Sayfalar

2 Nisan 2010 Cuma

Yaşadığını Hissetmek Yeniden

Saat çalmadan uyanmak sabahları,
Kaçta yatarsan yat dinlenmiş olarak kalkabilmek,
Dimdik durabilmek her dakika,
Annem, babam diyebilmek yeniden doya doya,
Sarılabilmek dostuna hiç olmayan kardeşinmiş gibi,
Gülen gözlerde yansıdığını bilmek, 
Set kurmamak artık hayata, 
Sana uzanan eller olduğunu görmek,
Olduğun yere şükretmek huzur dolu bir kalple,
Mutluluk gözyaşlarını tatmak tam da tadını unutmuşken,
Erkek olduğunu yıllar sonra,
Yaşadığını hissetmek yeniden...

1 Nisan 2010 Perşembe

Rooney'i Hedef Almak

Ribery'nin üzerine basa basa söylediği laftı "Rooney'i durdurmalıyız.". Rooney'nin normal şartlar altında durdurulamayacağını daha 2. dakikada basit bir korner atışında biz de gördük onlar da. Geri kalan 88 dakika ise tam Soccernet'in başlığı gibiydi "Bayern Rooney'i Hedef aldı!". Demichelis çok uğraştı İngiliz'den parça almaya ama bu şeref oyuna sonradan giren Gomez'e nasip oldu. Rooney'nin normal şartlarda 1 ay boyunca sahaya çıkamayacağını söylüyor doktorlar. Ama biz biliyoruz ki daha 19 yaşında, hem de ayağında kırık varken sahaya çıkıp İngltere adına gol atma başarısı göstermiş bir adamdır Rooney. Serttir, inatçıdır, mücadeleden kaçmaz. Ve haftaya Salı günü o sahada olmasa bile onun işini yapacak ilk önce ruhu vardır United'ın. Tek bir adamın üstüne oynayan zihniyet eninde sonunda kaybedecektir. Ribery'nin söyledikleri çok çirkindi sözün özü, sonunda Pandora'nın kutusundan bu sakatlığın çıkması hiç iyi olmadı. Ribery benim gözümde bir kez daha değer kaybetti.

Tur hala Ferguson'un ellerinde...

Zlatan ve Futbol Aşkı

İnsanın morali yüksek olunca uykuda alacağı enerjiye çok da ihtiyacı kalmıyor haliyle. Yine öyle bir gecede Arsenal-Barcelona maçına takılmış buldum kendimi. İyi ki de bulmuşum arkadaş, şu maç kaçırılsa cidden yazık olurmuş. Müthiş keyifli futbolun ve pozisyonların su gibi aktığı bir maçtı Ama en önemlisi Zlatan Ibrahimovic'in futbola, Barcelona'ya tam anlamıyla döndüğünü ilan ettiği maç oldu. İlk devre çok önemli 2 pozisyonu Almunia'da eritse de Zlatan 2. yarıda müthişti. Inter'i lokomotif gibi çektiği zamanlardaki Zlatandı sahada, yeniden Ibrakadabra'ydı, yeniden göz alıcıydı. Arsenal de eşlik edince Barça ve Zlatan'a Emirates'te tam bir futbol şöleni sergilendi, ama ne şölen ama ne goller. Futbolu sevme nedeni bu Barcelona, bu Messi, bu Zlatan. Zamanında TRT2'de izleyip de aşık olduğumuz İngiltere Ligi'nin, cumartesi geceleri kaçak köçek izlediğimiz İspanya Ligi'nin bıraktığı etkiyi bırakıyor çocuklar üzerinde, onları futbola aşık ediyor.

Hoşgeldin Zlatan, ne iyi ettin de döndün!

31 Mart 2010 Çarşamba

Çoban Salata'nın Renkleri

Geçen hafta Özhan Başkan için karartmıştık Çoban Salata sayfalarını. Bugün normalde eski haline getirecektim ama elim gitmedi bir türlü, kıyamadım. Şu haline gözüm öyle alışmış ki anlatamam. Yazılar sanki karanlığın içinden sıyrılan ışık hüzmeleri gibi bembeyaz. Bir de son zamanlarda Allah nazardan saklasın işler yolunda gidince o beyaz satırlar siyah zeminde çok farklı gözüktü bana. En azından bir süre daha böyle kalmasını istiyorum Salata'nın. Fikri olanı dinlemeye de hazırız, eski halini beğenenler, renklere eleştiri getirecek olanlar varsa başımız üzerine...

Kaleci Diyince Hugo Lloris

Dün gece uyku tutmayınca Bayern maçı sonrası Lyon - Bordeaux maçını da izledim. Kendimi şanslı bir futbolsever olarak sayıyorum bu maçı izleyebildiğim için çünkü Hugo Lloris'in çok önemli oyununa şahit oldum. Lloris gerçekten muhteşem bir maç çıkardı. Daha önce de izlemiştim ama dün gece tam anlamıyla beyminde kendisine bir anı çizgisi edindi Lloris. Muhteşem reflekslere ve çok iyi zamanlamaya sahip genç Fransız. Yan topları alıyor, bire birde iyi, şutlara karşı çok iyi yer tutuyor, savunmasını devamlı konuşarak uyarıyor. Artık kaleci diyince aklıma gelecek ilk isimlerden biri Hugo Lloris. Frey'i harcayan Domenech'in Lloris'i görmesi için belki de son dönemdeki en büyük şansı Fransız Futbolunun.

Kahveyi Güzelleştiren...

Kahve yapmakta da iddialıyım tıpkı mutfakta da olduğum gibi. Bol köpüklü, kıvamında ve telveye boğmadan yaparım kahveyi. Hayatımda iki kez kahve içebildim oysa, birincisi kabus gibi geceye sebep olurken ikincisi lavaboda sonuçlandı denemelerimin. Peki nasıl oluyor da içemediğim, tadını bile doğru düzgün hatırlamadığım Türk kahvesini becerebiliyorum diye düşünürdüm hep. Bugün çözdüm o konuyu.

Bir türlü tutturamamıştım kıvamını, köpüğünü 2009'da kahvenin, ne yaparsam yapayım istediğim gibi olmuyordu. Ama bugün öğleyin yaptığım kahve tıpkı son bir kaç haftadır yaptığım gibi güzel oldu. Kahvenin nasıl olduğunu fincana koyarken anlıyorum, sanki "ben oldum" der gibi bir koku veriyor cezveden fincana dökülürken. O koku ne çekicidir, o koku ne cezbedicidir, ne kadar kadın kokar... Oldu gerçekten de, içenler de beğendiler, sağolsunlar güzel sözlerini eksik etmediler. Keyif aldım ben de haliyle...

Bu kahve tecrübesinden bana kalan ise yukarıdaki sorunun cevabı oldu. Kahveyi güzel yapan onu hazırlayan kişi değil tam aksine o kahvenin keyifle içildiği güzel dudaklar. Ki o güzel dudaklar güzel, güler yüzlü ve içten insanlara aitler muhakak, kahveyi içemesen de benim gibi o keyifli yüzleri seyreder, hayatın güzelliklerine bir kez daha şükredersin... Aynı kahveyi haz etmediğine 50 kere yapsan tutturamazsın, ama bugünkü kahve gibi güzel ellere verilecekse, hep yakalarsın kıvamını...

Spartacus: Blood and Sand

Spartacus 2010'un bana en güzel sürprizi oldu. Muhteşem bir dizi bu. Öylesine muhteşem bir senaryo, son derece güzel kurgulanmış bir hikaye, harika oyunculuklar ve görsel efektler içeriyor ki Spartacus: Blood and Sand tutkunu oluyorsunuz. O dönemi yaşamak, kendinizi orada hissetmek için mutlaka izlemelisiniz. Spartacus rolündeki Andy Whitfield bir Galli ve geçmişinde dişe dokunur hiç bir projede yer almamış tam anlamıyla sürpriz bir adam, mühendislik yaparken kazara modelliğe bulaşmış, oradan Avustralya'da bazı dizilerde ufak rollere geçip en sonunda Gabriel filmindeki rolüyle Spartacus'ü canlandırma şansını yakalamış, 74 doğumlu rolünün hakkını veren önemli bir yıldız olma yolunda yürüyen ciddi bir aktör. Onun en büyük rakibi Crixus rolünde ise Yeni Zelandalı Manu Bennett var. Bennett yaklaşık 20 senedir TV dizilerinde boy gösteren bir oyuncu. En önemli hatırladığımız rolü ise 30 Days of Night'taki Şerif yardımcısı Billy Kitka rolü. Spartacus dizisi her ikisi için de önemli birer çıkış oldu. Whitfield ilk sezon çekimlerini bitirir bitirmez The Clinic, Bennett ise Sinbad The Minotaur filminde başrol kaptı.

