Devamlı kullanılan ve vücudun ya da benliğin de diyebiliriz bağımlısı olduğu alışkanlıkların bırakılması veya bıraktırılması sonucu ortaya çıkan, dayanması çok zor, mücadelesi çok sabır gerektiren olgudur "Yoksunluk Belirtileri". İnsanlar evliliğim bittiğinde, ki bunun doğrusu bitirildiğindedir, bu yoksunluk belirtilerini yaşayacağımı sandılar. Sanmakta da haklıydılar ben bile öyle sanıyordum. Ama insanın bilinçaltının ne kadar derin ve bizlerin algılayamacağı kadar tecrübelerimizden öte bir tecrübeye sahip olduğunu bilmiyorduk hiçbirimiz.
Yoksunluk belirtileri çoğunlukla uyuşturucu, alkol, sigara, kafein gibi doğrudan sinir sistemini etkileyen alışkanlıkların bırakılmasıyla beliriyorlar. Bu belirtileri had safhada yaşamak istemiyorsanız kademeli olarak bırakmak gerekiyor alışkanlıkları. Bu sefer vücudu yoksunluğa alıştırmak gerekiyor. Diyelim ki bunu da yapamadınız, o zaman öylesi bir şok yaşamanız gerekiyor ki o alışkanlıktan da o alışkanlığa tutulmuş olmanızdan da nefret edin.
Rahmet olsun sevgili dedemin hasretlerini dinleyerek büyüdüm ben. Erkek çocuk hasreti vardı dedemin, 2 kızı olmuş, 4 erkek evladı doğumda ölmüş zamanında kan uyuşmazlığından. Ben ona ödül gibiydim, birbirimizin alışkanlığıydık. Ondan dinlediğim 10 yılı geçmiş olan şampiyonluk hasretiyle büyüdüm. Hasretin nasıl sevgiye dönüştüğünü öğrendim. Derwall'in talebeleri şampiyonluk kupasını kaldırırken dedemle birbirimize sarılıyorduk biz. Hiç için acımadı mı beklerken dedim dedeme "Ona da alışıyorsun evladım" dedi "Sırrı inancını kaybetmemekte". İnancını kaybetmemek, kime, neden? Çözdüm dediklerini, cevap: Kendine, gerçekten inandığına.
Sigara kullanmıyorum, ömür boyu ağzıma içki sürmedim, her ikisini de denemedim bile. Çayı hiç sevmiyorum, kahveyi midem kaldırmıyor, asitli içekleri tam 14 senedir içmiyorum. Bir dönem bahis oynayıp iyi para kazandım ama asla tutku olmadı, kumara dönmedi benim için. Öyle çılgınca gecelere akıp sabahı edecek adamlardan hiç olmadım. Çok arkadaşım oldu her görüşten, her sosyal tabakadan, hepsi aynıydı benim için. Onlar arasından seçtiğim dostların çoğu yanlış tercihti, yemediğim kazık da kalmadı. Ama ilginçtir hiç biri içimi uzun uzun acıtmadı. Neden diye düşündüm hep, neden onların yoksunluğunu hissetmiyorum ben? Sonra çözdüm? Benim benden içeri bilinçaltım kendisine bir savunma mekanizması geliştirmiş durumda. Bu savunma mekanizmasının tabanında ise başta dedem ve ailem var. Bu mekanizma seneler boyu yaşadıklarımla da donanımlanınca, farklı bir karakter çıkmış ortaya.
Geçen gece Trabzonspor'a yenildiğimizde yine ekran başındaydım. Çok farklı hayaller kurarak aldığım 120 ekran LCD'de tek başıma seyrettim yine maçı Ses her zamanki gibi duyulabilecek kadar açıktı, ben de hoşlanmıyorum aşırı gürültüden, kafayı şişirmenin lüzumu yok tatil gününde. Emre o hatayı yapıp Colman golü attığında, Dos Santos'un şutunu Kıvrak 90'dan aldığında umutsuzluğu düşmedim, keza maç bittiğinde de yıkılmış bir halim yoktu, aksine keyifle bir de film izledim maçın üzerine. Geçen sene ligi altlarda bitirdiğimizde de acımamıştı içim, hep hazırdım ben bunlara. Güzel şeylerin bitmesine bir alışkanlığım vardı, önceden önlemini alıyordum ama farkında değildim. Ne de olsa 14 senelik yoksunluğun ne olduğunu dinleyerek büyümüştüm.
