Sayfalar

5 Ağustos 2010 Perşembe

Alma Adnan'ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman...

Her ne zaman bir Türk takımı Avrupa Kupaları'ndan elense içim bir burkulur. Fenerbahçe elendiyse yaşadığım burukluğun içinde biraz da sevinç barınır. Çünkü tek adam sistemi "bir kez daha" çökmüştür. Sonra gerçeklere bakarım. O takımın elenmeyi hak edip etmediğine bir bakarım. Maçlarını izlediysem oyunlarına bakarım. Bir önceki sezon bittikten sonra neler yaşadıklarına bakarım ki neden ilk resmi maçta böyle döküldüklerini gerçekçi bi bakışla anlayabileyim...

Fenerbahçe şampiyonluk yoksa gidersin geleneğini sürdürdü ve Christoph Daum ile yollarını ayırmayı kafasına koydu Trabzonspor maçından sonra. Fakat bu durum ne kadar sürdü? 15 Mayıs'ta "şampiyon olamadıklarını" fark ettikleri 2 dakikalık şaşkınlığın ardından alınan karar 25 Haziran'da sonuçlanabildi ancak. Yani Fenerbahçe yönetimi ve takımı 40 gün böyle kaybetti. Aykut Kocaman'ın teknik direktörlüğe başlama tarihi de 9 Temmuz olarak gözüküyor. Yani sana bir 14 gün daha... Etti 54 gün kayıp. Denilebilir ki Aykut Kocaman o süreçte takımın yine başındaydı en azından kurulacak yeni takımın başındaydı. 12'sinde Belçika kampı başlamış tam 16 gün sonra 28 Temmuz'da Fenerbahçe çok kritik ve ilk resmi maçına çıkmış.

Bu takım'da çok büyük değişiklikler yok, geçen sezonki takım, neyini hazıralayacaksın ki diyebiliriz. Fakat Daum ve Kocaman'ın oynatmak istedikleri futbol tarzları arasında çok büyük farklar var. Demirkol her sabah tekrar ediyor: "Daum kontratakçı, Kocaman pasçı." 16 günde bu tarz kökten bir değişiklik yapabilmek mümkün müdür? Bunun mümkün olduğunu iddia edenlere şunu soralım o zaman. 16 gün içinde, ligde ikinci haftasını oynamış rakibinin fizik kondisyonuna ulaşmak o kadar kolay mıdır?

Fenerbahçe bu yıla çok geç başladı. Galatasaray da, Beşiktaş da... Üç takım da hala transfer peşinde hala turlarını geçebilmiş değil (Fenerbahçe geçemedi bile). Bu akşam Beşiktaş ve Galatasaray da aynı hezimetle karşılaşabilir. Ama Fenerbahçe'nin aynı hezimeti aslında ve sadece Galatasaray ilgileniyor diye aldıkları Stoch'un kırmızı kart görmesiyle yaşamış olması ibretlik. Alma Adnan'ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Galatasaray'da Türk Kaleci Olmak

İyi Kaleci Olmak için 2 yol var benim seneler boyu edindiğim izlenime göre. Birincisi doğuştan yetenekli olup bunu insanların gözüne sokarak. İkincisi ise iyi bir kaleci olmak için hiç durmadan ve sabırla çalışıp, çoğunlukla iyi bir kalecinin arkasında senelerce sıra bekleyip o kaleciden işin inceliklerini öğrendikten sonra seviye atlayarak. Ama ne olursa olsun her iki kategorinin mensubu kaleci de mutlaka hiç durmadan ve çok iyi çalışmalı.

Bugün Galatasaray'ın yaşadığı kaleci sorununun altında bu yatıyor. Ufuk 1. kategoriye giren ve nedense kendini başka dünyalara kaptırıp çalışmayı bırakmış, aklı sahada olmayan bir adam. Aykut ise 2. kategoriye giren ancak senelerce çok farklı isimlerin arkasında, farklı farklı tarzlarla birarada olup kafası karışmış bir adam formatında. Seneler boyu Aykut'a hep stepne muamelesi yapılmış, sadece ihtiyaç olduğunda geçici sürelerle forma verilmiş. Neticesinde Aykut'un da kendine güveni ve cesareti tam anlamıyla gelişmemiş. İçinde hep bir "ya hata yaparsam?" endişesi olduğu suratından belli. Oysa bir kez bile Aykut'a "Bu takımın 1. kalecisi sensin evladım." denmiş olsa çok farklı bir ruh haliyle işine sarılıp hata yapsa bile o kalenin kendisinin olduğunu bilerek daha çok çalışır ve seviye atlayabilirdi. Kalli'nin çekip gittiği sezon Orkun'dan kaleyi devralmış ve takımı şampiyon yapan isimlerden olmuştu Aykut. O sezon De Sanctis gelmese de "Aferin Evladım, kale senindir artık" dense belki de bugün Volkan Demirel'e bir şey olsa milli eldivenleri kim takacak sorusunun cevabı olacaktı Aykut.

Belgrad maçından sonra yine yabancı kaleci sesleri yükselmeye başladı haliyle.1,5 pozisyondan 2 gol bulan rakibe karşı yine Aykut sorgulandı. 1. golde büyük katkısı olan Sabri, 2. golde adam paylaşamayan defansın hiç suçu görülmedi. Ama bu maçtan haftalar önce Rijkaard'ın söylediği iddia edilen "Benim 1. kalecim Ufuk'tur" lafının Aykut'ta yaratmış olabileceği psikolojiden kimse bahsetmedi. Kendisine güvenildiği 1 kez bile gösterilmeyen, bir kez bile Başkanından Aferin alamamış, yediği her golde hatası aranmış bir adamdan bizler nasıl oluyor da Galatasaray'ın kalecisi olmasını bekliyoruz, asıl ona hayret ediyorum ben. Arkasındaki Ufuk'un hep gece hayatından bahsediliyor, izleyenler iyi çalışmadığını söylüyor. "Aykut olmaz, bu yükü kaldıramaz, Ufuk kaleye geçsin" diyenler Fenerbahçe ile oynanan maçta yediği golden sonra "Büyük takım kalecisi değil" diye sanki o sözleri söylememiş gibi ortalarda dolanabiliyorlar. Böylesi bir ortamda bırak hatalı gol yemeyi, gol yiyenin "tu kaka" edildiği şartlar altında bizler Aykut ve Ufuk'tan harikalar yaratmalarını bekliyoruz.