Dizi de bu iki sürpriz isim dışında tanıdık 2 isim daha var. En çok Mumya serisinden hafızalarda kalan John Hannah ve Savaşçı Prenses Xena olarak hatırladığımız Lucy Lawless. Her ikisi de oyunculuklarının doruklarına çıkıyorlar. Hannah hiç görmediğimiz derecede sinsi bir karakteri canlandırma işini çok iyi kotarırken, kadınların nasıl şeytanlar olabileceğini ise adeta Lawless'tan kurs görür gibi öğreniyoruz. 42 yaşındaki Lawless ayrıca dizide aşırı bir kendine güvenle cesurca sergilemekte vücudunu. Gerçi bu dizi için oldukça müstehçen sahneler içerdiğini de söylemek gerek. Dönemin ahlaksızlık sınırına ulaşmış ahlak anlayışını ve insanın - namusun ne derece değersiz olduğunun anlatılması açısından oldukça başarılı bir çalışma Spartacus: Blood and Sand. Sanırım hiç bir aklı başında kadın, soylulardan olsa bile, o dönemde yaşamak istemezdi. Dizinin diğer ağır topları Doctore rolündeki Peter Mensah, düzenbaz Ashur rolündeki Nick Tarabay ve General Glaber'ın eşi Ilithyia rolündeki korkunç sarışın Viva Bianca. Bianca'nın Lawless'tan çok daha cesur sahnelerde rol aldığını söylemek de şart.
 O Romalılarla birlikte savaşan Trakyalılar'ın en önemli savaşçısıdır ilk önce. Yine Romalılarla birlikte çıktıkları bir seferde düşmanlarının cephe gerisine, Trakya'ya sarkacağını hissedince Romalı generale baş kaldırır ve ordudan kaçarak köyüne döner. Köyü çoktan işgal edilmiştir ama o karısını kurtarmayı başarır. Ancak kabus bu dakikadan sonra başlayacaktır Trakyalı kahraman için. General Cladius Glaber intikam için onun peşine düşmüştür. Esir düşer, karısı köle olarak satılır. Artık canı pahasına savaşacak bir gladyatör olarak,sadece ve sadece karısını tekrar görebilmek amacıyla yaşayan bir ölüm makinesine dönüşür Trakyalı. Arena'da ilk kazandığı şeyse Trakyalı'nın ona ait olmayan ama onu bir efsaneye dönüştürecek adıdır: Spartacus!

30 Mart 2010 Salı

Akıl Tutulması

Manchester United'ın tek bir adamdan kurulu, onun sırtında taşıdığı bir takım olduğunu düşünen Ribery'nin geçirdiği rahatsızlıktır başlıktaki ifade. "Onu durdurabilirsek tur bize daha yakın" demiş zatı muhterem. Durdurun bakalım Rooney'i, hatta tamamen ona yoğunlaşıp adım attırmayın, bakalım skor ne yazacak tabelada.

Ekran görüntüsü Soccernet'ten

Mesajı Alan Adam: Hidayet

7 yıl sonra ilk kez sağlıklı olduğu ve giyindiği bir maçta Hidayet Miami'ye karşı koçu tarafından oynatılmamıştı. Toronto o maçı kaybederken Hidayet'e verilen mesaj belki de daha önemliydi mağlubiyetten. Bunca senelik kariyerinde Hidayet hakkında ilk kez hasta olduğu için oynamadığı maçın oynandığı saatlerde dışarıda bir eğlence mekanında görüldüğü dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Gerçi herhangi bir fotoğrafla ispatlanmadı bu ama, Triano için dedikodusu bile yetmişti bu konunun. Chicago arkadan doludizgin gelirken Bobcats maçı çok önemliydi Toronto için. Triano'nun bu maçta Hidayet2i tekrar takıma alması bekleniyordu ama ilk beş açıklandığında yine ismi görülemedi Hidayet'in. İlk çeyreğin sonunda Triano kenara Hedo diye bağırdığında, cezasının bittiğini anlamış olduk. Senelerdir ilk kez bençten geldi Hidayet ve hiç sorun etmedi. Maçın sonunda Toronto'nun 4. çeyrek atağında takımını ilk kez öne geçiren üçlüğü soktu ve Toronto maçı bırakmadı o andan sonra. Yahoo'nun Game Recap'inden aldığım bölümü koyuyorum aşağıya. Hidayet bençten gelmek sorun değil benim için, takımın galip gelmesi için her şeyi yaparım diyor. Görünen o ki dersini ve gerekli mesajı almış Hidayet. Umarım hayal kırıklığına dönüşen sezonun sonunu güzel getirir. Gelecek maç sanırım ilk beşte görürürüz onu.

Turkoglu, who signed a five-year, $53 million free-agent deal with the Raptors in the offseason, was a healthy scratch for the first time in seven years Sunday in Miami. It came after he was spotted out on the town Friday night — hours after he missed a home loss to Denver with what was called a stomach virus.

Coach Jay Triano, asked before the game if he was concerned if Turkoglu would accept his indefinite role as a reserve replied, “Probably more readily than not playing at all.”

Turkoglu checked in with 1:50 left in the first quarter and hit two 3-pointers and a mid-range jumper in the first half, but was 0 for 3 in the second half before his 3 put Toronto ahead for good.

“If I’m going to start off on the bench, it doesn’t matter for me,” Turkoglu said. “Whenever I get a chance, I’m just going to try to do my job and help the team get a W.”

Arşivlik: Yapma Volkan Yapma!


                                     
                       Video: yapma volkan yapma                                                  Benzer: amatör, doldu, hocam, komik, spiker, matrak
              
Sevgili Türker'in blogu Desportivo'da gördüm bu videoyu. Gerçekten muhteşem. Arşivlik bir parça olduğu için paylaşmak istedim. Tekrar sağol Sevgili Türker.

29 Mart 2010 Pazartesi

Çoban Salata

Bu bloğun adını Çoban Salata seçmemdeki en büyük etken tabii ki Çoban Salata sevgimin ta kendisidir. O kadar seviyorum ki Çoban Salata'yı, her gün bıkmadan usanmadan yiyebilirim. Hazır az evvel çok önemli bir iş yükünden kurtulmuş ve çok güzel bir yüz görmüşken nicedir içimde kalan şu Çoban Salata tarifimi yapayım istedim. Çoban Salata'nın da tarifimi olur diyenlere su içmenin bile tarifini yapabilecek bir adam olduğumu söylemek isterim. Şu hayatta vazgeçemediğim 2. tattır su, ama Salata zamanı şimdi.

Benim için salatada en önemli nokta kullanılacak malzemelerin tazeliğinde. Malzemeler ne kadar taze olursa o kadar lezzetli bir Salata yapabilirsiniz, malzemenin yaşlandığı her gün salatanın tadından kaybettiğini bilmek önemli erdemdir salatayı hazırlayan için. O yüzden tavsiyem salata yapmak amaçlı alıyorsak malzemelerimizi, gerektiği kadar satın almak, fazlasını aldıysak, en fazla 3 gün sıfır derece bölmesinde bekletelim buzdolabında, ötesi Salata ihtişamından verilen ödündür.

