Tarih: 30 Ekim 2008
Yer: Ankara
Maç: Fortis Türkiye Kupası, Ankaraspor
Skor: 1-1
Demeç: Michael Skibbe "1 puan için mutluyuz"
Demeç: Ümit Karan "Beraberlik grup için güzel bir sonuç"
Yorum:
Günün çok da zevkli olmayan futbol maçları ve yoğun iş temposundan sonra Charlotte Bobcats - Cleveland Cavaliers maçının vaad ettikleri kağıt üzerinde çok fazlaydı. Tecrübeli ve ufak çapta efsane koç Larry Brown'ı takımın başına getirip, rezillik seviyesine inmeden takımı toparlamak amacıyla önemli bir hamle atmışlardı Micheal Jordan liderliğinde. Bilmeyenler için Jordan Bobcats'in ortağı ve Basketbol Direktörü. Takımda Jason Richardson, Emeka Okafor, Raymond Felton, Gerald Wallace gibi yıldızları olunca insan ister istemez Larry Brown'dan çok önemli işler yapan bir takımı sahaya çıkarmasını bekliyor.
Ne yazık ki NBA'in bugünkü popülerliğine gelmesinin en büyük nedenlerinden, güzel basketbolun belki de en büyük temsilcisi Michael Jordan'ın takımının oyun kurucusu basketbolu çirkinleştiriyor. Bobcats'in yedek sırasında 1 senedir basketbol oynamamış Morrisson, artık yaşlanmaya başlayan Mohammed dışında önemli bir isim yok. Kadroları çok dar ve seçenekleri ilk 5'lerinden ibaret. Kaan Kural'ın dediği gibi Bobcats bu sezonun en büyük sürpriz adaylarından ama kastettiği gibi başarı anlamında değil gelmiş geçmiş en kötü galibiyet yüzdesini yakalama potansiyeli anlamında. Jordan ve Brown acilen takıma el atıp takaslarla kadroyu şekillendirmezlerse, Bobcats'den bir nane olmaz. Düşünsenize ligin en zevksiz basketini oynayan Cavs bile acayip bir takımmış gibi gözüktü bu rezaletin göbeğinde.
1 sene yattı, sakattı, bir kez bile eşofman giyip çıkmadı sahaya. Geçen sene seçildiği ligde ancak bu sezon çaylak olabildi. Geldi - gitti. Medcezir kadar sürmedi ilk maçı. Sağ ayağından sakatlandı, Lakers maçını tamamlayamadı. Ne olur bu işin sonu? Kurşun mu döktürsek, nazarlık mı taksak?
Sezonun ilk maçları çok zordur, hele bir de geçen sezonun şampiyonuysanız beklentilerin iyice büyüdüğü, büyüdükçe üzerinizdeki baskıyı doruğa çıkardığı o gece karşılacağınız takım, ligin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olarak kabul edilen bir adamın takımıysa, o zorluk derecesi işkence mertebesine gelir. Genellikle iyi başlayamazsınız maça, dengeyi oturtmak, takıma yeni katılanları ya da geçen sezona göre görevi değişenleri oyuna adapte etmek zaman alır. Ama taraftar susmaz, size inancı tamdır, fakat o büyük inanç öyle bir ezer ki sizi neler yapamadığınıza şaşar kalırsınız.
Geçen Senenin Bundesliga 7.si Bayer Leverkusen Skibbe ayrıldıktan sonra bugün 10. haftada lider. Geçen senenin Türkiye Şampiyonu Galatasaray Skibbe takımın başına geçtikten sonra bugün 8. haftada 6. sırada.
Futbolun tek düzeliğinden ziyadesiyle sıkılmış, hep aynı şeyleri konuşmaktan bunalmış bir kişi olarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nın şu ilk saatlerinde 29 Ekim'i ayrıca kavuşma bayramı ilan ediyorum! Aşığı olduğumuz NBA sezonu başladı. Umarım yine geçen seneki gibi muhteşem bir sezon yaşarız. Tabii ki fanatiği olduğum Orlando'nun en az konferans finali yapması en büyük isteğim.
Arjantin Teknik Direktörlüğü'ne sonunda beklendiği gibi getirildi Maradona. Kampanyalar sonuç verdi, halkın istediği oldu. Maradona'nın Arjantin Hocası olduğunu ilk duyduğumda aklıma hemen kulübedeki Maradona acaba nasıl olur sorusu takıldı. Sonra gerek Boca gerekse Milli maçlardaki Maradona'yı düşündüm. Sorunun cevabını bulup bizim ülkeden dengini söylemek olmazdı. Arjantin'in Yılmaz Vural'ı olur Maradona bence. Takımının ne yaptağından çok onun kenarda, içerde, dışarda, golde, ofsaytta, faulde ne yaptğıyla ilgilenilir. Kesin olan takımın önüne geçecek, daha fazla ilgi toplayacak. Bunu takımdaki oyuncular ne derece kaldırabilecek, kafalarını topa verebilecekler mi orası muallak. Bunu bilen Arjantin Federasyonu yanına bir de Basile'yi koymuşlar ki, Bilardo (Di Stefano uyardı da fark ettim, Basile yazmışım adamı, akıl fikir baskete gitmeye başlamış anlaşıldı) iyi futbolcu - iyi hoca örneklerinin bana göre enderlerindendir. Ha öte yandan da Karpatların Maradonası Hagi'yi ve gittiği her yerdeki üstün (!) başarılarını aklımızdan çıkaramıyoruz, o ayrı. En çok "Devrimci Diktatör" Maradona futbolcu döver mi ve Aguero bir yerine kına yakmış mıdır onları merak ediyorum bugünden sonra. Ya kısmet artık foto muhabirlerine.