Unutmaya çok hazır bir bünyem var benim. Bu hayatta dedemden başka hiçkimse hiçbirşey için yaşamadım yoksunluk belirtilerini. Onun gidişi çok yıpratmıştı beni. Onun ve ailemin bana kattığı şey ise her şeyin bitebileceği ihtimaline hazır olmakmış.Öyle bir hazır olmak ki bu farkında olmadan, bitmesin diye herşeyin aslında olması gerektiği gibi yürüdüğüne inandırıyorsun kendini, bir aksaklık varsa suçun kendinde olabileceğine inandırarak benliğini yapmadığın şeyleri yaptım diye üstleniyorsun, sırf herşey yoluna girsin diye, Don Kişot değil de onun saldırdığı bütün değirmenler oluyorsun isteyerek ve bilerek. Halbuki seni kemiren, seni dışlayan, seni kendinden uzaklaştıran, seni için için yiyen bir hastalık karşındaki, artık sana zarar vermekten zevk alır hale gelmiş görmüyorsun. Ama işin aslı o değil, gözlerin görmüyor sadece, bilinçaltı denilen o derin deniz fırtınalara çoktan hazırlamış seni. Her şey olup bittiğinde sen bütün olasılıkları denemiş ama asla vazgeçmemiş olarak dimdik ayakta kalıyorsun. Çünkü sen sigarayı bırakmamışsın o seni bırakmış, hem de giderken iki parmağın arasından kendini senin üstünde söndürmüş. Kısacası nefret etmişsin yaşadıklarından, alışkanlığından. Zaten ömür boyu başka hiç bir zararlının etkisinde kalıp yoksunluğunu da hissetmediğin için kendini bilmez bir hazır olma halindesin. O kadar çabuk unutuyorsun ki o alışkanlığı, işin gerçeğini bilinçaltın sana sunduğunda, aslında senelerdir kullanıldığını anladığında, giderken yapılanlarla beraber hem kademeli bırakmışsın hem de şok bir ayrılış yaşamışsın o alışkanlıktan, farkına varıyorsun.
Yaraların çabuk iyileşiyor, "Yazık etmişim gençliğime, ama hala genç değil miyim ben, yılların benden götürdüğü sadece tecrübesizliğim değil mi?" diye soruyorsun kendine. Yarayı açanın geride bıraktığı nefretini o yaralara merhem ettiğini, o derinin o deriyi bir daha istemediğini, kabuklar kalktığında altında yepyeni bir adam olduğunu görüyorsun. Hayat çok güzel gerçekten. Erkeksin, bekarsın, iyi bir işin var, muhteşem bir ailen, seni seven dostların dostların var etrafında, her biri sana uzatmış elini. Güneşe dönüyorsun yüzünü, bütün kış bir kez içlik giymiyorsun, bereyi nadiren takıyorsun önceki senelerde her takmadığında seni yataklara düşüren sinüzitin olmasına rağmen bir kere hasta olmuyorsun, senelerdir kurtulamadığın fazla kilolar kendiliklerinden kaybolup gidiyorlar. Hayatında ilk defa saçlarını uzatıyorsun, beğenmeyen tek kişi olmuyor. Yalnız yaşamaya başlıyorsun, zorla verilmiş olsa da özgürlükten aldığın zevki tarif etmeye kelime bulamıyorsun. Aylardır bir sayfa yazamadığın doktoranı bitiriyorsun, bir anda aranan adam oluyorsun, bir çok fırsat, güzellik arka arkaya seni buluyor.
İşte o gün anlıyorsun ki yaşadığın son 11 sene yoksunluk belirtilerinin ta kendisiymiş.
Ve yarın yeni hayatında yepyeni bir sayfa yazılmaya başlıyor, sen artık o sen değilsin, sen artık yalnız değilsin.