Çoban Salata'da bir çokları bir çok farklı malzemeyi birarada kullanırlar ama benim için bir Çoban Salata'nın özü domates, salatalık, soğan üçlüsüdür. Bunlara ilave olarak kullanılacak yeşil ya da çarliston biber, maydanoz, dere otu v.b. eklentiler damak tadına göre değişir. Ben kendi adıma o öz üçlüyü birarada diğerlerini söğüş tercih edenlerdenim, sadece dereotu ile zaman zaman o alışkanlığı kırarım. Sarımsak da zaman zaman arzı endam eder o üçlünün yanında o günkü ruh halime göre ezilmiş ya da ince ince doğranmış şekilde, en az 2 diş olmalı ama onun tadını da almak istiyorsak (Çağrı'ya teşekkür hatırlatması için).

Çoban Salata'nın domatesi önemlidir. Bir kere o kışkırtıcı domates kokusunu alamıyorsak bilin ki Salata'ya 1-0 mağlup başlıyoruz. Ölçülü sertliğinin içinde sulu bir kıvama sahip olan kokulu salkım ya da normal fide domates salatanın tadına çok önemli katkı verir. Doğraması da çok önemlidir domatesi. Bir kere bıçağınız mutlaka iyi bilenmiş keskin bir bıçak olmalı. Körlenmiş bıçakla kesilmeye çalışıldığı anlaşılan domates hem yiyenin göz zevkini bozacak hem de ayırt edebilenlerin ağzında bir metal tadı bırakacaktır. O yüzden bıçağa dikkat diyelim bir kez daha. Çoban Salata'da en önemli ayrıntılardan birinin estetik görünüm olduğunu unutmadan doğramak gerekir domatesleri, öyle kocaman kocaman ya da mini minicik doğranmış domates Çoban Salata'nın ezgisini kaybettirir, makul bir büyüklük tutturmak gerekir doğrarken. Doğradıktan sonra doğrama esnasında sızan su asla ziyan edilmemelidir, mutlaka kabın içine katılmalıdır.

Salatalık Çoban Salata'nın diğer iddialı rengidir benim için. Ancak o koyu yeşil kıyafeti aykırılık yaratmaması için dekolteli kullanmak gerekir. Bütün kabuklarını soymaya kalkışmadan, onun yerine bir çizgili pijama deseni çıkartır gibi boyuna soymak salatalığı, doğrama sonrası kabuklu, kabuksuz ve kısmen kabuklu kısmen kabuksuz 3 farklı salatalık çeşidi ortaya çıkaracağı için görsel cümbüşe fena halde destek olacaktır. Tıpkı domateste olduğu gibi salatılıkta da parça boyutu önemlidir. Seçilen salatalığın en başta çok büyük, acuru andıran ya da kornişona yaklaşan küçüklükte olmayan bir salatalık olmasına dikkat ettiğimiz için orta boylu olarak kabul ettiğimiz salatalığı boyuna 3 parçaya bölmemiz gerekir evvela. Arkasından domates parçalarının boyutunu geçmeyecek büyüklükte ama çok da küçük olmayan parçalara, yine o yukarda bahsetiğimiz keskin bıçakla doğrarız salatalığı. Henüz 2 malzememizi doğramışken 4 farklı desen barındırır Salata.

En sonda işleyeceğimiz malzeme ise soğandır artık. Ben salatada mor ya da kırmızı soğana tutku derecesinde bağlı bir adamım. Tamam beyaz soğanı da severim ama Salata'daki o son ve farklı renk benim için koyu bir renk olmalı. Eğer has bir kırmızı soğan bulabilirseniz ısıra ısıra bile yiyebilirsiniz emin olun, o kadar tatlıdır. Mor soğan ise çoğu beyaz soğan gibi belli bir acı tada sahiptir. Mide rahatsızlıkları olanlarda olumsuz etki yapma ihtimaline karşı mor ve beyaz soğanları doğramadan önce ezerek yumuşatabilir ya da doğradıktan sonra su içerisinde sıkarak acılığını alabiliriz. Bunlar Salata'yı yiyecek olan topluluğun damak zevki ve sindirim sistemi sağlıklarına göre çeşitlenebilecek konular. Asıl soğanı nasıl doğramak gerekir? Klasik doğrama şekli hem restoranlarda, hem de büyüklerimizin evlerde yaptığı gibi küp küp doğramaktır. Eğer böyle doğranmış soğan favorinizse çok büyük küpler oluşturmamaya dikkat edin derim, yukarıda anlattığımız domates ve salatalık boyutları ölçü olmalıdır. Ancak ben küp küp doğrama yanlısı değilim. Her ne kadar daha uzun sürecek olsa da ortadan ikiye bölünmüşsoğanı ince ince ve hilal şeklinde seviyorum. Domates ve salatalığın köşeli şekillerine muhalefet edercesine eğimli bir yay görüntüsündeki (kırmızı) soğanın Salata'ya kattığı derinliğe hasta oluyorum. İtiraf edeyim hazırladıktan sonra bir süre izliyorum Çoban Salata'yı ve çok rahatlıyorum bu aykırılıkları bir arada huzur içinde kayık tabakta uzanırken izleyince.

Şimdi sıra Çoban Salata'nın en vurucu kısmında ki bu kısım o görsel şöleni bir festivale çeviren sıvı katkıların salataya eklendiği an. Önemli ayrıntı ise dileğe göre tuzun sıvılar eklenmeden salata üzerine sepilmiş olması. Böylece sıvılar eklenip salata karıştırıldığında tuz homojen bir şekilde nüfuz eder malzemelere. Çoban Salata'ya katılacak sıvılar limon, sirke, nar ekşisi, sıvı yağ dörtlüsü veya türevlerinden seçilmeli. Tabii ki bu benim damak zevkim. Beni Çoban Salata'da zevklerin doruğuna çıkaran üçlü balsamik sirke, nar ekşisi ve sızma zeytiyağıdır. Balsamik sirke kimilerinin dediği ya da isimlendirmeye çalıştığı şekilde bir sos değil tam aksine yer yüzünün en keskin sirkelerindendir. Ötesinde şarap sirkesidir balsamik, üzüm suyunun alkollenmeden önceki yoğun mayalanmış son sirke hali yani. Benim Balsamikte tercihim İtalya'nın Modena şehrinin sirkeleri. Kemal Kükrer de son dönemlerde ciddi atılım yapmış olsa da o tadı yakalayamadılar, Modena balsamiği benim için hala 1 numara. Balsamik sirkeye eşlik eden nar ekşisi sızma zeytinyağının o tarif edilemez natürelliği ile kucaklaştığında ortaya adını koyamadığınız bir bileşim çıkar. Bu bileşim taze domates, salatalık ve soğanla birleştiğinde kayık tabakta ortaya çıkan manzarayı anlatmak için görmek gerekir. İlk görenlerin tepkisi "Bu güzelim salatanın içindeki bu simsiyah şey de nedir Allah aşkına!" olsa bile bir çatal aldıktan sonra artık Çoban Salata onlar için yemeğe eşik eden formatından çıkıp yemeğin eşlik ettiği meta görüntüsüne bürünmüştür. Hele ki sıvı eklentilerimizi normal ölçünün biraz üzerinde kullandıysak o Salata'ya ardı ardına batırılan, çatallara takılı ekmekleri görmeniz kuvvetle muhtemeldir. Yemek sonunda tabakta kalan salata suyu ise paylaşılmaz bir ganimet halini alacaktır emin olun.

Eğer balsamik sirkeniz yoksa normal üzüm sirkesi kullanmak en doğru tercih olacaktır. Elma sirkesi bence Çoban Salata'yı bozuyor çünkü. Üzüm sirkesi diyince de mümkünse "Vefa" marka bulmaya çalışın derim, keza bunca senedir Çoban Salata'ya bu kadar çok yakışan bir sirke daha görmedim. Nar ekşisi de olmazsa olmaz değildir, eğer ilk kez kullanacaksınız pek bileni olmasa da bu taraflarda Adana'nın Bürücek markası hem hesaplı hem de çok lezzetlidir. Sızma zeytinyağı yoksa, ayçiçek yağı da kullanılabilir. Limon sevenler zaten sirkeyi falan hiç düşünmeden ortadan ikiye böleceklerdir limonlarını. Ancak minimum 2 farklı sıvı katkı şarttır Çoban Salata'ya. Yukarlarda dedim ya sıvıları eklemeden bile zaten Çoban Salata malzemeleriyle bir şölendir, sıvı katkılarla onu bir festivale çevirirsiniz.