Joey Barton'ın hikayesini hepimiz biliyoruz. Newcastle'ınkine de pek yabancı değiliz. Uzun zamandır dibe batmakla geçirdikleri günlerin sonunda Barton Newcastle ile, Newcastle da Barton ile ayağa kalktı. 8 maç sonra ilk galibiyetini aldı Castle ve Barton penaltıdan da olsa attığı golle hem futbola hem hayata dönmüş oldu. Castle WBA karşısında 2-1 aldı maçı, uzun zamandır önde oynamayı ya da kazanmayı unuttukları için olacak 2. yarıda çok tedirgindiler, hatta korkaktılar. Neydi ne oldu demek geliyor insanın içinden, ama tutuyorum kendimi Owen'a Given'a ve Kinnear'a saygımdan. Satılacak mı satılmayacak mı, şampiyonluğa mı oynayacak yatırım mı yapacak derken o kadar yanlış işe imza atıldı ki... Lafın kısası makbul olan böyle durumlarda. Barton daha 26 yaşında ve yapacak çok işi var, suçu ne kadar büyük olursa olsun cezasını çekti, borcunu ödemeye başladı.
Ne acayip bir 4 gündü geçirdiğimiz, internetin zabıtaları gelip mühürlemişti sanki dükkanlarımızı, fikirlerimizi satmıyorduk bile, tezgaha koymuş sergiliyorduk sadece.
Güiza ve Semih'in son saniyede yaptığının tek karşılığıdır ipten adam almak. Tazminatı var ya da yok şu maç 2-2 bitse Aragones giderdi. Aziz Yıldırım'ın gol olur olmaz yerinden heyecanla ok gibi fırlayıp sevinçle protokolden kaçışı ondan. "Aragones'le devam ediyoruz çok şükür"dür o fırlamanın meali de. Gürhan'la Ali Bilgin'le Deniz'le ve Selçuk'la sahada galibiyet arayan bir hocaya söylenecek tek söz ise "piedad!" (insaf!) dır. Kaçınılmaz son belki bir maç daha ertelendi, ancak hiç kimsenin Fenerbahçe taraftarına bu zulmü çektirmeye hakkı yok.
Blog elimde olmayan sebeplerle bir süredir aktif değil. Bunun sebebi de işin işten taşması. Şikayetim yok asla, çalışmayı çok seviyorum, bazen fedakarlık gerektiyor, kendinden vermek. En çok üzüldüğüm konulardan biri ise salatamdan uzak kalmak. Bir kaç gün kaldı kavuşmamıza. Gelip giden herkese sonsuz teşekkür ve saygı.
Shawne Williams Dallas'tan Eddie Jones karşılığında Pacers tarafından takas edilmiş. Çok taze bir takas. Amacı belli; takıma adaptasyonu bir türlü gerçek anlamda gerçekleşmeyen, potansiyelini dışa vuramamış gençten kurtulup, alınan yaşlı ve ucuz veteranı salıverip bütçeye katkı yapmak. Jones da imza atma hakkı kazandığı gün çok büyük ihtimalle Mavs'e veteran minimumdan izayı basar. Neden, çünkü kontratı satın alınacağı için oradan gelen ekstra bir paraya yeni kontratını ekledi mi, beklenenin nerdeyse iki katını kazanmış olacak Jones. Takastan öte Jones'u kalkındırma hareketi gibi, haydı hayırlısı, bana müsaade.
Bin ikiyüzüncü seçenek olduğu Galatasaray teknik direktörlüğü kendisine daha teklif edilmeden üzerine atlayan bir adamdan ne bekliyorduk ki! Alman futbolunun bizdeki örneklerden Abdullah Avcı'yla eşleşen, yukarılara tırmanmak arzusunu genç yetenekler bulup, liglerde sürpriz yaparak gerçeklşetirmek isteyen bir rol oyuncusu Skibbe. Galatasaray'a imza atmadan önce de öyleydi, şimdi de öyle. Geldiği günden yardımcısı Davala kovulana kadar bir tek kez Davala ile Almanca konuşurken ekranlara yansımayan, Davala ile hiç bir röportaja çıkmayan, röportajlarını İngilizce yapan bir Alman. Skibbe'nin günleri belki de saatleri sayılı artık. Davala ve Boekamp'ın ne suçu vardı. Ümit takımı bıraktıp getirdi Galatasaray Davala'yı, yazık değil mi? Boekamp Dortmund'daki önemli görevinden istifa ederek geldi, ayıp değil mi?