Kimseler kusura bakmasın ama Hakan Şükür'ün kulübün çok kötü yönetildiği ve durumun her geçen gün daha kötüye gidecekmiş gibi göründüğüne dair geçen Cuma Radyospor'da yaptığı açıklamalara tüm kalbimle katılıyorum. Eski Fenerbahçe gibi olduk adeta. Alıp öğütüp tükürüyoruz futbolcuları, üstüne üstlük bir de para kaybediyoruz bunu yaparken. Sportif A.Ş. ile Futbol A.Ş. birleşmiş, çok süper olmuş, aman ne güzel! Ama daha UEFA kupası ön elemesinde elenme tehlikesi ile burun burunayız ve o kaleye geçip Galatasaray'ı kurtarması gereken adamları çoktan yerin dibine sokmuş haldeyiz. Bu Galatasaray'da Türk Kaleci olmak hiç kolay değil, bana göre yapılacak iş hiç değil. Mucize yaratacak gücün yoksa bil ki yarın öbür gün falanca ülkeden gelecek Kilimcinin Köroğlu kaleyi devralır, 3 milyonu vurur gider sen yine işini çok iyi bilen yönetimin stepnesi olarak kenarda hava kaçırırsın.

29 Temmuz 2010 Perşembe

S.ktiri B.ktan

Çöplük'ten İstikrara mı?

Küçük yaşlarımda Real Madrid hastasıydım gerçek anlamda. Sembol yaptıkları, takımın formasını uzun yıllar giymiş olan adamlara gösterdikleri saygı, altyapıdan getirdikleri gençler, senelerce sadece eksik bölgelere yaptıkları akıllı transferlerle Real Madrid bir ekoldü benim için. Onun karşısında ise her daim yıldızlara para saçan, sivrilen her oyuncuyu kadrosuna katan, tutmazsa daha fazla para verip yerine yenisini alan bir Barcelona vardı hep. O yüzden hep Real Madrid Barcelona karşısında ak-pak bir sayfaydı benim için.

Bu sezona gelene kadar ise durum çok farklılaştı. Sanki iki dev rolleri değiştirmişler gibi. O örnek alınacak Real Madrid ortada kalmamış durumda. Karşısında ise senelerce Real'in yaptığının tam tersini yapmış Barcelona'nın her geçen gün artan doğruları var. Zidane, Figo, Beckham furyasıyla başlayan Galacticos modeli Real Madrid'in başını yakmış durumda. Bugün gittikleri her takımda büyük iş yapan bir çok futbolcu taraftar tarafından beğenilmemiş, görmesi gereken saygıyı görmemiş, kariyerlerinde birer adım geriye atıp, zaman kaybederek Real'den gönderilmiş haldeler. Robben, Sneijder ikilisi en son güncel örnekler. Öte yandan Kaka, Ronaldo gibi devlet bütçesi kıvamında transfer ücretleri ile alınmış ama yine de fayda sağlayamamış bir sürü adam. Real Madrid'in son bir kaç sene içinde, şampiyon olduklarında bile saha içinde bir düzen, disiplin olmadığı gözüme çarptı hep. Raul ve Guti sanki Galatasaray'daki Şükür, Korkmaz etkisini yapmaya çalışırcasına yıpranmışlar gibiydi. Dağınık, hepsi kendini bir şey zanneden, çoğu transfer ücretinin altında ezilen ve yönetilemeyen bir futbolcu topluluğuydu sanki Madrid. Tam anlamıyla bir futbolcu çöplüğüydü benim için artık, Real'e saygımı kaybettiğim her gün Barcelona hayranlığım ve yaptıkları doğrulara inancım arttı.

Ama bugün artık her şey çok farklı olacakmış gibi geliyor gözüme. Çünkü mor beyazlı yedek kulübesinde oturacak adam artık değişti. O adam çok farklı, benim çok saygı duyduğum ve yaptığı her işi fazlasıyla beğendiğim bir adam. O adama futbolcu posta koyamaz, laf edemez, bilir ki onun sözünü dinlemezse bir daha forma göremez, çok çalışması ve disiplinli olması gerektir artık. Bugün artık Real eski Real değil. Bugün artık Çöplük'te geri dönüşüm başladı. Real kabuk değiştirecek. Raul ve Guti'nin hükümranlığı sona erdi. Artık bu takımın bir ağabeyi yok, lideri var. Casillas'ın saha içi liderliğinde çok koşacak, 90 dakika didinecek ve saygı uyandıracak bir takım artık bu. Bu takımda Canales gibi gençler de forma giyebilecekler. Bu takım Sami Khedira gibi iş ahlakı ve verimi çok yüksek ama yıldız olmayan oyuncuları transfer listesine alacak. Bu takımın oyuncu profili kısa süre içinde fazlasıyla değişecek ve her sezon onlarca transfer yapmayacaklar artık.

Çünkü Real Madrid'i futbolcu çöplülüğü olmaktan çıkarıp istikrar abidesi haline getirecek bir adam var artık o kulübede.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Guti'nin İşi Çok Zor

Başlığa bakıp da Guti'nin sahadaki işinin çok zor olacağını söylediğimi falan zannetmeyin sakın. Tam aksine Guti'nin saha dışındaki işi çok zor olacak. İspanya'da hakkında eşcinsel olduğu iddiaları ortya atılmış olabilir, Guti çocukları olan bir baba olabilir, Guti'nin model bir sevgilisi olabilir ama Guti artık Türkiye'de. Ve kabul edelim ki Guti Süper Lig tarihinin en yakışıklı transferi. Sarı saçları, mavi gözleri, iç gıcıklayan gülüşü, bakışı ve düzgün fiziğiyle uzaktan görüldüğünde bile iç çektirecek, bir çok erkeği kıskançlıktan çatlatacak cinsten bir adam. Guti'nin her dışarıya çıkışı olay olacak, her dakika arkasında magazin basını adım adım takip edecek onu, yetmezmiş gibi bir çok servet ve futbolcu avcısı peşinden ayrılmayacak kuyruğu gibi. Kimseye laf söylemek ya da aşağılamak gibi bir amacım yok ama yakışıklılık konusunda Guti'yle aynı ilin çevreyolundan geçemeyecek Servet, Selçuk, Jo, Gio Dos Santos gibi adamların nasıl hatunlarla beraber olduğunu görünce bir anda Guti'nin etrafında oluşacak kadın yığınını düşünmeden edemiyorum. Para peşinde olmayanlar dahi, Guti'nin sadece kendisinden etkilenip onunla bir gece geçirmek isteyenler de öteki avcılar gibi etrafını saracak ve sülük gibi yapışacaklar İspanyola.

O yüzden bence Guti'nin İstanbul'da işi çok ama çok zor. Umarım sadece işine konsantre olabilir de onu daha çok spor sayfalarında Beşiktaş'a ve Türk Futboluna kazandırdıklarıyla görürüz.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Salvador Guti


Real Madrid’in genç! Semih’i Guti...

Futbolun hırsla pazarlanmaya evrildiği döneme denk geldi en parlak yılları. Bu “talihsiz” dönem yüzünden adı hiç bir zaman Real Madrid denince akla gelen ilk isim olamadı bir türlü. Florentino Perez’in “Galacticos” dönemlerine kurban gitti hep. Buna karşın Madrid ekibinin kendi bahçesinden yetiştirdiği en nadide meyve idi Jose Maria Gutierrez.