Umarım bu satırları okuyan herkesin hayatı bundan sonra geçirdiği her gün en az bir şölen ama pek çok gün de festival tadında geçer.

El Bombalarına Üzülmek

Feci bir fotoğraf olmuş. 2 haftada takımı yakan 2 adam. Emre o acının anlamını biliyor, Franco'nun yanında kadim dost rolünde. Zor bir iş böylesi yıkımların altından kalkmak, gece nasıl uyur bu adamlar. Hata sadece onlarda mı diye düşünmeden edemiyor insan. Ne kadar kızsak da sabır diliyorum ikisine de, keza senelerce unutulmayacak bu iki mağlubiyet.

28 Mart 2010 Pazar

Defansif orta saha, tek yönlü orta sahadır! Uygar futbola aykırıdır!

Derbi sonrası aklımdan dökülenler...

Çok önce yazmışım. Bu iki adam Galatasaray'ın adamı değil gelmesin diye. (Bknz. Musatafa ve Leo Franco gelmesin.) İkisi de bir kez olsun bir halta yaramadı. "Büyük takımın kalecisi maç kurtarmalı" diye klişe bir laf vardır. Klişeler ne kadar canımı sıksa da bu büyük bir takımın kalecisinde olması gereken bir şey. Zaten maç boyu iki pozisyon geliyor. Onları da kurtaracaksın. (Bknz. Rüştü Beşiktaş-Eskişehir: 2-0 iken Mehmet Yılmaz'ın şutu) Leo Franco ile yollar kesinlikle gönderilmeli. Kale Aykut veya Ufuk'un olmalı.

(TV'de Rijkaard'ın basın toplantısı var) Rijkaard'a katılmamak elde değil. Gio Dos Santos ikinci yarının başındaki golü atsa takımın kazanmak için isteksiz olduğundan ve takımdaki konsantrasyon kaybından bahsedebilecek miydik. Servet'e de fena geçirdi. "Bir derbiden sonra Servet'in "Çok çalışmadık" demesi olabilecek en kötü şeydir."

Giovani, ilk yarı mükemmel bir oyun çıkardı. Fakat Arda'yı sola çekip Gio'yu, Jo'nun (sonra da Baros'un) arkasında oynatmak akıllıca değildi. Gio hızlı bindirmeleriyle ilk yarı Fener'in beklerini çokça yordu. Tehlikeler yarattı. Arda kanatta daha iyi olabilir ama ortada topu tutup, vücudunu koyarak, ara paslar atarak Keita ve Gio'yu kanatlarda koşturabilecek yeteneğe ve mentaliteye sahip. Gio ise tamamen bir kanat oyuncusu. Galatasaray'ın Aaron Lennon'ı olabilir.

(Rijkaard'ın basın toplantısı devam ediyor) "Arda çok oynamak istedi. Bence tam olarak iyileşmemişti. Ama hafta boyu çok oynamak istediğini söyledi. Bence iyi bir değişiklik olmadı. Çünkü sakatlığı oyununa yansıdı." O zaman almasaydın hocam...


Gelecek yıl için Haldun Üstünel'den ricam: Mustafa Sarp geldiği gibi gitsin. Mehmet Topal artık kendini geliştiremiyor. Talepleri varken gönderilsin. Barış'ı Almanya'ya falan gönderilsin. Ayhan da askerlikten yırtmak için İsveç'e, Yunanistan'a, Portekiz'e falan gitsin. Gaziantepspor'dan Murat Ceylan, Kayserispor'dan Abdullah Durak mutlaka takıma alınsın. Özer kaçtı bunlar kaçmasın. (Altay'dan Musa Çağıran zaten yolda)... Altyapıdaki Caner, Sinan, Cumhur ve Emre gibi oyuncular yer bulmaya başlasın.Yabancılardan da Elano Dünya Kupası kadrosuna çağrılırsa ki bu kuvettli bir ihtimal, (Dunga çok seviyor Elano'yu) kupa sonrası hemen gönderilsin. Jo takımda kalsa da olur gitse de ama Gio Dos Santos kesinlikle kalmalı. (Al sana yeni Ribery!) Yabancı oyuncu alınacaksa da, sırf yabancı diye, şu ligde bu ligde oynadı diye aman şu kadar milli olmuş diye yabancı alınmasın artık. Gözümüzü isimle değil oyunla boyayacak bir takım kurun. Rijkaard'a adam gibi takım verin lütfen... Gerçi şampiyonlar ligine gidemezsek yine bize kim gelir ki...

Böyle Saça Böyle Tarak

Bu lafın başka versiyonları da var ama terbiyem müsaade etmiyor söylemeye. Benim teklifim bundan sonraki Fener maçlarına A2 takımla çıkmak. Emirhan falan en az bu kadar kalecilik yapar, Berkinli Emreli Cem Sultanlı Anıllı hücum hattı en az bu kadar koşabilir sanırım. Hiç değilse mücadele ederler biraz, gözlerinde kazanma hırsını görürsünüz. Koca takımda sadece bir Okyanusyalıyı kendini hırpalarken görmek beni çok yıprattı. Sonuçta her saça uygun bir tarak var, bizimkisi de anlaşıldı ki Fenerbahçe. Tebrikler Daum'a da, adamdan saymadıkları Selçuk'a da, bütün sarı lacivertlilere de. Hak ettiler.

27 Mart 2010 Cumartesi

Beko Amerikan Basketbol Ligi

Arkadaş nedir bu rezalet Allah aşkına! Hangi ülkede yaşıyoruz, bu basketbol hangi sınırlar içinde kimler tarafından oynanıyor. Furkan Aldemir olmasa şu tabloya baktığınızda gördüğünüz şey NBA olmasa da NBDL istatistikleri gibi. Ben kaldıramıyorum artık bunu. Milli Takımın başındaki adam da yabancı, Türkiye'de hiç basketbol antrenörü olmadığı için, bir de kalkıp utanmadan soruyoruz "Milli Takım neden başarılı olamıyor?" diye. Asıl soru şu bence "Bu derece istila edilmişken, daha da ötesi kendi elimizle oyuncularımızın önünü tıkamışken, nasıl oluyor da Milli Takım bu kadar başarılı olabiliyor?". Aferin bize, Bravo Turgay Bey, mümkünse Türk oyuncu sayısını kısıtlayalım, yabancıyı serbest bırakalım, aynen devam!

Not: Ekran görüntüsü Turkbasket'ten araktır.

Stuff

Şu maskotu bir türlü yakıştıramadım çok sevdiğim Orlando Magic'e. Gerçi Disneyland'ın bulunduğu şehirde ne olacaktı maskot, Tarzan mı?

Arenas Çok Ucuz Kurtuldu (mu?)


Soyunma odasına silah getirip takım arkadaşını tehdit etmenin bedeli

Rehabilitasyon merkezinde 30 gün tedavi
5000 Dolar idari para cezası
400 saat kamu hizmeti

Çizilen karizma, kaybedilen statü, aşağılayıcı bakışların bedeli

Paha biçilemez

26 Mart 2010 Cuma

Derbi Öncesi Hislenmesi

Takımım Şampiyonlar Ligi'nde olsun, Ligi şampiyon bitirsin, bütün derbileri kazansın, Fener'e Beşiktaş'a üçer beşer atsın istemez miyim? İsterim tabii ki, hayır istemezsem bir gariplik var demektir bende. Ama itiraf ediyorum ki içimde bir isteksizlik yok da değil bugünlerde. Üstelik beni bu isteksizliğe sürükleyen de takımın oynadığı futbol, Rijkaard'ın kadro seçimi, falan filan da değil. Beni futboldan aldığım keyiften uzaklaştıran o lanet laf yok mu işte o lafın aldığı farklı şekillerin çim sahaya vuran gölgesi. Neydi o "Futbol asla sadece futbol değildir"

Neden arkadaş, neden? Niye bu hale geldi eğlencemiz, nasıl oldu da tüm saflığını kaybettirdik o güzelliğe. Meşin yuvarlığı özlerken ve onu hasretle anarken beni derinden yaralayan adam ise Arda. Kaptanımız, temsilcimiz, en iyi oyuncumuz. Arda son bir kaç hafta içerisinde içimdeki futbol keyfini baltalayan adam oldu adeta.Çünkü futbol asla sadece futbol değildir be kardeşim! Futbol futbolcudur, futbol futbolcunun yaşadıkları, özel hayatı, aldığı arabası, aldığı arabasına alamadığı plakaya vermeyi teklif ettiği para, sevgilisi, göz önünde yaşadıkları, yaşamadıkları, nerede buluştukları, ne yiyip ne içtelikleri afedersin sonra yediklerini çıkarıp çıkarmadıklarıdır artık.