Bugün yoğun iş temposu arasında sadece Mehmet Demirkol'un yazısını okuyacak kadar kendime vakit ayırabildim. Bilmem kaç gündür girdabına kapıldığım iş temposundan bulduğum ilk fırsatta da salatanın başına oturdum zaten, ki buradan kalkıp tekrar iş başına.
Adamlığın için sağol Ertuğrul Sağlam. Dilerdim ki kucaklarına bıraktığın parça etkili bomba ellerinde patlasın. Ama nasıl yapabildiler inanamıyorum, en iyi bomba uzmanını getirdiler piyasadaki. Sağol Sağlam, kaybeden onlar oldu, ligi bile kazansalar, kendilerine duyulan son saygı zerresini de kaybettiler. Önün açık Ertuğrul Sağlam, sen yeter ki sağlam dur.

Sonunda birileri sahip çıktı şu çocuğa. Bir şans daha mutlaka verilmeliydi, verildi. Miami Heat ile imzaladı Livingston. Heat oyun kurucuya inanılmaz ihtiyacı vardı, onun da kendine inanacak bir takıma. İmza 2 yıllık ve yaklaşık 4 milyonluk. 19 aydır maça çıkmıyor 2004'ün 4. sıra seçimi Livingston. Umarım dikiş tutturur, sakatlanmaksızın yetenekli ama şanssız çocuk.
Ön liberoydu, çapaydı, defansif orta sahaydı derken oyunun her iki yönünü de ustalıkla oynayabilen orta saha oyuncularına ayıp ediyormuşuz gibi geliyor bana. Ben onlara "dinamolar" diyorum. Her takımın ihtiyacı olan elemanlar. Türkiye'den bildik bir örnek vermek gerekirse "Her takıma bir Alex bir Aurelio" yerine her takıma bir dinamo yeter demek istiyorum, hatta dedim bile. Peki iyi de kim bu dinamolar? Rakip hücumları kesen, rakip kontra ataklarda defansın içinde rakibi karşılayan, top dağıtan, ara pas atan, şut çeken, frikik kullanan, gerektiğinde markaj yapıp rakibi tüketen adamlar dinamolar. Barça - Atletico maçını izlerken Xavi'nin performansından fazlasıyla etkilendim, bu yazıyı da aslında onun yüzünden yazıyorum. Bu sezonki en iyi dinamo performanslarından biriydi Xavi'ninki. Mesela Şampiyonlar Ligi ilk maçında Marsilya karşısında Gerrard feci bir dinamoluk yaptı. Lampard, yaşlandıkça Scholes, tabii ki Gerrard, Xavi, her geçen gün o yolda ilerleyen Iniesta, Sociedad'taki haliyle Xabi Alonso, Arsenal'deki haliyle Vieria, Stankovic, Pirlo ilk aklıma gelenler. Bu sene izlediğim en iyi dinamo performanslarından biri de Coritiba'dan Paraiba'ya aitti Flamengo maçında, tabii önemli olan devamlı aynı verimde olabilmek, bir Xavi ya da bir Lampard gibi. Sözün özü dinamolar servet takımları için, sayıları çok az ve biz abuk sabuk tanımlamalarla kısıtlamaya devam ettikçe orta saha oyuncularını pek yenisi de çıkmayacak gibi. Mesela Türkiye'den direk bir isim söyleyemiyorum ben, Milli Takım'da da kulüp takımlarında böyle bir adam sayamıyorum. Belki biraz Ayhan, belki biraz Musa Aydın (zorlayarak) başka kim? Türkiye'den ya da Dünya'dan hiç bir dinamo var mı bildiğiniz? (Reklam kokan bir cümle oldu, esinlenme diyelim, sıyıralım)
Ezeli rakiplerinizden birine karşı alınacak dört gollü bir mağlubiyet çok ağırdır, beş gollü bir mağlubiyet hezimettir, altı gollü olanı ise kimse alınmasın ama yıllarca konuşulacak alay konusudur. 30. dakikadan sonra Messi ve arkadaşları olayı biraz daha ciddiye alsa çift hanelere doğru gidecek efsanevi bir maçın şahitleri olacaktık. Senelerce anlatılacak bir maç oldu bu haliyle bile: 6-1. Atletico tarihine kara bir leke, Aguero – Messi kıyaslamasına uzunca bir süre es. En güzel yanı maçın belki de bitiş düdüğü çaldığında iki takım oyuncuları arasında yaşanan sıcak diyaloglar, forma değişimleri, tebrikler ve teselli verme çabalarıydı. Her hafta sonu 30-40 maç, çoğu boğucu, uyutan karşılaşmalar. Her hafta başıyla, sonuyla böyle bir tek bir maç olsa da biz de oturup seyretsek. Teşekkürler Barça ve teşekkürler her şeye karşın maçı çirkinleştirmeyen Atletico.