100 civarındaki taraftarın izlemeye gelmesiydi. Bu da gösteriyor ki en azından Sakarya’da Korumalı Futbola sahip çıkılmaya başlanmış vaziyette. Bu sonuçlarla karışan 3. grupta son maçlarda Ege Koç’u, Anadolu Sakarya’yı yenerse Sakarya haricindeki 3 takım grup liderliği ve 2.lik için 3’lü averaja kalacaklar. Benzer şekilde Koç Ege’yi, Sakarya da Anadolu’yu yenerse bu sefer grup 2.liğini Koç dışındaki takımlar için 3’lü averaj belirleyecek. Ege’nin mağlubiyeti ve Anadolu’nun galibiyetinde ise Anadolu Üniversitesi grubu 2. olarak bitirecek. Tüm gruplar içinde en heyecanlı tablolardan biri.


1. grupta Atılım Üniversitesi 2. maçını da farklı kaybederek gruptan çıkma şansını mucizelere bıraktı. Atılım’ı yenen Başkent Üniversitesi ise ilk haftadaki ODTÜ mağlubiyetinin acısını çıkarmış oldu. Geçen sezona göre toparlanmış gözüken ODTÜ’nün Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni 19-14 yendiği maçı izleyenler çok zevkli ve centilmence bir mücadele olduğunu, hakemlerin herhangi bir önemli hataya imza atmadan maçı yönettiklerini anlattılar. Gözüken o ki özlenen ODTÜ geri dönüyor. Bu grupta bu hafta bay çeken Gazi, ilk galibiyetini alan Başkent ve eskiye dönen ODTÜ ilk 2’yi zorlayacak takımlar olarak gözükmekte. Doğu Akdeniz Üniversitesi ise rakiplerine sürpriz yapabilecek takım rolünde.


Tam anlamıyla İstanbul grubu denebilecek 4. grupta ilk hafta Sabancı Üniversitesi’ne fark yapan Boğaziçi’nin kendi sahasında ilk hafta Bilgi Üniversitesi’nden fark yiyen Yeditepe’den fark yemesi oldukça ilgi çekiciydi. Boğaziçi’nden fark yiyen Sabancı’nın ise ilk maçına çıkan İTÜ’ye fark atması da göze çarpan bir sonuç oldu. Bu skorlarla İTÜ dışındaki takımların hepsi almış oldukları birer galibiyetle şanslarını sürdürmüş oldular.


Üniversiteler Ligi’nde geride kalan 2 hafta gösterdi ki, Üniversite takımları için Korumalı Futbol gerçekten bir “jenerasyon” işi. Korumalı futbola oyuncu yetiştirmek asla kolay değil, bir oyuncunun “olması”, bu sporla çoğunlukla üniversitede tanıştıkları için, en az 1-2 sene alıyor (o da yetenekli ise ve çok çalışıyorsa). Üniversite hayatı da en kötü şartlarda (öğrenci için) 7 sene sürdüğü için mutlaka 2-3 senede bir takımların güç dengeleri değişiyor. Takım sayısı fazla olmasına karşın yapılan maç sayısının çok az olması oyuncu gelişimini ve takım dengelerini son derece olumsuz etkiliyor. Bu nedenle Üniversiteler Ligi’nin oluşumu – formatı, Federasyon ile üniversite takımlarının en kısa zamanda bir araya gelip mutlak suretle yeniden düzenlenmesi gereken bir konudur.


En yakın zamanda tekrar görüşmek üzere.


Sevgilerimle…

Buldozer


Söylenecek çok şey var asıl olarak bu yükselişe ama şimdilik bu güzel oyunun ve bulunulan yerin keyfini çıkaralım ve şunla idare edelim "Boynuz kulağı geçti!".

11 Ocak 2009 Pazar

Takaslar Yolda!

Şubat ayı yaklaştıkça NBA takımlarının hedefleri doğrultusunda takas hevesleri depreşir. Yine piyasa hareketli yine dedikodular dorukta. Bir kaçı aşağıda:

* 3'lü takasta Dallas Raymond Felton'ı, Charlotte Desagana Diop ve Earl Watson'ı, ;Oklahoma City'i de nakit parayı ve draft haklarını alıyor.

* Eddy Curry Shawn Marion Takası yeniden gündemde.

* Oden'in biricik oyun kurucusu Conley'in Portlad'a takas ihtimali yeniden alevlenmiş gibi. Travis Outlaw ve Sergio Rodriguez pakette adı geçenler.