Real Madrid’in altyapısına 8 yaşında katıldı. Forvet olarak başladı. Orta saha olarak devam etti. Bunda en büyük etken ise çok güçlü olan gol sezgisinin yanında rakip oyuncularca kestirilemeyen ara paslar verebilme yeteneğiydi. Bu bölgede tüm yaş seviyelerinde kanıtlayıp ve 1994 yılında Real Madrid’in C takımına yükseldi. Ulusal Takım formasını da bu yaşlarda üstüne geçirden Guti, 1995 yılında bir de gol attığı 18 yaşaltı Avrupa Şampiyonası finalinde Totti’li, Buffon’lu, Pirlo’lu İtalya’yı 4-1 mağlup eden takımın önemli bir parçasıydı.

Zaferlerle dolu bir kariyer

Bu kupa Guti için daha başlangıçtır. Artık A takımda kendini gösterme vakti gelmiştir. Real Madrid’in o zamanki teknik direktörü, Jorge Valdano, genç takımda da hocalığını yaptığı Guti’yi A takıma çağırıp gözü kapalı A takım formasını verdi.

A takımda sürekli olarak yer bulmaya başladığı 1996-97 sezonunda Fabio Capello yönetiminde ilk La Liga şampiyonluğunu kazandı. Ve o yıldan sonra 2004-05 sezonuna dek her yıl en az bir kupa kaldırdı. Kulüp düzeyinde hem Şampiyonlar Ligi Kupası’nı, hem Kıtalararası Kupayı, hem de Ulusal Takım formasıyla 21 yaş altı Avrupa Şampiyonası Kupası’nı kaldırdığı 1998 yılı genç oyuncunun en parlak yıllarından biridir.

Kupa kaldırmaktan uzak kaldığı iki sezonda (2004-05 ve 2005-06) Real Madrid Florentino Perez Başkanlığı’nda “pazarı olan yıldızlar” takımı, “Galacticos” olmayı tercih etti. Zidane, Figo, Beckham gibi parlak çocukların arkasında kalan Guti takımın “genç Semih’i” rolünde kaldı. İlk La Liga şampiyonluğunu kazandığı hocası Capello’nun gelmesiyle bu kaderi terse döndü. İtalyan çalıştırıcının Emerson ve Diarra’lı orta saha “triosunun” yaratıcı zekası olarak Rijkaard’ın Barcelona’sıyla kıyasıya girilen şampiyonluk mücadelesinde son haftalarda oynadığı oyunla ligin kader adamı oldu. 2006-07 sezonunun 33. Haftada şampiyonluk yarışında takımını ayakta tuttuğu Sevilla maçı unutulmaz performansları arasında yer aldı. İkinci yarısında girdiği oyunda 2 asist yaparak takımının öne geçmesinde büyük katkı yaptı. (http://www.youtube.com/watch?v=Vwm3kmhl6zI) Yine aynı sezondaki 37. hafta mücadelesinde Madrid’i şampiyon yapan 2. gol öncesi attığı ara pası muhteşemdi. (http://www.youtube.com/watch?v=U_Vvdf4v_rw) Ertesi sezon Bernd Schuster yönetimindeki kadroda ise kariyerinin zirvesini yaşayan Guti toplamda 17 asist yaparak sezonu bitirdi.


Her Aşk Bitermiş...

Kulüp başkanlığına Florentino Perez’in 2. kez seçilmesiyle 2. “Galacticos” dönemine giren Real Madrid’de Guti yine yardımcı oyuncu rolüne layık görüldü. Bu sefer haklı bir neden daha vardı. Yaşı 34’e gelmişti. Avrupa futbolu artık 22-29 yaş aralığındaki isimlerle hızlı tempoda oynanıyordu. Ayrılık vakti gelmişti. İki sezon evvel “ömür boyu” kontrat önerilen iki isminden biriydi Guti (diğeri de Raul) ancak Real Madrid’in futbolu pazarlamacı anlayışının son kurbanı oldu.

Son futbol sanatçılarından

Guti, cılız-ince görünümü, sarı-kumral saçları, futbol anlayışı ve forma numarasıyla (Guti de, Cruyff da 14 numara giydiler) bende ayrı bir yere sahip. O futbol kişiliği ile çağımızın Cruyff’u idi benim için. Eğlenmek için oynayan son futbol sanatçılarındandı. Kendisine oynayan değil takımı oynatan bir oyun anlayışına sahip olması en önemli özelliği. Alkışlar koptuğunda tebrikleri orkestrasındaki tüm enstrümanistlerle kabul eden alçak gönüllü bir orkestra şefidir Guti. Herkesin düşündüğü şekilde olması bekleneni değil, Dali gibi ilk bakışta ne yaptığı anlaşılmayan gerçeküstü bir oyun sahneledi kariyeri boyunca. Deportivo maçı da sanatının zirvesiydi. (http://www.youtube.com/watch?v=dwsmBdL9jR8)


Beşiktaş’a yarın akşam imza atması beklenen İspanyol orta saha oyuncusu takıma oyun olarak çok şey katacaktır şüphesiz. Beşiktaş’ın Nihat, Bobo ve Quaresma’dan oluşacak muhtemel ön üçlüsüne atacağı arapaslarla tüm taraftarı gole doyurabilir. Ancak son yıllarda futbolcuları transfer ederken özel hayatını da göz önüne alan Beşiktaş yönetimi,taraftarları ve Türk Spor Basını, biseksüel olduğu bilinen Guti için ilk kötü performansı sonrası ne tepki verecek bekleyip göreceğiz.

Yıllarca formasında kendi adının yanında kendi ismi Hernandez, oğlu Aitor ve kızı Zaira‘nın baş harflerinin birleşiminden oluşan Haz yazdı… Sırtında taşıdığı 14 numara ise 2000-2001 sezonunda forvet oyuncusu olarak attığı gol sayısına ithafen...

Halı Saha Günlüğü #3 - Ruhsuz deli bekir


Hayatımda oynadığım en kötü halı saha maçıydı. Mükemmel derecede! oyundan düştüğüm ayrıca da takım olarak oyundan koptuğumuz rezalet bir maçtı. Rakip takım bizden daha da kötüydü buna karşın kazandılar. Ve gerçekten hak edilmiş bir galibiyet aldılar diyemiyorum. Dilim varmıyor. Çünkü rakip olarak karşılarında yenebilecekleri bir rakip yoktu...

Maça fena başlamadık. Ancak devamını getiremedik. Kalecimiz özellikle bizi maçın başında ayakta tutan önemli bir parçamızdı. Çizgiden çıkardığım top belki skor 2-1 iken maçı kazanmamız için bir işaret olur diye ümitlendik. Zira olabilecekti de... Skor 4-2 iken kaçırdığımız golün ardınan rakibin 5. gölünü atması bizi bozdu. Her şeye karşın bu maçı kaybedecek olsak da maça ortak olabilme ümitlerimiz o golle artabilirdi.