Cristiano Ronaldo'nun futbolculuğuna diyecek tek laf yok ama karakteri hiç cezbetmedi beni. Yaşadıkları, para harcama şekli, kadınları. Arda da farkında olarak mı olmadan mı bilmiyorum, bire bir olmasa da, memleketimin Ronaldosu olmak üzere gibi. Her daim iyi niyet mesajları veren, yardım organizasyonlarına katılmaya çalıştığını bildiğimiz bir adam olmasına karşın Arda, hiçbirimizin ömür boyu çalışsak birarada göremeyeceğimiz paraya istediğini alıyor kendine, hem de gayet alenen, sırf bir plaka için servet çıkarıyor cebinden, piyasanın en güzel kızlarından biriyle aşk yaşıyor, o da alenen, helal olsun yaşasın sonuna kadar, başarılı sporcudur hakkıdır. Ama bir bakıyorsun Arda bir demeç veriyor, 6 ay önceki Arda değil mikrofona konuşan, Arda maça çıkıyor, en önemli oyuncun ama sahadaki Arda 6 ay önceki Arda yine değil maalesef. Arda bir bakıyorsun sakatlanmış, sakat Arda tribünde keklik gibi sekiyor, gecelerde boy boy fotoğrafları çekiliyor. Hayır gezsin itirazım yok ama Arda sakat, ama Arda sahadayken artık farkı yok diğer 10 oyuncudan.

Arda bu seneki Galatasaray'a beni en çok bağlayan adamdı. Ruhumuz dedik, gururumuz, sahadaki aslanımız. Şimdi öyle hissedemiyorum, Arda'nın gözlerinde ne o eski parıltıyı görebiliyorum, ne de maçı tek başına çıkıp kurtaracağını düşünebiliyorum. Çok karışık kafam. Biz Arda'yı bu kadar severken, mütevaziliğine aşıkken, ne oldu da Arda'ya eski Arda'yı özler oldum çözemiyorum. Ne yazık ki Futbol asla sadece Futbol değil ve ben bundan nefret ediyorum.

Orlando Magic Karıştı

Önceki gece Atlanta'ya son saniyede kaybedilen maç sonrası Magic cephesi adeta karıştı, herkes birbirine girdi. Maç boyu çok kötü hücum eden Rashard Lewis Joe Johson'ın son saniye şutunda iyi bir box-out yapamayınca arkasından gelen Josh Smith pozisyonu tipleyerek tamamladı ve Atlanta maçı 86-84 kazandı. Maçın bitmesine 0.1 saniye kala gelen bu tip sonrası StanVan Gundy adeta çıldırdı. Lewis'e öyle bir öfke saçtı ki saha içinde anlatılmaz yaşanır demek gerekir. Çok ciddi bir fırça attı Lewis'e, yetmedi basın toplantısında sıvadı geçti. "Maçı seyirci gibi izleyerek kazanamazsınız" demesi çok önemli olaydı. Bu sezon Lewis önce doping nedeniyle 10 maç ceza almış, sonrasında ise takıma katkısı sıradan bir forvet kadar olmuştu. Ama Lewis 118 milyonluk adam ve onu takımdan kesemezsiniz. İyi bir şutör, zorlama bir 4 numara ama kesinlikle iyi bir şutör. Ondan istenen post oyununu da geliştirip farklı tehditler yaratması Van Gundy geldiğinden beri, savunmada daha konsantre ve hareketli olması. Ama olmadı, olmuyor, Lewis geldiği günkü yerde duruyor Orlando'da. Van Gundy sinirlenince de lafını esirgemiyor. Lewis'in suratında da dolayısıyla bir mutsuzluk var. Carter'ın gelişiyle birlikte hücumdaki rolünün değişip azalması mutsuz ediyor onu. Arttırması istenen savunma konsantrasyonu da haliyle düşüyor. Lewis de başarısız bir kendini savunma yapmış maç sonrası "Pozisyon itibariyle solumdaki adamı takip ettim ama Josh sağdan geldi, iki kişi arasında kaldım yani yapabileceğim pek bir şey yoktu." Pozisyonu aşağıda izleyip kararı kendiniz verebilirsiniz, haklı olan kim net gözüküyor çünkü.

Van Gundy'nin Lewis'e fazlasıyla yüklenmesi bir kenara bu sezon takıma katılan Barnes da önce Van Gundy'e sonra Lewis'e alenen yüklendi maç sonunda. Barnes maçın son 5 buçuk dakikasında hiç oyuna girmedi, oyundan çıkarken yerine giren isimse Lewis'ti. Oyunda olduğu sürelerde ise Joe Johnson'ı çok iyi savundu ve adeta maçtan kopardı, zorlama şutlara mecbur bıraktırdı, sinrlendirdi. Barnes "Joe'yu 13 sayıda tutup sindirmişken, maçın son 5 buçuk dakikasında oynatılmamış olmayı anlamıyorum. Van Gundy demek ki bana güvenmedi. Üçlük soktum, savunma yaptım, yi oynadım. İnanamıyorum gerçekten. Haliyle böyle oynarken kenara alınınca yerinize giren adamın da bir şeyler ortaya koymasını bekliyorsunuz ama bu gece bu söz konusu bile değildi."

Sözün özü takım içi uyumda, koç-oyuncu, oyuncu-oyuncu ilişkilerinde çatlaklar var Orlando'da. Gerçi hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve çok şeyin değiştiğini sezon başında söylemiştik ama bu kadar aleni bir dalaşma da beklemiyordum ve yakışmadı. Atlanta bu galibiyetle hem play-off'u garantiledi hem de Orlando'ya bir adım daha yaklaşmış oldu.

Devenin Nalı!

Real Madrid bu sezon kontratı bitecek olan Manu Ginobili'ye, ki kendileri 32 yaşında olurlar, gelecek sezon için net 13,5 milyon Dolar teklif etmeye hazırlanıyormuş. Bu para Manu'nun bu sezon vergiler dahil aldığı kontratın tam 3 milyon fazlası. Bu kadarı da fazla artık! Gerçekten sinirlendim. Her sezon sakatlanan, bileği bir türlü iyileşmeyen ve gelecek sezon 33 yaşında olacak bir adama nasıl olur da bu teklifi yapmayı düşünebilirsiniz bre cahiller. Sanki Lebron, Kobe ayarında bir adam da Manu Ginobili, bırakmadan bir sezon da İspanya'nın tadına bakayım diyecek. Rezalet bunun adı. O paraya Euroleague'de kafaya oynayacak takım kurulur be arkadaş. Umarım dil sürçmesi falandır.

Tarihe Not Düştüm

25 Mart 2010'u

Yepyeni bir başlangıç yaptığım,
Kendimi yeniden erkek hissettiğim,
Seneler sonra bu kadar heyecanlandığım,
Eski ve kadim bir dostla yeniden kucaklaştığım,
11 senelik açığı kapatmaya başladığım,

Gün olarak tarihe not düştüm.

Tünel ucunda görünen ışık olmak çok huzur verici...

"İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl"
NOT: Resimdeki çiçekler beyaz şakayıktır.