* Bucks oyuncuları Villanueva ve Ramon Sessions'a talip çok! Memphis Conley'i bu oyuncular için Bucks'a da verebilir.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Magic Fırtınası

İlk periyotta 41 sayı, ilk devre sonunda 38 sayı fark, en fazla oynayan ilk 5 oyuncusu 25 dk oyunda kalmış, 34 sayı farkla bitmiş bir maç. Bunca senedir bir geçen Chicago maçını izlerken inanılmaz uykum gelmişti (o maçta da 30 sayı fark vardı ilk devrede) bir de bu maçta zor durdum. Daha ilk çeyrekte indirdi tokadı Magic, müthiş bir takım oyunu ve inanılmaz bir şut yüzdesi. Magic bugün itibariyle Boston'un da üzerinde. Doğu Konferansı'nda işler karışıyor, mütkiş bir takım olam Magic durmadan tırmanıyor. Maç yorumu falan da yapmıyorum, keza böyle maça yorum yapılmaz, 2 boksör arasında bu kadar siklet farkı olursa nakavt çekinilmezdir.

9 Ocak 2009 Cuma

City'nin Arapları Kafayı Yemiş

Bu adamlar hakikaten zevkle izlediğimiz oyundaki tüm dengeleri bozmak ve zevkimizin içine etmek için gizli güçler tarafından salınmış futbol endüstrisine. Abramovich'e söylediğim tüm sözleri geri alıyor "Meğer sen ne mülayim bir insanmışsın be Roman biraderim!" demek istiyorum. Zarate kim! Siz kimsiniz! Allah sizi bildiği gibi yapsın! Gidin bir hayır hasenat bi şey yapın bre deyyuslar! Alın okuyun Allah aşkına mantık var mı bu heriflerde!

Yusuf Şimşek Transferinin Kazananları - Kaybedenleri


Yusuf 1975 doğumlu, teknik, ayaklarına hakim ancak nispeten güçsüz bir oyuncu. Özel yaşamına son bir kaç senede dikkat ederek futbolu artık ciddi bir iş olarak görmeye başlaması ile (bunlar kendi sözleridir) kıymetini katlayan bir orta alan oyuncusu. Oyun içindeki parlamaları ile bir takımı şahlandırabilecek niteliklere sahip, ancak artık 34 yaşında. Oyunun her geçen gün sertleştiği ve daha fazla koşarak oynandığı bir ortamda belki defans ve forvet hattında Yusuf fiziği ve yaşında bir oyuncu iş yapabilir ama ya orta sahada? Çok fazla koşmayan ama yer tutmasını bilen, defansa fazla yardım etmeyen ama pas atmasını bilen, kariyerinde artık fazla gideceği yol kalmamış bu oyuncuyu Beşiktaş taşıyabilecek mi? Diğer 10 arkadaşı Yusuf'un açıklarını kapamak için o kadar koşacak mı? Beşiktaş'ta Yusuf'un özelliklerine sahip ve hatta ondan daha fazla koşan bir orta saha oyuncusu zaten yok muydu?

Bursaspor Yusuf'u Trabzonspor'a satsa alacağı isimler Ergin ve Adnan olacaktı. Her ikisi de çok uzun süredir kenarda bekleyen ve en azından 1,5 senedir neredeyse hiç maç tecrübesi ve temposu olmayan adamlar. Adnan orta saha, Ergin forvet oyuncusu ve yeteneklerinin sınırlı olduğunu, ama takım oyuncusu olarak iş yapabileceklerini biliyoruz. İlaveten para da alınacaktı tabi ama benzer şekilde Beşiktaş da para verdiği için o konuya değinmeyelim.

Öte yandan Bursaspor Yusuf'u Beşiktaş'a satma kararı aldı ve karşılığında aldığı isimler Aydın Karabulut ile Tuna Üzümcü oldu. Tuna'nın SüperLig tecrübesinin ve kalitesinin ne olduğunu az çok izleyen herkes bilir. Beşiktaş'ta önce sakatlık sonra da oturmuş kadro dolayısıyla forma bulamayınca kolayca gözden çıkarılmıştı zaten. İyi bir savunmacı, duran toplarda gol tehlikesi yaratabilecek niteliğe de sahip hızlı bir kesici. Aydın Karabulut ise özellikle geçen sezon Ertuğrul Sağlam yönetiminde Beşiktaş'ın altyapı ürünü olarak sahne almış, Ümit Milli takımda A Milli takıma hazırlaan isimler arasında bulunan, Türkiye'de pek yetişmeyen sol kanat oyuncularının ender bir örneği. Sakatlığı nedeniyle takımdan uzak kalsa da iyileştiğinde yine çok önemli bir değer.