Diri bir Pikachu, gününde bir Pikachu bizim orta sahayı toparlar...

Küçük ve hızlı yapısıyla rakip takımı yıldırıp bizim takıma da nefis bir elektrik verebilir...

Takım olarak birbirimizi tam anlamda tanımıyor olmamız en büyük etkendi. Çok da birbirini tanımayan oyuncular değildik. Ama takımı topla ileri taşıması beklenen takımdaşımız ne yazık ki gereksiz yere top kayıpları ve pas hataları yaparak topu sürekli rakibe hediye etti. Aldığı bir çok topu ezdi. Pastan yoksun bir futbol sergiledi. Pas atılması gereken yerde atılmıyorsa -mesela rakibi 3'e 2 yakalamışken- attığın başka pasların hiç anlamı yoktur. Rakibi 3'e 2 yakalamışken pas vermek yerine şut atmayı tercih ediyorsan da atacağın şutu gole çevirmek zorundasın. Çünkü gol atmak için, topa sahip oyuncuya 2 kişi uzun koşularla destek veriyorsa onların takım gol atması için verdiği emeğe saygı duyup onların bu koşularını emeğini çöpe atmış olursun. O zaman takım oyunundan ve "kısa pasla oynayalım" zırvalarından bahsetmeye hakkın yoktur.

Halı sahada top oynamak hakikaten kolay! ama bir o kadar da zor. Zor olan kısmı taktik diziliş. Hepimiz Klinsmann'a göre "seksten bile daha çok haz veren" şeyi yapmak, gol atmak istiyoruz. Bu yüzden taktiğimizi nedense! Barselona tarzı 3 forvetle gole dönük! kuruyoruz. Sağ önde, orta önde, sol önde biri ve arkalarında da biri... Bu dizilişle orta sahada bırakılan kocaman boşlukta topla dripling yapmayı beceremeyen insanlar bile topu ileri atıp arkasından koşabilirler. Orta sahanın ortasında 2 kişi ile baskı yapıp, ileride tek adam bırakmak ve gerekiyorsa savunma kanatlarının gizli koşularıyla çizgiye inip orta yapmak daha verimli bir oyun ortaya çıkaracaktır. Fakat 2 maçtır biz inatla 3 ön, 3 arka oyuncuyla oynamakta diretiyoruz...

Ben dahil tüm takım pozisyon bilincinden yoksun bir oyun sergiledi. Bunda takım içi pas organizasyonunun oldukça zayıf olması çok etkiliydi. Ben defansın ortasından oyun kurup gizlice çıkıp atağa destek veren bir adamım. Aynı Koeman, Rijkaard, Helguera ve Pique gibi... Fakat bu sefer pas yapabileceğim kimse yoktu etrafta. Herkes topu ayağına bekledi. Araya kaçışlar, rakibi peşine takıp takımdaşına alan açan koşuşlar yapmazsan hiç birimiz gol atabilmek için pozisyon bulamayız. Bugün bunu yapamadık. Pasla ileriye çıkıp pas almaya ve gol bulmaya çıkma çabalarımda da pas alamayınca boşa yorulmuş olduk. Yani buradan çıkan sonuç; bilinçsiz oyuncu kendi kendini yorar, pas iletişimi zayıf-bencil takım da oyuncuyu yorar... Gol olarak sonuca varılamayınca oluşan komple yorgunluk tatsız, ruhsuz, hevessiz, isteksiz bir maç çıkardı ortaya...

Farkı yedik, hakettik, eksiktik, pas yapamadık, pozisyon bilinçsizliğinde gole boğulduk. Maçın yıldızları yenik takımın oyuncuları Hayri ve Yalın'dır (kalecimiz) benim için. Terlerine sağlık...

Sizin oynadığınızda futbol, bizimki de... Üzgünüz Guardiola...

sevgiler volkanbk3

23 Temmuz 2010 Cuma

Tayyip Erdoğan ile Cuma Namazı Kılmak

Askerlik öncesi ailem ve akrabalarla son kez birarada olabilmek için Yalova'daki yazlığımızdayız bir kaç gündür. Cuma namazı için eniştemle Yalova Merkez Camiine geldik öğlen saatlerinde. Bir tören için Yalova'da bulunan Başbakan da remen tebaasıyla (!) beraber namaz için bu camiiyi tercih etmiş. Bir anda acayip bir kargaşa, uğultu, panik halindeki korumalar, özel harekat, toz duman. Yer açın, Sayın Başbakan geçecek, falan filan. Sayın Başbakan adeta cemaati yararak en ön sıralara geçip safını tuttu. Bu sırada onun bulunduğu kata girişleri korumalar ve özel harekat kapatıp içeriye yer olduğu halde ilave kimseyi almadılar. İnsanlar dışarıda sıkış tepiş, güneşin altında cuma kılmak zorunda kaldılar. Ve üst katlarda yer olmasına rağmen bu uygulama devam etti. Bu sırada cemaatin içinde Başbakan'ın hemen 2şer metre yanında ayakta durup namaz boyu asayişi sağlayan 2 koruması da resmen renk kattılar namaza. Enteresan olanı kapıları kapayan koruma ve harekatçıların bir kısmının da farz kılınmadan önce cemaatin içine karışıp namaza durmasıydı. Meraklı kalabalık, hiç kesilmeyen uğultu ve cehennem sıcağına rağmen illa da kapıları kapayacam diyen hafif tombul korumayı da söylemeyi unutmamak gerek.

Şimdi tabi insanın aklında şu sorular kalıyor:

1) Bir kaç saf önümde saf tutan ve cuma namazını kılan sayın Başbakan 1 cuma sevabı kazandıysa kaç tane kaybetmiştir?
2) Bu korumaların anlam verilemez telaşı nedir Allah aşkına?
3) İşleri koruma olan adamların koruma işini bırakıp namaza durmaları doğru mudur?
4) Başbakan namazını kılacak diye onu koruyup ibadet edemeyen korumaların günahı kimin boynunadır?

vs. vs.

Netice olarak ön safa geçerken kalabalığı yaran ve elime de basan Sayın Başbakan başta olmak üzere Yüce Rabbim sen affedicisin, affetmeyi seversin, ne olur bizleri, anne babalarımızı ve tüm inanları affet! Sana layık olamıyoruz, olmaya çalışırken de elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. Bizleri bağışla!

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Değişen yönetici profili

GS: Adnan Polat ve Adnan Sezgin


FB: Aziz Yıldırım

FB: Şekip Mosturoğlu


BJK: Yıldırım Demirören

BJK: Serdal Adalı

20 Temmuz 2010 Salı

Çarşı’ya Quaresma Afyonu


haberVS

Türk futbolu son yıllarda kariyerinin zirvesi ya da kariyerinde ikinci bir patlama yapmak isteyen futbolcuların adresi olmaya başladı. Avrupa futbol piyasasında önemli yerler bulabilecekken Türkiye’yi tercih eden oyunculara son olarak da Portekizli Quaresma eklendi.

