Sayfalar

7 Aralık 2010 Salı

BIKTIRAN MUHABBETLER, KANLA BESLENEN CAHİLLER...




Nur topu gibi bir törenimiz şölenimiz oldu… Önce histerik bir şekilde üzülüyoruz topluca: bu şekil olaylar artık günümüzde yaşanmamalı minvalinde lakırdılar ediyoruz. Bunları yapanları kınıyoruz, sonra mıymıy edip sağduyuya davet çağrıları yapıyoruz… Bir iki gün geçiyor, toplumun kanaat önderlerinden reha muhtarlar, Ahmet çakarlar, Erman toroğlular, şansallar, Selçuklar huzurunda mahkemeler kuruluyor; bu sefer sırayı takip eder şekilde bir gün önce suçlanan ve lanetlenen taraftarlardan sonra zılgıt yeme sırası emniyete, valiye geliyor. Üzülme törenimizden sonra adam asma kelle uçurma törenlerine geçiyoruz. Tipik bir Amerikan pratiği alışkanlığı… 11 Eylülün hemen ertesi gözyaşı korosu, merhamet tavan yapmış, iki gün sonra başka bir kıta kana bulanıyor, bir kişinin adı telaffuz ediliyor bin kelle uçuruluyor. Lafta kan davasına pislik atıyorlar, ancak aynı zihinsel basamakları takip ettikleri için o pisliği kendileri de yemiş oluyorlar bir bakıma: Kelleye kelle isterük… Ben kendimi bildim bileli Reha Muhtar, Erman ya da Şansal Türk futbolu adına gargara yapıp dururlar, bu adamlar belki 30 senedir o köşe benim şu köşe senin köşe kapmaca oynarlar; soruyorum size dostlar: bu adamlar şu gün şu dönem öyle bir laf etmişlerdir ki, şu sorun için şöyle çözümler getirmişlerdir ki hala onun ekmeğini yeriz, diyebiliyor muyuz?

Peki, ne yapar bu karbon suratlı ağabeylerimiz, bilgelerimiz? Önce üzülürler olan bitene, sonra kelle isterler… Beşiktaş- Bursaspor maçı sonrası Şansal Büyüka’nın Volkan için söyledikleri kan donduracak cinstendi. Hiçbir vicdan bu laflar karşısında sessiz kalmamalı. “ para ve maç cezasından da ağır şeyler verilmeli buna” , “maç sonrası arkadaşları otobüste onun suratına bakmamalı, ona selam bile vermemeli” diyor hazretleri. Yani Bursa meydanında, heykelde ipe götürsünler bu adamı demek istiyor ya da üç beş gün yemek verilmemeli, belki aklı başına gelir demeye çalışıyor. Sana soruyorum Şansal ağa: Sen modern çağdaş tipinle bir baba olarak çocuklarını böyle mi yetiştirdin? Senin o doğuştan torpilli kızın bir hata etti diyelim çalıştığı kanalda, ertesi günü kapının önüne konsa ya da aşağılansa hoşuna gider miydi? Yıllardır edindiğin tecrübe bu mu? Yıllardır televizyonda yarım saatte iki cümle kurabildin, bak yarım saatte insan iki cümle kuruyor, şöyle büyük laf edebilecek zaman var, ama adam yıllar geçmesine rağmen gencecik bir çocuğun kellesini istiyor, sonra da olup bitenlere üzülüyorsun, taşkınlık yapanları kınıyorsun. Bu gençlerle ilgili yıllardır geliştirebildiğin tek proje ‘gençlere şans verilmeli’ projesi: büyük aklın mucizesi. İlk hatasında kelle iste, yabancı sayısı lakırdısı et, her akşam alex’i ilah ilan et, sonra geçlere şans verilmeli. Önce o yıllardır oturmaktan fol yaptığın o koltuktan bir kalk da gençler şans bulsun bakalım. Ve bu kalpazan sisteme belden bağlı diğerleri de-kimileri eski kulüp yöneticileri- aynı şekilde her türlü dolap çeviriyorlar, cahil çocukları galeyana getiriyorlar, sonra kafa göz Allah ne verdiyse öldüresiye birbirine giren bu çocukları kınıyorlar, sonra emniyete laf ediyorlar. Emniyet sizin yarattığınız canavarları ıslah etme kurumu değildir. 100 yıl oldu bu ülkeye top gireli, ama bunlar hala o topa bakıp birbirlerine küfür ediyorlar. Şöyle de bir fıkra sokayım araya, belki de çoğunuz biliyorsunuzdur: Erzurum’a ilk kez ayna gelmiş, daha önce gören bilen yok. Adamın biri aynaya bakıyor, ne kadar benziyor bu ölen kardeşime deyip, o gece aynayı yatağına alıyor. Tabi karısı görüyor bunu, aynayı alıp bakıyor ki ne görsün, bir kadın. Şuna bak o…pu’ya benziyor aynı diyor. Kadın kocasının kendini aldattığını düşünüyor, aynayı aldığı gibi muhtarın yanında soluğu alıyor. Muhtar, diyor, kocam beni bu o..pu’yla aldatıyor. Muhtar, alıyor aynayı, ne görsün o da, karşısında bir adam, dönüyor kadına,yenge bu o..pu’dan çok gavata benziyor diyor. İşte bunlar da yirmi otuz yıl oldu, bu aynaya bu topa bakıp karşısındakine küfür ediyor, cahil ilan ediyorlar, halbuki kendilerini ne kadar da güzel tarif ediyorlar…