Bu transfer gerçekleşse Trabzon iki oynamayan adam yerine takıma önemli bir alternatif (!) kazandırmış olacaktı bu sezon şampiyonluk yolunda. Ama Yusuf artık Beşiktaş'ta, özetle kazanan ve kaybedenlere bakalım:

Bursaspor: Biri çok yetenekli 2 önemi oyuncu kazandı, hem de eksik olan mevkilerine. Ayrıca bir miktar da nakit para alıyorlar.

Beşiktaş: Biri çok yetenekli diğeri sağlam bir alternatif olan 2 genç oyuncuyu kaybederken, yerlerine 34 yaşında, oynadığı mevkiide zaten mevcutlar olan, fizik sorunlu, topu ayağında isteyen bir oyuncu aldılar. Üzerine bir de para verdiler.

Trabzonspor: Kadro yapılarında stepne görevi görebilecek iyi bir alternatiften oldular. O oyuncuya karşılık göndermeyi düşündükleri adamları takımdan soğuttular.

Trabzonspor biraz kaybetti, Beşiktaş kaybetti, Bursapor ise çok şey kazandı bu transferden.

8 Ocak 2009 Perşembe

Transfer Martavalları

Bugün ismi lazım değil bir gazetemiz Blackburn'ün golcüsü Roque Santa Cruz'u Galatasaray'a getiriyordu. İşin 10 milyon Euro'ya bitebileceği söyleniyordu haberde. Daha önce de Galatasaray'ın istediği ancak yüksek bonservisi nedeniyle vazgeçildiği de ayrıntılar arasındaydı. O yüksek bonservis yaklaşık 4 milyon € idi, hani Galatasaray'ın veremediği para. Şimdi ise10 milyona bitecekmiş iş, vay be! O zaman şu haberi de kapak yapsın o haberi hazırlayan saygıdeğer basın mensubu kendisine:

Rovers, Santa Cruz için Manchester City'nin yaptığı 13,5 milyon €'dan fazla bir teklifi reddeti! (Kaynak: Soccernet - Mark Hughes'un bizzatihi kendisinin açıklaması)

Transfer martavalları son hızı ile sürüyor, sporseverler bunalıyor...

Örnek İnsan - Örnek Sporcu

Sevilla Deportivo maçında takımının 2.golünü attıktan sonra Frederic Omar Kanoute'nin tüm dünyaya verdiği mesaj.

Fenerbahçe Denizi'nde Kaybolanlar

Mahmut Hanefi Erdoğdu
Sakaryaspor'dan Geldi şu an Diyarbakırspor Oyuncusu

Tufan Apaydın
İzmirspor'dan geldi şu an Rize Pazarspor'da oynuyor

Serkan Özsoy
Altyapı'dan geldi şu an Boluspor'da oynuyor

Tarık Daşgün
Gençlerbirliği'nden geldi en son Bingöl Belediyespor'da oynuyordu.
Bu sezon herhangi bir takımla kontrat yapmadı.

Karışan Doğu Konferansı

Boston'ın son dönemdeki form düşüklüğü, Lebron James'in eksiklere rağmen sırtladığı Cleveland ve çok sert bir takım olan Orlando Doğu Konferansı'nın tepesinde birbirlerine girmiş konumdalar. 3 takımı sadece 1 galibiyet ayırıyor. Eğer Boston yakında toparlanamaz ve Cleveland ile Orlando istikrarı sezona yayarlarsa sezon sonunda çok farklı bir tablo ile karşılaşır Basketbolseverler. Buarada 4.-5. sıra Atlanta-Detroit rekabetinin sezon boyu süreceğini ve 6-14.sıralar arasındaki her takımın play-off namzeti olduğunu söylemeye sanırım gerek bile yok. Bilen bilir Doğu Konferansında senelerdir 7. ve 8. sıralar %50'li aşamayan takımlara play-off bileti verir.