Bu transferler kulüplerde “sihirbaz” olarak görülen yöneticilerce gerçekleştiriliyor. Fenerbahçe’de bir dönem Hakan Bilal Kutlualp şimdi ise Cihan Kamer, Galatasaray’da ise bir dönem Adnan Polat (1992-1996) son yıllarda ise Haldun Üstünel bu rolleri üstlendi. Beşiktaş’ta ise “son büyü” Quaresma transferinin arkasında Serdal Adalı ismi karşımıza çıkıyor. Peki kulüplerimiz bu transferleri hangi parayla yapıyor?

Güncel politika: Sat öde

Oturup kulüplerin mali tablolarını uzunca incelemeye gerek yok; transfer politikaları bile bu konuda fikir veriyor. Galatasaray kadrosuna yeni futbolcular katmak için Keita, Elano gibi yüksek maliyetli oyunculardan kurtulup daha ucuz oyuncuların parasını çıkarma çabası gösteriyor. Bu da gösteriyor ki artık kulüp kendi ürettiği parasıyla geçinmeye çalışıyor.

Fenerbahçe ise sporun her dalında Türkiye’nin en kurumsal kulübü olmayı başarıp gelirlerini kat kat arttırarak transferlerini buradan elde edilen gelirle karşılıyor. Gelgelelim yüksek gelire sahip Fenerbahçe bile bunu 12 yıldır Aziz Başkan’ın rahatça çıkarabildiği milyonlara da borçlu. Zaten ondan daha fazla parası olan birileri çıkabilse hâlâ başkan kalabilir miydi? (Bu, bir başka tartışmanın konusu.)


Ödüyorum, öyle ise varım!

Ya Beşiktaş? Yıldırım Demirören başkan olduğundan bu yana çok önemli isimler geldi Beşiktaş’a. Son Dünya Kupası’nın sahibi İspanya’nın ve Real Madrid’in hocası Del Bosque, Fransız siyah inci Jean Tigana ve milyon avrolara transfer edilen birden fazla futbolcuya tazminatlar ödendi. (Juan Fran, Ailton, Kleberson, Ricardinho, “yeni Maradona” Federico Higuain ve daha niceleri…) Bu isimler Yıldırım Demirören’in parasıyla gelip, onun parasıyla gönderildiler. Ama görünen o ki Demirören bu konuda artık tek başına da değil.

19 Haziran 2010’da yapılan Divan Kurulu toplantısında Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel’in açıkladığı raporda Beşiktaş’ın borcunun 285 milyon 233 bin liraya, alacakların ise 62 milyon 364 bin liraya ulaştığını belirtti. Alacakları düştükten sonra oluşan net borç 222 milyon 869 lira. Kulüp yaptığı harcamaların 75 milyon 976 bin avrosunu sadece iki kişinin cebinden karşıladı: Yıldırım Demirören (66 milyon 294 bin lira) ve Serdal Adalı (9 milyon 682 bin lira). Yani Beşiktaş Kulübü’nün üçte birinin finansörü ve sahibi Yıldırım Demirören ve Serdal Adalı.

Mali tablolar açık açık gösteriyor ki Beşiktaş bu iki isim tarafından satın alınıyor. Yıldırım Demirören’in “Verin paramı gideyim” açıklamaları da bu görüşü destekliyor. 30 Haziran 2010’da Sabah gazetesinde Fatih Doğan tarafından kaleme alınan haberde Serdal Adalı’nın da “Futbolcuların ödemesi varsa çıkarır veririz. Bu sorun olmaz. Bana ne deyip sırtını dönecek adam değiliz” demesi de “Beşiktaş’ı borçlandırmaya satın almaya devam edeceğiz” olarak yorumlanabilir. Böylece de yönetimdeki koltuğunu sağlama alıyor bu iki isim.


Çarşı uyuma

Geçen yıl Beşiktaş tribünleri Yıldırım Demirören’i her maçta “Yeter! Yıldırım Demirören Yeter!” tezahüratlarıyla istifaya davet etmişken bugün Schuster ve Quaresma isimlerini Türkiye’ye getirerek büyük iş yaptı Serdal Adalı. Hem uzun süredir taraftarla arası bozuk olan Yıldırım Demirören’in 254 gün sonra stadyuma giderek taraftarla tekrar barışmasını, hem de “Adamın Kralı Serdal Adalı” tezahüratıyla koltuklarının kabarmasını sağladı.

Serdal Adalı NATO müteahhidi. (Bu iş kolunu Türk futbolunda bir yerlerden hatırlıyoruz.) Ayrıca Adana’daki, Amerikan mı, NATO üssü mü belli olmayan İncirlik Askeri Üssü’nün* büyük bir kısmının inşasını gerçekleştirdi. Yani kişisel kazancını Amerikan’ın Ortadoğu planının önemli bir parçası olan savaş üssünü yaratarak elde ediyor. Elde ettiği bu gelirle de Quaresma, Schuster, Hilbert gibi isimleri takıma katarak Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birini borçlandırırken Türk futbolunun en duyarlı taraftar grubunu bir büyüyle uyutabiliyor. Üstelik ki bu grup “Tanka karşı taş, savaşa karşı Beşiktaş”, “Beşiktaşlıyız savaşa karşıyız”, “Ne Irak, Ne Filistin, Ne Lübnan. Akmasın artık hiç kan. Ölmesin yüzlerce can. Her savaşa karşıyız. Biz Beşiktaş Çarşıyız” pankartlarını açarak önemli mesajlar vermişlerdi. Farkında değiller ki onlara bu pankartları açtıran kişi Quaresma’nın parasını savaşı yaratan ülkenin cebinden buluyor, bu parayla kulübü ve taraftarı satın alıyor.

Beşiktaş taraftarı bir an önce uyanmalı bu gerçekleri görmeli. Savaşa karşıyız derken aynı anda savaşın dolaylı destekçisi kişileri “adamın kralı” olarak ilan etmekten vazgeçmeli. Savaşa karşı olmadan önce kulübü satın alma yolunda Yıldırım Demirören ve onun yolunda ilerleyen Serdal Adalı’ya karşı olmalı. Yoksa bundan sonra savaşa karşı olduklarının hiçbir inandırıcılığı kalmayacak.

*İncirlik Üssü Gerçekleri: http://bianet.org/bianet/siyaset/111242-incirlik-ussu-gercekleri

19 Temmuz 2010 Pazartesi

"El Mago" Pino Galatasaray'da!


Dur bakalım bir şeyler oluyor sanki. Önce Cana sonra Kewell ve Pino. Ne kaldı eksik? Bence bir defansif orta saha bir forvet ve bir sağ bek. Sağ bek hariç gerisini alacaklardır muhtemelen hatta bir de stoper alınacaktır ama Galatasaray'ın Perez'den beri sağ bek ihtiyacı olduğunu kimse ısrarla görmüyor nedense. Neyse Galatasaray'ın ikinci nam-ı değer "Sihirbaz"ı Pino hayırlı olsun, gerisine bakalım...