25 Mart 2010 Perşembe

Messi de İnsanmış

Uzaylı mı, Marslı mı, yoksa başka galaksiden mi geyiği sardı da gitti son günlerde. Yok arkadan av tüfeğiyle ateş edip indirmek lazımmış da, yürümüyor uçuyormuş falan filan. Sonuçta bu adam 22 yaşında genç bir erkek, bir delikanlı, senin benim gibi etten kemikten mamül bir adam. Osasuna maçında çok iyi kontrol etti rakip savunma onu. Tatlı sert bir top oynadılar, Messi'nin ayağındaki topa girerken hep biraz da onun bacaklarından, vücudundan götürdüler, dirseklerini vücutlarından açık tuttular, kısa boylu Messi çarptı o dirseklere. Usanmadan yrulmadan her maça çıkıp neredeyse tamamında 90 dakika sahada kalan, son bilmem kaç maçta bilmem kaç gol atan adm da yoruluyor haliyle, sinirleri zayıflıyor. Onun da dinlenmeye, biraz ayaklarını uzatıp yatmaya belki de bir hafta, bilemedin 3 gün izne ihtiyacı var. Maçın bitmesine 7-8 dakika kala, tatlı sert müdahalelerle topu ayağından alan rakibine kendi yaptığı müdahale ile gelen faul sonrası topa abanıp tribünlere gönderdi. Yani senin o bildiğin uzaylı, insan olmayan Messi hakeme itiraz edip sarı kart gördü, sonra da yerden kalkamadı maç sonuna kadar, kayboldu. Takım soyunma odasına keyifle giderken onun yüzü "yorgunum ben!" diye isyan ediyor gibiydi. İnsanmış yani Messi, yoruluyormuş, boş geçirdiği maçlar olabiliyormuş. Messi de bazen dinlenmeliymiş.

24 Mart 2010 Çarşamba

Yoksunluk Belirtileri

Devamlı kullanılan ve vücudun ya da benliğin de diyebiliriz bağımlısı olduğu alışkanlıkların bırakılması veya bıraktırılması sonucu ortaya çıkan, dayanması çok zor, mücadelesi çok sabır gerektiren olgudur "Yoksunluk Belirtileri". İnsanlar evliliğim bittiğinde, ki bunun doğrusu bitirildiğindedir, bu yoksunluk belirtilerini yaşayacağımı sandılar. Sanmakta da haklıydılar ben bile öyle sanıyordum. Ama insanın bilinçaltının ne kadar derin ve bizlerin algılayamacağı kadar tecrübelerimizden öte bir tecrübeye sahip olduğunu bilmiyorduk hiçbirimiz.

Yoksunluk belirtileri çoğunlukla uyuşturucu, alkol, sigara, kafein gibi doğrudan sinir sistemini etkileyen alışkanlıkların bırakılmasıyla beliriyorlar. Bu belirtileri had safhada yaşamak istemiyorsanız kademeli olarak bırakmak gerekiyor alışkanlıkları. Bu sefer vücudu yoksunluğa alıştırmak gerekiyor. Diyelim ki bunu da yapamadınız, o zaman öylesi bir şok yaşamanız gerekiyor ki o alışkanlıktan da o alışkanlığa tutulmuş olmanızdan da nefret edin.

Rahmet olsun sevgili dedemin hasretlerini dinleyerek büyüdüm ben. Erkek çocuk hasreti vardı dedemin, 2 kızı olmuş, 4 erkek evladı doğumda ölmüş zamanında kan uyuşmazlığından. Ben ona ödül gibiydim, birbirimizin alışkanlığıydık. Ondan dinlediğim 10 yılı geçmiş olan şampiyonluk hasretiyle büyüdüm. Hasretin nasıl sevgiye dönüştüğünü öğrendim. Derwall'in talebeleri şampiyonluk kupasını kaldırırken dedemle birbirimize sarılıyorduk biz. Hiç için acımadı mı beklerken dedim dedeme "Ona da alışıyorsun evladım" dedi "Sırrı inancını kaybetmemekte". İnancını kaybetmemek, kime, neden? Çözdüm dediklerini, cevap: Kendine, gerçekten inandığına.

Sigara kullanmıyorum, ömür boyu ağzıma içki sürmedim, her ikisini de denemedim bile. Çayı hiç sevmiyorum, kahveyi midem kaldırmıyor, asitli içekleri tam 14 senedir içmiyorum. Bir dönem bahis oynayıp iyi para kazandım ama asla tutku olmadı, kumara dönmedi benim için. Öyle çılgınca gecelere akıp sabahı edecek adamlardan hiç olmadım. Çok arkadaşım oldu her görüşten, her sosyal tabakadan, hepsi aynıydı benim için. Onlar arasından seçtiğim dostların çoğu yanlış tercihti, yemediğim kazık da kalmadı. Ama ilginçtir hiç biri içimi uzun uzun acıtmadı. Neden diye düşündüm hep, neden onların yoksunluğunu hissetmiyorum ben? Sonra çözdüm? Benim benden içeri bilinçaltım kendisine bir savunma mekanizması geliştirmiş durumda. Bu savunma mekanizmasının tabanında ise başta dedem ve ailem var. Bu mekanizma seneler boyu yaşadıklarımla da donanımlanınca, farklı bir karakter çıkmış ortaya.

Geçen gece Trabzonspor'a yenildiğimizde yine ekran başındaydım. Çok farklı hayaller kurarak aldığım 120 ekran LCD'de tek başıma seyrettim yine maçı Ses her zamanki gibi duyulabilecek kadar açıktı, ben de hoşlanmıyorum aşırı gürültüden, kafayı şişirmenin lüzumu yok tatil gününde. Emre o hatayı yapıp Colman golü attığında, Dos Santos'un şutunu Kıvrak 90'dan aldığında umutsuzluğu düşmedim, keza maç bittiğinde de yıkılmış bir halim yoktu, aksine keyifle bir de film izledim maçın üzerine. Geçen sene ligi altlarda bitirdiğimizde de acımamıştı içim, hep hazırdım ben bunlara. Güzel şeylerin bitmesine bir alışkanlığım vardı, önceden önlemini alıyordum ama farkında değildim. Ne de olsa 14 senelik yoksunluğun ne olduğunu dinleyerek büyümüştüm.

Unutmaya çok hazır bir bünyem var benim. Bu hayatta dedemden başka hiçkimse hiçbirşey için yaşamadım yoksunluk belirtilerini. Onun gidişi çok yıpratmıştı beni. Onun ve ailemin bana kattığı şey ise her şeyin bitebileceği ihtimaline hazır olmakmış.Öyle bir hazır olmak ki bu farkında olmadan, bitmesin diye herşeyin aslında olması gerektiği gibi yürüdüğüne inandırıyorsun kendini, bir aksaklık varsa suçun kendinde olabileceğine inandırarak benliğini yapmadığın şeyleri yaptım diye üstleniyorsun, sırf herşey yoluna girsin diye, Don Kişot değil de onun saldırdığı bütün değirmenler oluyorsun isteyerek ve bilerek. Halbuki seni kemiren, seni dışlayan, seni kendinden uzaklaştıran, seni için için yiyen bir hastalık karşındaki, artık sana zarar vermekten zevk alır hale gelmiş görmüyorsun. Ama işin aslı o değil, gözlerin görmüyor sadece, bilinçaltı denilen o derin deniz fırtınalara çoktan hazırlamış seni. Her şey olup bittiğinde sen bütün olasılıkları denemiş ama asla vazgeçmemiş olarak dimdik ayakta kalıyorsun. Çünkü sen sigarayı bırakmamışsın o seni bırakmış, hem de giderken iki parmağın arasından kendini senin üstünde söndürmüş. Kısacası nefret etmişsin yaşadıklarından, alışkanlığından. Zaten ömür boyu başka hiç bir zararlının etkisinde kalıp yoksunluğunu da hissetmediğin için kendini bilmez bir hazır olma halindesin. O kadar çabuk unutuyorsun ki o alışkanlığı, işin gerçeğini bilinçaltın sana sunduğunda, aslında senelerdir kullanıldığını anladığında, giderken yapılanlarla beraber hem kademeli bırakmışsın hem de şok bir ayrılış yaşamışsın o alışkanlıktan, farkına varıyorsun.