Dirilen Orlando - Silkinen Hidayet



Son Toronto maçında Orlando'nun pek de beklemediği bir tokat yediğini söylemiştik. Miami maçında oldukça zorlanan, Toronto'ya kaybeden Orlando'nun zayıf halkası Hidayet olarak öne çıkmıştı. Bu iki maçta sadece 26'da 5 şut atarak 8 sayı ortalama ile oynayıp vasat bir hücum görüntüsü çizmişti. Tabii 6,5 ribaunt ve 5 asist ortalamalarını da katarsak sadece şut anlamında sıkıntısı olduğu gözüküyor. Ancak içerdeki Washington ve dışardaki Atlanta galibiyetlerinde yakaladığı 22 sayı 6 ribaunt 7,5 asist ortalamalarıyla geçen seneki spektaküler performansından adeta pasajlar sundu bize. Yine çok iyi şut attığı söylenemese de cesaretli olup içeriye dalışlarıyla bir çok serbest atış kulanmış olması, kendine farklı çıkış noktaları yaratmak için hep düşündüğünü ispatlar nitelikte. Öte yandan Howard, Lewis ve Nelson'ın belli bir istikrar dahilinde oyunlar çıkarması Orlando'nun aşağıya çekilememesini sağlıyor. Washigton'ın içler acısı durumunun bu sezon pek düzeleceği yok, 20 galibiyet yapabilirse öüp başlarına koymaları gerek. atlana ise ligin evde en çok kazanan takımlarından biri ama Orlando tam analamıyla bir deplesman takımı olduğunu göstermiş oldu bu galibiyetle. Özellikle Mike Bibby'nin takıma katılmasıyla çok önemi bir takım haline gelen Atlanta'nın bu sezon 2. turu zorlayacağını düşünüyorum. Hatta biraz daha iddialı konuşayım, sezonu 4 ya da 5. bitirirlerse 2. tura çıkarlar.

Orlando açısından bu iki maçtaki en önemli gelişme kuşkusuz Bogans'ın bir anda ortadan kaybolmasıydı.Takım Olmak yazımda Stan Van Gundy ile şiddetli bir tatışma yaşadıklarını anlatmıştım. Sanırım onun neticesinde bir anda kenara alınıverdi, her ne kadar sağ bileği burkulmuş falan diye söylense de bundan sonra kolay kolay ciddi süreleralamaz bir dönem. Bu da Van Gundy disiplinin bir nişanesi olsun.

6 Ocak 2009 Salı

Servet Çetin

Servet Çetin'in son yıllarda çok fazla çalışıp kendisini fazlasıyla geliştirdiğini hepimiz biliyoruz. Dört yıl önceki Servet ile bugünkü Servet arasında dağlar değil adeta kıtalar kadar fark var. Artık Milli takımın önemli ismi, Galatasaray savunmasının en önde geleni. Peki Servet'in talibi varken, üstelik Servet ciddi para ederken, hem de bir de Servet mutlaka yurtdışında oynamak istiyorum derken Servet satılmalı mı, yoksa takımda mı tutulmalı? Galatasaray'a katkısı tartışılamaz, Song'un ve Tomas'ın takımdan gönderilmesinde 1. etken olduğunun kimse aksini söylemeyez, ancak bu kadar gitmek isterken ve talibi de varken takımda kalması doğru mu? Hasan Şaş'ı hatırlıyorum, Dünya Kupası sonrasında bir çok talibi çıkmış fiyatı 10 milyonlara gelmiş ancak "Hasan bizim değerimizdir, evladımızdır." türünde laflarla gönderimemişti. Sonrasında sadece Gerets'li şampiyonluk sezonunda bir parlayıverdiğini ama onun dışında hep kayıp olduğunu hatırlıyoruz Hasan'ın. Benzer örnek çok, klasik olarak Türk sporcusunun yeterince profesyonel olmaması konur hep ortaya. Bu söylevden ben de sıkılmış olsam da merak ediyorum acaba Servet yeterince profesyonel olabilecek mi bu konuda. 2002'de Hasan'ın yerine konacak adamlar vardı takımda, sol kanat opsiyonları mevcuttu. Satılmayan Hasan sonra sağ kanat oldu, forvet arkası oldu, sağ beklik bile yaptı. Neticesi kaybettik hem Hasan'ı hem de Hasan'ın uluslararası bir yıldız olma ihtimalini. Şimdi acaba Servet'te bir benzerini yaşar mıyız. Bugün Servet satılsa sağlıklı bir Emre Güngör dünya işini görür Servet'in, Emre Aşık stepnelik yapar çift stopere. Gençler de var arkadan gelen. Değeri tavan yapmışken satmak mı Servet'i, yoksa evladımızdır, lazımdır deyip belki biraz mübalağa ama hem şampiyonluktan hem de paradan olmak mı, üstelik Servet'in kariyerini geliştirmesine izin vermeden ona hakızlık ederek. Her şeyi çok iyi bilen Galatasaray Yönetimi bakalım hangi karara imza atacak.