Budur!

Adamımsın!

18 Temmuz 2010 Pazar

Paranormal Activity 2



Ekim Sonu Vizyonda...

Biri Beni Çimdiklesin!

Biri beni çimdiklesin cidden :) Leo Franco ve Marcelo Carrusca'nın sözleşmeleri karşılıklı olarak feshedilmiş en sonunda. Sanırım Arjantinli'den ağzı yanan yönetim bundan sonra Güney Amerikalılar'ı üfleyerek yer. Franco tamam da bu Carrusca için ne araştırmalar yaptık acaba nerelerdedir diye. Resmen reality show tadında günler geçirdik bulabilmek için "Maradona'nın veliahtı"nı. Aşağıda eski yazılardan birkaçı var Carrusca'ya dair, okuyun eğlenin derim :)


Kayıp Aranıyor! Bir Yudum İnsan
Carrusca Ne Oldu?

17 Temmuz 2010 Cumartesi

NBA'de Pivotlar Kapış Kapış

Yılların kıymeti bilinememiş önemli pivotu, pas veren pivotun yaşayan en iyi örneklerinden biri olan Brad Miller Houston Rockets ile 3 sene 15 milyonluk bir kontrat yapmış. Bu büyük ihtimalle 34'lük Miller'ın kariyerindeki son imza. Ligdeki en iyi beyaz uzunlardan biriydi hep Miller ve Rockets kariyerinin sonunda olsa da onu takıma katarak önemli iş yaptı. Scola ve Ming'in arkasında hatta Ming'in sakatlıklarında güvenilir bir isim olacaktır. Hem Rockets hem Miller kazandı.

Lebron James Miami'ye eli boş gelmedi ve Ilgauskas'ı da adeta ikram etti Heat'e. Veteran minimum'a imza attı yanlış öğrenmediysek 35'lik Sloven (babayı Sloven Litvanyalı herif ya, valla Alkın olmasa rezil olduk, sıcaktan beyin kavruldu anlaşılan, sağol kardeşim, he he) pivot ve ilk kez Cavs dışında bir takımın formasını terletmeye karar vermiş oldu. Böylece Heat kadrosunda ciddi bir uzun rotasyonu ortaya çıktı. Keza Heat Joel Anthony ve draft seçimleri Dexter Pittmann'la yeni kontrat imzalamış ve Magloire ile anlaşmış ama imzalar henüz atımamıştı. 4 tane kalbur üstü denilebilecek uzun oyuncuyla 5 numarayı idare edecektir Heat. Ha o 3 yıldızın yanına ben de gitsem pota altında sırıtmam gerçi. Bu arada Heat Dooling, Juwan Howard, Arroyo, James Jones ve Quinn'le de görüşme halindeymiş ki bir nevi yeni Boston olma yolundalar, 3 yıldız ve kadroyu dolduracak veteranlar projesiyle.

Son imza atan pivot ise 4 yıl ve 16 milyona Minnesota ile kontrat uzatan Milicic. 7 yılda 5 takımda forma giyip hiç birinde başarı yakalayamayan Sırp pivot için Al-J sonrası Wolves 5 numarası biçilmiş kaftan gibi. Geçen sezon sonu fena oynamamıştı Milicic ve acaba sonunda bundan bir şeyler olur mu diye sormaya başlamıştık. Ve yüzü yaşlanmış olsa da bu çocuk hala 25 yaşında. Uzunlar geç olgunlaşır hipotezinden hareketle bugün imza atan 2 pivotun yaşlarının da 34 ve 35 olduğunu hatırlayarak Milicic'e biraz daha kredi vermek gerekir sanki.

Aferin Evladım

 

Diyecek fazla söz yok, koptu gidiyor Magic Smith'in direksiyonunda. Lewis, Carter, Q-Rich, şimdi de 3 sene 19 milyona takımda tutulan, Bulls'un almasına izin verilmeyen Redick. Salınan Barnes. Gidene bak kalanlara bak arkadaş. Yumuşacık, az pirinçli sütlaç gibi oldu takım! Savaşacak, dövüşecek, doğru düzgün savunma yapacak adam yok 2-3-4 rotasyonunda. Bass ve Gortat oynatılmazken bütün iş Howard'a kalacak. Savaşsın mı, dövüşsün mü, hücum mu etsin, gelişimine devam mı etsin nedir yani. Ha Duhon'u aldın falan. Duhon Allah mı peygamber mi, bu nedir ya! Lüks vergisi gelmiş dayanmış 23-24 milyona, boşa veilen onca para. Bana ne ya cebimden mi çıkıyor, di mi ama kardeşim. Neyse ben kaçtım, siz aynen devam Otis, Rick, aferin evladım!

Ferrari için Servet Verilir mi?

Başlık başlı başına ayrı bir soru, Milliyet'in Galatasaray'la ilgili transfer haberleri apayrı. Daha yeni Kewell'ı geri getirdiler, Pino'ya imza attırdılar, Tochowski'yi uçağa bindirdiler. Bu haberler doğru çıkmazsa birileri çıkıp özür diler mi acaba onu çok merak ediyorum. Yoksa Ferrari için Servet verilir mi, bence verilir. Takımları için motivasyonları köreltilmiş iki adamın takası makuldür. Hep düşmanlık yapacak değil ya büyükler birbirine. Zaten bu tip icatlar da Sezgin'den çıkar ancak. Neyse cidden konu Ferrari geldi Servet gitti değil de bu yırtık dondan fırlarcasına ortaya çıkan transfer haberleri. Gerçekten ciddikaynaklardan mı geliyor bu haberler yoksa kaynağınızın üzerinde mi oturuyorsunuz beyler?

16 Temmuz 2010 Cuma

Kewell'la Anlaşıldı mı?

Az önce Milliyet'te Sabah gazetesi kaynaklı "Kewell'la tekrar anlaşıldı" haberini okudum. Eğer doğruysa taraftarın arzusu yerine getirilmiş olur ve Üstünel nedeniyle gerilen ilişkiler biraz daha yoluna girer gibi geliyor bana. Sonuçta Kewell Hagi'den bu yana Galatasaray'a gelmiş 1 numaralı profesyonel ve maç kurtaran, ruh katan futbolcu. Umarım doğrudur bu haber ve Kewell Pazartesi Hollanda'da Galatasaray kampında olur.

Bir de ortalarda dolaşan Trochowski hadisesi var ki çok beğeniyorum Alman futbolcuyu. Eğer gelirse çok yönlü oyunuyla tam bir joker olur orta sahada ve Ayhan'dan Barış'tan Sarp'tan uzun sürelerle ayrı kalırız. Tüh tüh!

Kartalı izlerken terli-Yorum!