Yaraların çabuk iyileşiyor, "Yazık etmişim gençliğime, ama hala genç değil miyim ben, yılların benden götürdüğü sadece tecrübesizliğim değil mi?" diye soruyorsun kendine. Yarayı açanın geride bıraktığı nefretini o yaralara merhem ettiğini, o derinin o deriyi bir daha istemediğini, kabuklar kalktığında altında yepyeni bir adam olduğunu görüyorsun. Hayat çok güzel gerçekten. Erkeksin, bekarsın, iyi bir işin var, muhteşem bir ailen, seni seven dostların dostların var etrafında, her biri sana uzatmış elini. Güneşe dönüyorsun yüzünü, bütün kış bir kez içlik giymiyorsun, bereyi nadiren takıyorsun önceki senelerde her takmadığında seni yataklara düşüren sinüzitin olmasına rağmen bir kere hasta olmuyorsun, senelerdir kurtulamadığın fazla kilolar kendiliklerinden kaybolup gidiyorlar. Hayatında ilk defa saçlarını uzatıyorsun, beğenmeyen tek kişi olmuyor. Yalnız yaşamaya başlıyorsun, zorla verilmiş olsa da özgürlükten aldığın zevki tarif etmeye kelime bulamıyorsun. Aylardır bir sayfa yazamadığın doktoranı bitiriyorsun, bir anda aranan adam oluyorsun, bir çok fırsat, güzellik arka arkaya seni buluyor.

İşte o gün anlıyorsun ki yaşadığın son 11 sene yoksunluk belirtilerinin ta kendisiymiş.

Ve yarın yeni hayatında yepyeni bir sayfa yazılmaya başlıyor, sen artık o sen değilsin, sen artık yalnız değilsin.

SAÜ PERSONEL LİGİ - Müh. Fak.(B) 9-0 ADAMYO

Sakarya Üniversitesi'nde devam eden geleneksel personel liginde 3. hafta geride kalmış durumda. İlk haftayı 2-0'lık Fen Edebiyat Fakültesi galibiyeti ile geçen Mühendislik B takımımız 2. hafta bye çektiği için maça çıkmamıştı. 3. hafta maçında bu sefer rakip Adapazarı Meslek Yüksek Okulu oldu. Mühendislik kadrosunu şu şekilde oluşturduk.

Müh. Fak.(B)
1. Özgür Cevher
2. Türker Fedai Çavuş
3. Cenky
4. Ayhan Yangel
5. Mehmet Uysal
6. Yaşar Kahraman
7. Yılmaz Uyaroğlu
--------------------------
8. Burhan Baraklı (Yedek)
9. Barış Cevher (Yedek)

T.D. ozhano

Goller: Mehmet (4), Yılmaz (2), Ayhan, Yaşar, Barış

Maça çok hızlı başladık, özellikle Mehmet ve Yaşar'ın hareketli oyunlarına tek pasın süratini, çapraz koşuların öldürücülüğünü katmasıyla ilk 10 dakikada 2 gol bulduk. Rakibin ya tamam ya devam maçı olduğu için açılmasıyla birlikte Mehmet'in hızı ve teknik oyunundan faydalanarak 4 gol daha atıp ilk devreyi 6-0 kapattık.

İkinci yarıda sağ bek pozisyonundaki Türker Hocamız dersi olduğu için oyundan çıkarken yerine hayatında ilk defa sağ bek pozisyonunda görev alan Barış girdi. Özellikle son dönemde beli etrafında oluşan simit nedeniyle hareketliliği bitmiş durumda olan Sevgili eski forvetimiz Barış'ın sağ bekten sol açığa yolcukları ve geri dönemeyişleri nedeniyle kalemizde tehlike olabilecek toplarla karşılaştık. 1 pozisyon dışında rakip net gol şansı bulamasa da bir defans elemanı olarak sinir yaptım. İlerleyen dakikalarda Ayhan Yangel'in sakatlanmasıyla göbeğe Yaşar geçti, Yangel'in yerine Burhan'ı savunmanın sağına aldık. Mehmet - Barış ikilisinden oluşan orta saha Barışlı defanstan daha çok iş yaptı. Maçın sonlarında bu orta sahanın hazırladığı pozisyonlarda 3 gol daha bulup maçı 9-0 kazandık.


Maça çıkmadan önce 1 saat boyunca Charlie Clouser'dan "Saw Theme" dinleyerek motive ettim kendimi müsabakaya. Bilen bilir bu maçın benim için ayrı bir önemi daha vardı, o hesabı da kapatmış olduk. Topa sert, rakibe centilmen tarzımla yine kimseye adım attırmamaya çalıştım. O yüzden skorun 15'lere gelmemesi sinirlendirdi beni haliyle. Maç bittiğinde en az 2 maç daha oynayacak enerjim vardı ki, kalıp sonraki maçı seyredip sakinledim biraz. Gerçi bu enerjide benim için çok kıymetli bir insanın hediye ettiği Kestane Şekeri'nin de önemi büyüktü, bitmedi saatlerce o enerji ve verdiği mutluluk. Gelecek maçtaki rakibimiz İktisat Fakültesi B Takımının şifrelerini çözmeye çalıştım, sindirmemiz gereken hücumcuları belirledim. Gelecek hafta mücadelesi bol ve kuşkusuz diğerlerine göre nispeten daha sert bir mücadele olacak. Alırsak yarı finali garantiliyoruz. Artık Teknik Direktörümüz ne taktik çizer bilemem :)

23 Mart 2010 Salı

Türk Futbolu Üzerine Konuşmak

Rijkaard da hoca mı kardeşim ya, nedir bu rezalet, milyonlarca Euro boşa gitti, şu kadroya bak gelinen yere bak. Neyi eksikti Skibbe'nin, Lincoln'ü bile oynatıyodu o adam be! Şimdi şu kadro bende olacaktı var ya ortalığın... Ehem! O Daum yok mu o Daum onun var ya Koch kadar taş düşsün başına o da yetmezse Semih düşsün, boynu altında kalsın imansızın. Wolfsburg başkanı çok içmiş analaşılan Daum da Daum diye inliyormuş. Hayır alsın Baronisini de gitsin kardeşim! Hele ki Denizli, hele ki o Denizli yok mu! Var anasını satayımda onun yaptığı rotasyon sayısı kadar dalga vurmuyor denizden sahile! Devamlı fırtna bu denizde kardeşim, bir düzgün gitmedi vapur, arabalı olsa şimdiden paslanmıştı kaportalar Ah Denizli vah denizli, nereden buldun İspanyol eskilerini! Şenol Hoca'yı önceden getirse Sadri Başkan böyle mi olurdu, bulmuş bi Belçikalı Hugo, Tolga Abi'nin Hugosunun yanından geçemez, hangi tuşa basarsan bas düz gidiyor. Ama Şenol Hoca da yani o kadar para verdi topçu aldırdı adamları bırak 11'i 18'e almadı, onun da suyu ısınıyor bak, yakındır fiyaskosu.Gelecek sezon devre arasını görmeden tekmeyi yer, bir şey zannader zaten kendisini önceden beri. Ya Tolunay, tıpkı Dolunay. Ayda 1 gece var yok. Nooldu ilk devreki Kayseri, kurtlar kaptı, nooldu Cangele, Makukula, kayıp. Yazık ki yazık.

Bunlar var ya hoca değil, geçtim adam değil. Bakma şimdi Bursa'nın başında Sağlam'ın lider gittiğine. Hepsi kötü de onun vasatlığı iyi kaldı. Futbolcu eskileriyle, tecrübesizlerle şansı ne yaver gitti. 9 puanı oynamadan aldı, çık onları yine kayıp Bursa! Adı Sağlam da yeri sağlam değil. Şampiyon olsa ne yazar, seneye üst üste 3 maç kaybetsin bakalım Heykel'e inebiliyor mu bir daha, hop Sağlam bakmışın pert.