Takım Olmak

Merhabalar Sevgili Orlando Magic Dostları…

Magic 26-8’lik derecesiyle şu anda Güneydoğu Grubu lideri Konferans 3.sü ve Lig 4.sü konumunda. Bulunulan nokta ve galibiyet – mağlubiyet oranı oldukça tatmin edici görünüyor. 34 maçta elde edilen %76,5 seviyesindeki bir oran 82 maç sonunda 63-19’a tekabül eder ki bu gerçekleşirse Orlando Magic tarihinin en büyük normal sezon başarısı olur. 20 senelik lig serüveninde Magic sadece 1 kez 60 galibiyete imza atabilmişti o da 95 senesindeki finallerin ardından yaşanan sezondu ve konferans yarı finallerinde Chicago’ya süpürülerek tamamlamıştık sonrasındaki play-off macerasını. Geçen sezon Van Gundy yönetiminde 12 sezon sonra ilk kez 50 galibiyet üzerine çıkan ve 52-30’luk derecesiyle konferans 3.sü olan Magic için 63 galibiyet hayal ve arzusu çok da ütopik değil. Her ne kadar ulu insan, örnek alınası basketbolcu Kevin Garnett’in geçenlerde söylediği gibi “Normal sezonda ne kadar muhteşem işlere imza atarsanız atın play-off’larda aynısını yapıp yapamayacağınız önemlidir.” Peki Magic hem normal sezonda tarihinin en büyük başarısını yakalayıp hem de normal sezondan sonra play-off defterinde önemli bir iz bırakabilir mi? Hep beraber bu sorunun cevabını bulmaya çalışalım.

Kadro Yapısı

Bir takım için kadro yapısı dezavantaj da olabilir büyük bir avantaj da. Ancak Orlando Magic kadro yapısındaki dezavantajlarından avantajlar çıkarmasını bilen bir takım koçu sayesinde. Milyon kere övdüğüm Stan “The Man” Van Gundy için daha fazla methiyeler düzmeyeceğim. Sadece takımı yakından takip edenlere sormak istiyorum, şu kadro Brian Hill’in eline verilseydi Orlando’nun durumu nice olurdu? Derler ya “söylediklerinizi duyar gibiyim!”. Dışarıdan objektif bir gözle, takıma kağıt üzerinde bakıldığında oyun kurucu mevkisinde 2 dengesiz adam, 2 numarada biri belli kalıpların oyuncusu, biri önceki takımında hep istikrarsız süreler almış ancak kendi ülke milli takımının önemli güçlerinden (Arroyo da bu kalıbın oyuncusuydu), diğer ikisi NCAA’in saygı duyulan ama ligde biri 2 sene geçirmiş olmasına karşın hala çaylak sayılabilecek diğeri gerçekten çaylak olan 4 oyuncu, kısa forvette birkaç pozisyonu oynayabilen ve her ikisi de çok potansiyelli 2 yıldız, 4 numarada 1 seneyi aşkın süredir topa dokunmamış bir veteran ve 5 numarada ligin belki de dünyanın aktif oyuncular arasındaki en dominant pivotu ve arkasında biri kariyerinin sonunda biri başında iki düşük potansiyelli isim. Dengesiz ve ne yapacağı pek kestirilemeyen bir kadro. Ancak işini kendinden vererek yapan bir koçun elinde değer kazanacak bir yapı.

Bu tabloya bakarak geçen sezondan ayrılanları da düşününce 52 galibiyetin bile yakalanmayacağını düşünenler bir hayli çok oldu. Hatta büyük ihtimalle sezon sonunda opsiyonunu kullanarak serbest kalacak olan Hidayet’in, değeri hazır tavan yapmışken, yanına birkaç isim daha eklenerek takas edilmesinin şart olduğu, yerine iyi bir dört numara ve bir oyun kurucu almanın Allah’ın emri olduğu iddia edildi. Ancak bu kadar konuşulmasına rağmen GM Smith ve Van Gundy adeta takımın üçlü sacayağı konumundaki Howard – Lewis – Türkoğlu triosuna dokunmamayı tercih ettiler. NBA Live oynayanlar bilirler, sezon modunda takım kimyası diye bir değişken vardır ve takım bir arada oynadıkça, roller beli olup top paylaşıldıkça takım kimyası ibresi %100’lere doğru yaklaşır. Ciddi sakatlık ya da takım içi çok büyük bir kavga olmadıkça, bu üçlüye ister istemez eklenmiş olan Nelson da dahil olmak üzere, Orlando’da oturan ve her geçen gün bağları daha da sıkılaşan bir takım kimyası mevcut. Bazen organ nakillerinde, kan grubu ve dokular tutsa da vücut yeni organı reddeder, o zaman eski ve hasarlı organı tedavi etmek için uğraşmadığınıza pişman olursunuz, işte Smith ve Van Gundy bundan korkmuştur. Daha Lewis yeni girmişken bir başka nakli kaldıramayabilirdi bu vücut. Zaten Hidayet’i takas edin deyip de çok mantıklı bir öneriyle gelen de olmadı, ötesinde Hidayet hakkında tek bir senaryo bile üretilmedi. Bu gelişmeler ve düşünceler ışığında Magic’in hedefinin takımın kimyasını bozmadan bu sezon bir yerlere ulaşabilmek olduğunu anlamak çok da zor değildi açıkçası.