Dünya Kupası biter bitmez -benim için bu blog için henüz bitmedi ammaaa- resmi maçların hemen başlamış olması herkesi bir boşluğa düşmekten kurtarmıştır şüphesiz... İlk ciddi ve resmi maça çıkan takım Beşiktaş oldu.

Rakibi ciddiye almak gerekmiş bir maçta daha bunu anladık. Gerçi rakip Vikingur çok mühim bir iş yapamadı. İki yarıda da yarımşar pozisyondan bir pozisyon üretebildiler ancak. O pozisyonları da içine Rüştü girmiş olan Hakan Arıkan kurtarıverdi yürekleri ağza getirerek.

Beşiktaş takımı gole dönük bir ilk 11 ile çıktı sahaya. Baklava dizilimi vardı. Ernst geride Tabata, Delgado ve Quaresma değişmeli Nihat ve Bobo da ileri ikilide... Gerisi zaten sağlamda! İki İbo, Sivok, Erhan geride sakin bir maç çıkardılar. Quaresma şov yaptı bol bol. Sezon açılana kadar böyle devam eder. Kimse her maçta bu kadar hareket beklemesin Q7'den. Bir penaltı kaçırarak şovun tadını kaçırdı bile. Sonrasında Beşiktaş taraftarı Q7'ye moral verdi ama Vikingur maçı olmasaydı bu kadar hoşgörülü olurlar mıydı?.. Tabi portekizli gelince Tabata da, Delgado da birden sıradanlaştı. Tabata, Delgado'dan daha istekli bir oyun sergiledi ama bu maç tek bir adama yaradı.

Avrupa Kupalarında altyapıdan gelen en az 4 oyuncunun ismini yazma zorunluluğundan önceki sezon 10 Milyon Euro'ya alınan Nihat asker dönüşü katıldığı takımında oynadığı maçlarda kötü performans sergilemiş yerden yere vurulmuştu! Bizim evladımız ya vurun vurabildikçe... Sezonun sonlarına doğru çok da iyi oynamaya başlamış tek eksiği golle buluşamamak olmuştu. Son maçta da yamulmuyorsam bir kaç gol atmıştı. Nası bittiyse öyle başladı Nihat ve eski günlerine geri dönüş sinyalini verdi. 30 yaşındaki Nihat daha akıllı oynayacak ve takımına mükemmel liderlik yapacaktır bu sezon. Yarebbim onu sakatlıklardan bizi de bu sıcaklardan korusun... Anam ne bu ter!

15 Temmuz 2010 Perşembe

Jackson 5+1

Brezilya'da göze batan bir başka isim de yine bir bek oyuncusu Michel Bastos'tu. O. Lyon'daki yarım sezonluk muhteşem sıçrayışla Fenerbahçe'li milyon avroluk! Andre Santos'u bir anda kesiverdi. Dunga da bu anı bekliyormuş gibi Santos'un yüzüne bile bakmadı. Bense Michel Bastos'un yüzüne bakakaldım. Sanki rahmetli Michael Jackson'ın yıllardır kayıp olan 6. bilemedin 7. kardeşini görmüş gibiydim...

B-rezil-ya!

Dünya Kupası süresince yazamadım. Binbir türlü nedenim vardı yazamamak için. Bunla alakalı bir yazı da yazacağım. Hatta yazamadığım süreçte futbolla ilgili fantastik şeyler ürettim. Yazacağım onu da... Ama Dünya Kupası'nı izledim. İzleyebildiğimce vakit bulabildikçe. Ve aklıma geldikçe kupa hakkında yazdıkça yazacağım... Tazeliğini korur hem kupa böylece ligler başlayıncaya...


Hollanda maçlarını kaçırmadım dediğim gibi. Brezilya'nın çok sıkıcı geçen Portekiz maçı dışında karşılaşmalarını izledim. Turnuva sonrası en çok göze batan ve bahsedilen şey de, takımların kendi oluşturdukları futbol ekollerinin dışına çıkarak farklılaşarak oyunlar sergilemeleri oldu. Almanya için "Avrupa'nın Brezilya"sı dendi mesela. Brezilya da "Avrupalı" Brezilyalılardan kurulu takımıyla Güney Amerikalı ekolünden uzaklaşarak, Avrupalı oyun stilini benimsedi. Bu da Brezilya'ya hiç yakışmadı hakkaten. Ne biçim bir Brezilya'ydı o hakkaten ama yaaaa!!

Sezon boyu sakat olan Kaka'dan,yıldızlaşmasının beklendiği nazlı bebek Elano'dan, Avrupa'ya uyum sağlayamayan Santos'lu Robinho'dan, yıllardır Sevilla'dan ileri adım atamayan Luis Fabiano'dan,en kötü sezonlarından birini yaşayan Juventus'ta forma şansı bulamayan Felipe Melo'dan medet uman, Ronaldinho'suz, Pato'suz, Diego'suz kısacası forvet hattı "estetiksiz" Brezilya'dan ne beklenebilirdi??


Takımın izlediğim maçlarında özellikle Kuzey Kore maçında tek ümidinin Maicon olması Brezilya için "düşünme" vaktinin geldiğini gösterdi. Maçlar sıkıştığında Maicon'un bindirmeleri olmadan atak yapamayan bir Brezilya izledik. Koskoca bacasız sanayiden oyunun kilidini açabilecek başka adam çıkaramamışlar! Tamam Brezilya'nın Roberto Carlos'lu, Cafu'lu, Carlos Alberto'lu savunma kanat oyuncularından oluşan bir kanat geleneği de vardır ama o takımda kilitleri açan, Zico, Rivaldo ve Romario gibi isimler de vardı... Son Dünya Kupası'ndaki Brezilya belki de en kötü Brezilya idi. 2009'daki Konfederasyon kupasında da sinyallerini vermemiş miydi sanki?

İspanya - Hollanda finali hakkında

Maç öncesi ne yazdıysam onu izledim. Şaşırmadım böyle bir final izlediğime. Şaşırdığım anlar da oldu ama onların çoğu da hakemin verdiği kararlara dair anlardı. Maç boyu Hollanda'nın geride beklemesini eleştirenler şunu unutmasın. Hollanda gücünü biliyordu. Van Bommel ve De Jong ile İspanya'nın yaptığını yaparak onu durduramazdı. Rakibi "döverek" durdurmak da gerekmezdi ama biraz diş gösterip rakibi yıldırmak her maçta olabilecek bir şey. Faul olmadan biten kaç futbol maçı olmuş ki dünyada? Yeri gelince -halısahada- "futbol bu erkek oyunu" diyip bacak kıranlar izlediği maçta iki fazla faul görünce çok faullü oynadılar demeyin...