Gerisini saymam bile, konuşmaya yazık üstüne. Şu memlekete bir tane de hoca gibi hoca gelmedi, adam gibi antrenör göremedi şu tribünler. Şu üç büyüklerin hocası ben olacaktım ki gösterecektim dünya aleme. Hallaç pamuğu gibi atardım imansızım! Ne Barcelonası ne United'ı kalırdı piyasada, kan çıkartırdım kan! Yazık işte kimlerle uğraşıyoruz koca ülkede. Zaten hakem yok, zaten federasyon yok, zaten yönetici yok. Günah vallahi verilen paraya yazık. Adam değilsiniz lan hiç biriniz, bitirdiniz Türk Futbolunu. Hepinizin köküne kibrit suyu, peştemalli aristokratlar sizi! Yürüyün gidin lan! Kaybol! Neymiş Teknik Direktörmüş, yürü ayağına şeyetmiim şimdi! Kapçık ağızlı!

Desek daha iyi değil mi? Güzellikleri görmesek, piyasada adam bırakmasak, gelene geçene sallasak da sallasak ne muhteşem olur ama! Maalesef bunları parça parça hergün, ama abartısız hergün yapıyor Türk Spor basını ve biz vazgeçmeden okuyor, izliyor, takip ediyor, nefret doluyoruz işi eğlendirmek olan adamlara. Bu basına da, vazgeçmeden onu okuyana da helal olsun. Hak ediyoruz bu kaliteyi.

Çoban Salata Trendus.Com'da Tanıtıldı

Modern Kadının yaşam rehberi sloganıyla yola çıkmış olan Trendus.com kadınları ilgilendiren bir çok konu dışında aslında kadınların pek de haşır neşir olmadığı spora da bir pencere açarak farklılığını ortaya koymuş bir kadın portalı. Trendus.com'un spor ayağında ise Eurosport 2'nin sunucularından Çiğdem Öztabak var. Kendisi geçtiğimiz günlerde bizimle irtibata geçerek spor bloglarını tanıtmak ve bizimle ilgili de bilgi almak istediğini söyledi. Mini bir röportaj diyebileceğimiz şekilde e-posta yoluyla iletişime geçtik. Sağolsun, elleri dert görmesin bizim de arasında olduğumuz 5 blogu ön plana çıkararak detaylı bir tanıtım yapmış. Bizim için hem gurur hem de sevinç oldu. Keza kimsenin yadsıyamacağı bir gerçek haline gelmiş durumda "Eğer herhangi bir blog ağı üyesi değilsen görmezden gelinirsin" önermesi. O nedenle teşekkürlerimizin baremini ve şiddetini çok çok yüksek tutuyoruz Trendus.com ve Çiğdem Öztabak'a. Hiç bir çıkar amacı gütmeden devam ettirdiğimiz Çoban Salata'nın beğenilmesi bizleri çok mutlu ediyor, hele ki beğenler kadın olunca hitap ettiğimiz kitlenin ne kadar genişlediğini anlıyor ve seviniyoruz. Hepinize çok ama çok teşekkürler.

Tanıtıma burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz

Nur İçinde Yat

22 Mart 2010 Pazartesi

Bu Adam 17 Yaşındaysa Ben de Lise 1'e Gidiyorum!

Romelu Lukaku Anderlecht'in söylenene göre 1993 doğumlu Kongo asıllı sanraforu. Bu sezon 38 resmi maçta 18 gole imza atmış o formayla. Henüz 17 yaşında resmi kayıtlara göre. Bu eleman da bariz bir şekilde Dikembe Mutombo, Rigobert Song türevi yaşı küçültülmüş insan azmanı. Şu fotoğraflara, vücuda bakın arkadaş. Belçika Milli Takımı'na da seçildi ve oynmaya başladı. Sahadaki duruşu, fiziği, hareketleri hiç 17 yaşında demiyor onun için. İddia ediyorum bu arkadaşımız 17 yaşındaysa ben de 15 yaşındayım ve Lise'ye yeni başladım!

21 Mart 2010 Pazar

Kıvrak

Türkiye'de Kaleci yetişmiyor diyenlere,
Aykut'a Ufuk'a güvenmeyip Leo Franco'ya bel bağlayanlara,
Yabancı Kaleciyi nimetten sayanlara,

KAPAK OLSUN!

Hem Şenol Güneş'e
Hem de Onur Recep Kıvrak'a,

HELAL OLSUN!

İsyandayım: Akaryakıt Fiyatları

Dün Korumalı Futbol Üniversiteler Ligi için Eskişehir deplasmanına gittik. Haliyle ulaşım için belirli bir ücret ödemek durumundayız. 403 ile gittiğimiz deplasman için vereceğimiz ücretin içinden kaptan önce mazot almak istediğini söyledi. Boş deposuna tam 500 Liralık mazot aldık ve Sakarya'ya geri döndüğümüzde deponun yine neredeyse boşaldığını gördük. Aylardır içimde biriken isyan bombası tam anlamıyla o anda patladı. Aslında deplamana giderken yol parasını otobüs şirketi değil devlet aldı bizden. Bütçesiz, fedakarca desteklerle, resmi olarak desteklenmeden, kendimizden vererek bir şeyler yapmaya, öğrencilere spor yaptırmaya, ilimizin tanıtımına katkıda bulunmaya çalışırken cebimizdeki paraya el uzatan ilk makamın devlet olması içimi acıtıyor. 

Kurşunsuz benzin 3.75, Motorin (mazot) 3.10 olmuş bu ülkede. Araba kullanmak, şehir dışına çıkmak, seyahat etmek, hatta ulaşım lüks olmuş. İnsanlara zorla dayatılan "hiç birşeye zam yapılmıyor, hesabınızı bilin!" uyarısı mı desem, hakareti mi desem anlaşılır boyutların dışına çoktan çıkmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre Euro kuru 2.08 TL seviyesinde. Bu durumda 95 oktan kurşunsuz benzin fiyatının karşılığı yaklaşık 1,81 Euro. Avrupa Birliği ülkelerindeki en fahiş fiyat ise 1.51 Euro ile Hollanda'da. Küçücük topraklarında hiç bir şey çıkmayan Güney Kıbrıs bile 1 Euro civarında satıyor benzini. AB ortalaması ise 1.194 Euro mertebesinde yani yaklaşık 2,49 TL. Aradaki bu 1,36 TL'nin açıklaması nedir? Her depoda cebimize uzanıp en az 61 Liramızı nasıl hiç çekinmeden, yerinmeden alabiliyor bu insanlar? AB ülkelerinde işşizlik maaşının 500 ila 100 Euro arasında değiştiğini, Türkiye'de ise asgari ücretin 576 TL seviyesinde olduğunu düşününce yaşadıklarımızın, hatta hala bu ülkede insanların yaşıyor olabilmesinin bir şakadan daha fazlası olabileceğini düşünmüyorum. 

1998'de benzinden alınan vergi Euro-cent olarak sadece 10 cent civarındayken bugün 1 Euro mertebesine gelmiş durumda. Bizimse sesimiz çıkmıyor, kuzu kuzu dolduruyoruz depoları! İsyan ediyorum ben! Nefret ediyorum bu düzenden ve tepkisizliğimizden. Bakan çıkıp emekliler ölsün diyor, verdiklerimiz yetmedi mi diyor, hiç bir şeye zam yapmıyoruz diyip vergileri arttırıyor ve biz susuyoruz da susuyoruz. Zevk alıyoruz birilerine zevk vermekten. Ama ben İsyandayım kardeşim, toplu taşımaya yöneliyorum, yöneltiyorum, bu düzene dur demeye çağırıyorum aklı başındaki herkesi!

KURŞUNSUZ BENZİN
AB ÜLKELERİ (Litre/Euro)
----------- ----------------
Hollanda 1,511
Belçika 1,401
Finlandiya 1,401
İngiltere 1,383
Danimarka 1,377
İtalya 1,367
İsveç 1,362
Almanya 1,361
Portekiz 1,343
Fransa 1,314
Lüksemburg 1,177 

İrlanda 1,166
Malta 1,155
Avusturya 1,148
Çek Cumhuriyeti 1,116
İspanya 1,110
Slovakya 1,094
Macaristan 1,089
Polonya 1,059
Slovenya 1,041
Yunanistan 1,038
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 0,996
Litvanya 0,975
Letonya 0,951
Estonya 0,920
-------------- -------
Ortalama 1,194