Daha subjektif ve Magic’i tanıyan bir gözle bakıldığında, aslında oyun şekline yatkın bir kadro yapısı olduğu, eksilerin de takım içi ufak yer değişiklikleri ile üzerinin örtülebileceğini düşünmek pek de yanlış olmasa gerek.

Peki Oyuncular?

Nelson’la bu yaz boyunca ciddi ciddi konuşulduğu, onun da kendini geliştirebilmek için senelerdir ilk kez çaba gösterdiği ve “NCAA’de yılın oyuncusu – büyük yıldız” formatından çıkarak takım oyuncusu olması gerektiğini anladığını görmeye başladık. Gerçi hala bana pek doğru gelmese de Nelson’a gösterilen aşırı güvenin, şu an için 2. bir seçeneğimiz yok, ve geçen sezon başında imzaladığı uzun süreli kontratın da Nelson’ın kafasını bir hayli rahatlattığını söylememiz gerek.

Lewis için geçen sezonun bir uyum devresi, vücuda intikal evresi olduğunu düşünüp bu sezon için kendisinden fazlaca umutlanmıştık. O da umutlarımızı boşa çıkarmadı, daha istikralı ve kendinden emin oyunuyla bu sezon iyice ağırlığını hissettirmeye başladı. %41,4’lük üçlük yüzdesiyle şu ana kadar tam 103 isabetli üçlük bularak bu alanda açık ara lig lideri haline geldi. Geçen sezona göre neredeyse tüm istatistiklerini yukarıya çeken Lewis artık takımın gerçekten 118 milyonluk oyuncusu konumunda. Daha fazla sorumluluk alıyor, gerektiğinde adeta galibiyet için kavga ediyor.

Hidayet geçen sezon takımdaki top kullanan oyuncu eksiliği nedeniyle ulaştığı yüksek skorları belki bu sene tekrarlayamıyor ama hala takımın yaması konumunda. Bütün sezonu aynı performansta oynamak mümkün değil. Bu sezon da birkaç maç çok kötü hücum performansları sergilemesine karşın Hidayet maçlardan kopmayarak, savunmaya yoğunlaşarak, arkadaşlarını oynatmaya çalışarak şut sokamadığı günlerde bile faydalı olmaya devam ediyor.

Howard ise son dönemde faul yüzdesini geliştirmeye çalışırken, şut atamamaya devam ediyor. Tüm basketbol kariyerini pota altında, milletin üzerinden smaç basarak geçirmiş bir adam için gerçekten çok zor bir süreç şut atması gerektiği bilincine ulaşmak. Ayak oyunlarında hızlandığını ve vücut hareketleri repertuarını geliştirdiğini gördük özellikle bu sezonda. Bu noktada Patrick Ewing’e ne kadar övgü sıralasak az gelir (Mustafa’ya selam olsun!).

Bogans’ın Pietrus geldikten sonra gerek sakatlıklar gerekse sürekli değişen rolü nedeniyle birçok açıdan katkısında düşme var. Son Toronto maçında Van Gundy ile yüksek sesle tartıştığına da şahit olunca bu sezonun onun için Orlando’daki son sezon olacağını iden iyiye düşünmeye başladım. Keza Pietrus önce parmağı, sonra da eli kırılana kadar çok tatmin edici hücum ve savunma performansları sergilemiş, Bogans iyice gözden düşmüştü. Pietrus kaybından sonra Van Gundy’nin özellikle Lee başta olmak üzere Redick’i de rotasyona katıp Bogans’ın süre ve sorumluluğunu kısması, kendisini hiç gülmeyen ve devamlı sinirli ifadelerle görmemize neden oldu. Dediğim gibi belki de Toronto maçı Bogans için patlama noktasıydı.

Pietrus’un çok faydalı olduğunu söyledik. Atletik yapısıyla 3 numarada da sırıtmaması ve hem hızlı hücuma koşabilmesi hem de set oyunlarında çabuk yer değiştirebilmesi Magic hücumlarına zenginli getirmiş oldu. Kuvveti ve takipçiliği ile de çoğu zaman savunmada büyük katkı verdi. Kısacası Pietrus önemli bir imza oldu Magic için.