Maçın ilk 20 dakikası süper baskılı ve hızlı bir şekilde başlamıştı. İspanya sürekli pas yaparak rakiplerinin sinirsel ve fiziksel direncini kırmak isteğindeydi. Hollanda rakibini durdurmak için, sert oynamak dışında,top ayağında olan futbolcuya değil topu ayağında bulunduran futbolcunun pas opsiyonlarını kapattı. Böyle olunca Pique ve Puyol aralarında paslaşmak zorunda kaldılar ve İspanya'yı uzun toplarla oynamaya zorladılar. Aynı şeyi İspanya da Hollanda'ya uyguladı ve İspanya kadar iyi pas yapabilen ayaklara sahip olmayan Hollanda daha çabuk pes etti ve topu daha çabuk ayaklarında uzun toplarla çıkarmak zorunda kaldı.


İlk 20 dakika çoğunlukla böyle geçerken Sergio Ramos'un topu kaleye gönderemediği kafa şutu gol olsa maçın gidişatı kuşkusuz çok farklı olurdu. Hollanda ileriye çıkmaya başlar, daha az faullü oynardı.

Hollanda'nın emektar kaptanı Torres yerine ilk 11'de başlayan Pedro'yla adam adama oynadı. Öyle ki bir pozisyonda Hollanda defansının sağına geçen Pedro'yu takip ediyordu Hollanda'nın sol beki olan Giovanni van Bronckhorst. İlk yarının ortalarına doğru, hızlı başlayan maçın temposu doğal olarak düştü. Adrenalin yaratmak lazımdı bu dakikalarda ve hırslı-sert futbol oynayan Hollanda'da De Jong net kırmızı görmesi gereken bir hareketle Xabi Alonso'nun göğsüne kramponu geçirdi. Sarıyla yırtması ilginç... O pozisyonda yırtmış olması daha ilginç.


Ramos'un kafa şutu dışında heyecanlı pozisyon göremediğimiz ilk yarıda Hollanda centilmenlik yapacağım derken İspanyol kaleciye topu gönderdi. Top az kalsın kaleye giriyordu ki Casillas topu kornere çelebildi. O pozisyondan sonraki pis bakışları da görülmeye değerdi.

Hollanda devrenin sonuna doğru birkaç güzel organizasyonla rakip kaleyi zorlasa da sonuç alamadı. Devre boyunca iki takımın da sadece duran toplarla tehlike yaratmaya çalışması yeteri kadar sıkıcı kıldı ilk yarıyı.


İkinci devre yine aynı başladı. Fakat iki takım da uzatmalara gitmesini istemiyordu. Pozisyon üretme çabaları ilk olarak Hollanda adına sonuç verdi. Sneijder'in Robben'e verdiği nefis pas ve Robben attığı inanılmaz deparla maçın en net pozisyonunu yakalayan turuncular Casillas'ın ayağına takıldı. Ah işte o gol olsa... "Hollanda akıllıca oynadı", "Hollanda kaderine isyan etti" vesaire şeyler yazılır çizilirdi.

Del Bosque, Gio'nun adam adama oyununa maruz kalıp yorulan Pedro'nun yerine Navas'ı oyuna aldı. Aşağı yukarı aynı oyun tipine sahip Navas'ın daha savruk bir tekniğe sahip olması ve fiziksel olarak Pedro'ya nazaran daha cılız olması beni önceleri düşündürdü fakat attığı çalımlar ve yaptığı ortalarla İspanya'ya hareket getirdi. Hele ki yaptığı sert ortada arka direkteki İspanyol futbolcu topu kaleye itebilse...


Van Marwijk ise Kuyt-Elia değişikliği ile cevap vermek istedi ama sonuç alamadı. Turnuva boyunca fazla varlık gösteremeyen van Persie ile Elia'yı değiştirse sonuç ne kadar farklı olurdu bilemeyiz ama turnuvanın Hollanda adına en iyi oyuncularından olan Kuyt'un finalde kenara gelen ilk oyuncu olması "enteresandı."

İspanya son 15 dakikada yine daha iyi olan taraftı. Ramos yine kafasıyla gönderdiği topla Hollanda ağlarını havalandırmak istedi ama başaramadı. Ardından 80. dakikada bir pozisyon vardı ki "total futbol"un ne olduğu o pozisyonda açıklandı. Iniesta altı pasta topla buluştu ve kaleci ile karşı karşıya kaldı. Şutunu engellemek üzere Hollanda'nın en çok gol atan oyunucusu Sneijder Iniesta'yı engelledi ve takımının umutlarını tazeledi. Bu pozisyon'un ardından yine bir depar geldi Robben'den bu sefer biraz yorgundu ama yine hem Pique'yi hem de Puyol'u geride bıraktı. Fakat topu biraz açınca Casillas da Robben'in açısını çok iyi kapatınca bir golden daha oldu Hollanda... Eh böyle olunca da maç uzatmalara gitmeyi haketti.
Uzatma dakikalarında kondisyonu düşen Hollanda İspanya'ya daha fazla pozisyon vermeye başladı. Fakat Hollanda defansı Gio'nun kanadından çokça açık vermeye başladı. Gio kendi kanadından gelen iki tane atağı önledi. Tecrübesi ve oyun zekası o iki pozisyonu engellemesindeki önemli etkenlerdi. Fakat van Marwijk Gio'yla oynamaya cesaret edemedi. Ömer Üründül sakatlanıp çıkmak zorunda kaldığını söylese de inandırıcı değildi. Turnuva boyunca dediği ne inandırıcıydı ki?! Neyse Braafheid'ın oyuna girmesi Hollanda'nın sonu oldu. Turnuva'da ilk kez forma giyecek Braafheid'ın bu şansı finalde bulması bir kumardı. Sol bek olmamasına karşın defanstan anlayan Boulahrouz girebilirdi oyuna... Heitinga'nın atılması Luis Suarez'in atılmasından daha makuldu. Ama İspanya'nın yenmesinin önüne geçemedi Heitinga da... Ne Elia, ne van der Vaart ne de Braafheid değişiklikleri sonuç vermedi ve İspanya sol bekten Iniesta ile golü buldu tam da 116'ıncı dakikada... Bir kaç dakika daha ayakta kalsaydı Hollanda maç penaltılara kalacaktı ancak yıllarca yarı finallerde penaltılarda elenen Hollanda penaltılardaki şanssızlığını da yenebilecek miydi bilemeyeceğiz...

Robben o golleri kaçırmasa, Ramos henüz ilk 20 dakika içerisindeki pozisyonunu kaçırmasa, de Jong Xabi Alonso'ya yaptığı harekette kırmızı kart görse, Stekelenburg ve Casillas karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda topları kurtaramasa, hikayelerin hepsi çok farklı yazılabilirdi... Boş konuşuyoruz demek değil niyetim ama diyeceklerimizin-dediklerimizin hiç biri dilimizin ucunda olan, ucundan çıkan şeyler değil... Tuşladığımız her kelime gözümüzü ayıramadığımız o pabuçların ucundan çıkarttırılıyor biz edilgen yorumculara...

Maçın kader adamları: Iker Casillas, Sergio Ramos, Arjen Robben, Marteen Stekelenburg ve kesinlikle Howard Webb...