Redick yine kendine güvenenleri pişman etti bu sezon. Sezon başı hazırlık kampında az da olsa savunmasında ilerleme ve hırsı vardı. Bogans ve Pietrus’un aynı anda sakat olduğu dönemde kariyerinde ilk kez ilk 5 çıkma şansı yakaladı ama hep hüsran oldu işin savunma yanı. Son Toronto maçında, 4. çeyrekte Toronto’nun maçı kopardığı dakikalarda yenilen sayıların neredeyse tamamı Redick’in eşleştiği adam üzerinden geldi. Hep back door açık kaldı yavaşlığı ve olmayan konsantrasyonu nedeniyle.Kısacası bu çocuğun bu takımda hatta belki de bu ligde var olması zor gözüküyor. Geçen yazıda da ısrarla söylediğim gibi bu ligde kendin için yapabileceğin en önemli şey sayı atmak değil savunma yapmak. Bugün süper yıldız mertebesine yükselmiş Bryant, Wade, James için kim kötü savunmacı diyebilir ki!

Çaylak Courtney Lee ise 2 numaradaki bunca hengame arasında, oynadıkça gelişen bir portre çizdi bize. Her şeyden önce Lee cesur ve kolay kolay morali bozulmayan bir yapıya sahip. Ayrıca sert de savunma yapıyor. Bu üç özellik onu hem Magic’te hem de ligde uzun seneler tutmaya yetecektir, keşke boyu biraz daha uzun olsaydı. Lee de ışık var ve Van Gundy onu boşuna seçmediğini yavaş yavaş göstermeye başladı, öyle ki çeyrek sonlarında son topu bazen ona kullandıracak kadar güveniyor Lee’ye.

Oyun Şekli

Yukarılarda bu kadro için, dezavantajlarından avantaj yaratan bir koça ve oyunculara sahip dedik. Bunun en önemli göstergesi kuşkusuz iki uçtaki oyun şekli. Howard, Battie ve Gortat’ı dışarı alırsak takımdaki herkes şutör. Howard ise ligin en dominant pivotlarından biri. İşte bu yapıda Magic çoğunlukla ya şut ağırlıklı ya da Howard’a indirilen toplar üzerinden oynuyor. Diğer oyun planları çok az gündeme geliyor. 3-4 hücum devamlı şut attıktan sonra bir anda pota altına inen toplar rakip savunmanın konsantrasyonunu ciddi şekilde etkilediği gibi, rakibi sık sık faul problemine de sokuyor. Bazı maçlar Howard’ın bazı maçlar Hidayet, Lewis ve Nelson’ın 25-30 sayılar civarında gezdiğini görmemiz bundan.

Rakiplerin eşleşme probleminden geçen sene birçok kez bahsetmiştik, takip edenler konuya vakıftır. Hem eşleşme sıkıntısı, hem rakibin ne yapacağını kestirememek ciddi savunma sorunları doğurur. Son Chicago maçından örnek verelim. Bugün kim Chicago ile oynarsa oynasın, nasıl oynayabileceğini tahmin edebilmekte. Rose veya Gordon’ın perdeler üzerinden içeri kayarak postun içinden kullandıkları şutlar, ya da önleri hala kapalıysa dışarıda bekleyen Nocioni gibi adamlara üçlük için çıkartılan toplar. Hiçbir şart altında Gray, Noah, Thomas ya herhangi bir uzun üzerinden hücum etmek ilk tercihleri olmuyor. Bu iki kanalı tıkadığınızda Chicago hücumu da tıkanıyor doğal olarak. Bu kanalları tıkayan Magic de ilk yarıda 30 sayı fark atıyor Chicago’ya. Golden State’i düşünelim, koş koş olmazsa şut şut basketbolunu. Golden State’e karşı set oyunu oynayıp geriye hızlı koştuğunuzda rakibin direnci kırılıyor. İlk yarı sadece 40 sayı üretebilen Golden State’in tabii ki maçı alması mümkün olmuyor. Verilen örneklerin aksine Orlando’nun şut atacağını biliyorsunuz, Howard’a top indireceğini de biliyorsunuz, hatta hızlı hücum oynayabilen karakteristiklerinin de farkındasınız, rakibi en düşük şut yüzdesinde tutma konusunda lig 3.sü olduklarını da biliyorsunuz da hangi beşle oynayacaksınız onlara karşı. İşte bu dengesiz kadronun yarattığı, özellikle tecrübesiz koçların kâbusu olan soru.

Yani?

İşin yanisi şu ki bu takımın önü açık. Bogans’ın huzursuzluğunu bir tarafa koyarsak Orlando artık gerçekten bir takım. Deplasmanda korkmadan oynayan, seyircisi önünde rahat oynamayı öğrenmiş bir takım. Ligin en başarılı deplasman takımı. Eksileri var şüphesiz, kalburüstü bir dört numara, bekleneni veremeyen Anthony Johnson gibi, ama bu eksiklikler belki de takımın itici noktası oluyor. Açıkları kapatmak için fazladan ve yorulmadan çalışan bir koç ve ona inanan oyuncu topluluğu. İstatistikleri pek sevmediğimi biliyorsunuz, yer yer değindim ama beni saha içi ve genel hava daha çok ilgilendirir. Takım olmayı artık başarmış olan Orlando’da kim kaç sayı atmış, kim kaç asist yapmış pek önemi yok. Sadece birkaç sırıtan nokta var. "Kazanan" takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmek takım olmanın en önemli ayrıntılarından biridir. Bu sindirme mevzusu halledildiğinde rakibi küçümsemeden kazanma alışkanlığı, her maçı kazanmak için oynama arzusu yerleşir bünyeye. Lenflerle, damarlarla bütün vücuda yayılır. Van Gundy’nin takımına oturtmak istediği de budur. “Kazanan takım” olmak, takım olmaktan sonraki basamaktır. İşte kaybederken de kazanmak buradan gelir, her kayıpta daha bir takım olmak. Van Gundy bunu başarmak üzere, bu yüzden takım kimyası bu noktadan sonra bozulursa ortada ne takım kalır ne hedef. Belki bir protez takılabilir bu vücuda ama organ nakli kesinlikle öldürür.


Not: Bu yazı NBAKolik.com için yazılmıştır.

4 Ocak 2009 Pazar

Toronto'da Gündüz Kabusu

Toronto NBA'in farklı renkleriden biri. Ekseriyetle fikstür ayarlanırken Toronto'nun iç saha maçlarının önemli kısmı pazar gününe denk getirilmeye çalışılıyor. Pazar gününe koyulan maçlar da öğlen 12 ila 2 arası bir saatte başlatılıyor ki kiliseden dönen ya da o saatlerde kalkan aileler hep birlikte ma izleyebilsinler. Tabii bu da bir pazarlama stratejisi. Gün boyu NBA.

Yine böyle bir maçtı Toronto-Orlando maçı, öğlen 12:30'da başlayan, tıklım tıklım bir salonda oynanan zevkli bir maç. Sezon boyu aslında Orlando'nun ilk çeyreğe fırtına gibi girmesine alışmışken, Calderon ve JO'nun yokluğunda, Solomon, Parker ve Bargnani'nin sürpriz bir şekilde sürüklediği Toronto adeta şamarı patlattı Orlando'ya. Bir ara 14 sayıya çıkan farkın makul seviyelere inmesini sağlayan koç Va Gundy'nn zamanında alınan molalarıydı. Hep söylediğim gibi 3. çeyrekleri iyi oynamak özellikle Orlando için ma kazanmak için elzem. İşte öyle bir 3. çeyrek performansı sergilendi, öne geçildi hatta ama bu sefer Hakan Şükür tıkanıklığına yakalanmış Hidayet, bir yerlerde tıkanacağı belli olan Nelson ve 4. çeyrekte oyuna girdiği için kendini kurtarıcı zanneden Redick'in çok kötü oyunları bir anda maç sonunda, Toronto'nun bu sefer normalde takımın 3. oyun kurucusu olan Ukic'in Solomon'un da önüne geçen performansıyla şaha kalkarak maçı almasını sağladı.

Bir takım için, ki Orlando'nun artık bir takım olduğunu sylemiştim bir önceki maç değerlendirmesinde, en büyük sorunlardan biri "kazanan" takım ruh halini sindirebilmek ve onunla yaşamayı öğrenebilmektir. Şu sıralar en önemli eksik Orlando açısından buymuş gibi gözüküyor ve Van Gundy de bunu oturtmaya çalışıyor belli ki. İşte bu yüzden herkesi işe dahil etmeye çalışıyor, Redick, Lee, Gortat gibi. Yol iyi bir yol, engebesi çok ama Van Gundy liderliğinde sonuna ulaşmak çok da zor değil.

Bu maçı seyrettikten sonra aklımda canlanan en ciddi düşünce Solomon ile ilgiliydi. Solomon Toronto'da çok cüzi bir paraya oynuyor, Johnson'dan daha az bir paraya. Acaba eski bir Magic'lidir ve ligin tozusunu sağlam yutmuştur diye alınan, benim de güvenimi hep ifade ettiğim Johnson yerine, Solomon Magic'e kazandırılırsa kötü mü olurdu? Büyük kayıp Magic için, öte yandan Toronto'nun Avrupa Scouting timi içinse büyükçe bir artı bu hareket.

Orlando @ Toronto

Orlando @ Toronto maçını arayanlar için burada bir yayın var, insancıl bir saatte olduğu için vakti olanlara sevgiyle sunarım :D

http://www.justin.tv/chevythecoolest