Bu şoven haller, kafa kırmalar, saldırılar, rakip taraftara takıma ana avrat sövmeler günümüzün yoz kültürünün nadide örnekleridir. Örneğin, gayet iyi bilinir, bir komşu geldiğinde gayet iyi ağırlanır, yemekler bol yapılır, ziyaretçinin birçok hatası hoş görülür ve bunun gibi bizim kültürümüzü yüce kılan birçok unsur, pratik vardır. Ve ziyaretçimize hoş görünmek isteriz. Ülkede yarı yarıya izlenen maçlardan sonra gelinen nokta şudur: gelen rakip takım taraftarının anasına avradına yedi sülalesine düz gidilir. Hem de sosyal duyarlılığının yüksek olduğunu iddia eden gruplar anayla ilgili edilmedik küfür bırakmazlar ve buna da yaratıcılık adı verilir. Daha sonra bir avuç taraftar aşağılandıktan sonra temiz bir dövülür. Türkçesi: sizlere burada yaşam yok. Burası belli bir rengin yeridir, biz çeşitlilik istemeyiz, biz en büyüğüz, ve sizler onursuz şerefsiz varlıklarsınız, biz gururun timsalleriyiz. Bu Türkiye’nin her yerine bulaşmış bir vebadır ne yazık ki. Bu ölümcül virüsü de salanları az önce yukarıda teşhir ettik sanırsam, kanla leşle beslenen bu zümredir bu virüsü yayanlar. Ülkede, doğuya gittikçe daha belirginleşir bu, sınır iki şehir takım ya da taraftarı gösterin bana ki bunlar birbirine düşman olmasın. Dünya da böyle değil mi? Özellikle bu coğrafyaya, 1800ler öncesi Avrupasına bir göz atın savaşları kimler yapmış. Hep kardeş, komşu kavgası. Artık Amerikayı kesmediği için bunlar, bilimsel tekniğin gelişmesiyle beraber nerdeyse hiç görmediğimiz uzaylılara bile düşman kesildik, uzayı bombalamaya hazırlanıyoruz. Kanla beslenen bu Amerikancı zihniyete kimler sahip yukarıda bahsettik.

Bu cahil gençlere kimliklerini tuttukları takımlarla ifade etmeleri öğretilir, iki tane renge aşık olması yeter. Bütün bir hayatı iki renkten ibaret sayarlar. Onlara doğuştan böyle oldukları söylenir. Doğuştan şu takımlı doğarmışız, yok doğuştan delikanlıymışız sünepe kültür söylemleri… Hayır, biz doğarken bebeğizdir, aynı bir solucan gibiyizdir, solucandan hiçbir farkımız yoktur, nasıl solucan takım tutmazsa, biz de doğuştan şu takımlı bu takımlı doğmayız. Damarımızı kessek şu renk akarmış, hayır efendim, damarımızı kessek canımız yanar herkes gibi, diğer takımı tutan dostlarımız gibi, akan kanın rengi umurumuzda olmaz, diğer takımı tutan arkadaştan yardım isteriz hemen. Doğuştan olduğumuz sadece nereli olduğumuzdur, yani türk olur, alman yunan kürt laz Fransız oluruz… İşte bilinçle olmadığımız ya da kendimize bir şey katmadığımız şeyler üzerinden politika yapmak, tavır tutum belirlemek, siyasi hareket edinmek oldukça tehlikelidir. Bugünkü siyasetimizin, sadece bizim değil dünya siyasetinin tıkandığı yer burasıdır. Yani kazandığımız, düstur edindiğimiz bilinçle seçtiğimiz bir hareket üzerinden siyasetin yerini, doğuştan değiştiremediğimiz bir özelliğin siyasi ifadesi almıştır. Hâlbuki ben seçimimle işçi olurum, ya da seçimimle şöyle bir bilinç kazanırım, ya da zulmederim, ona göre kader birliği edilir. Ama siyaset artık ırklar üzerinden dönüyor ve nefes alamaz durumda. Bu taraftar düşmanlığında da durum aynı. Tekrarlıyorum, kimse şu takımlı bu takımlı doğmaz, yani o meşhur tezahürat ırkçılığın surlarında gezmektedir (şuralı olunmaz, şuralı doğulur, şuralı olmayan bilmem neyin çocuğudur), herkes yaşantısına göre kimi çok kimi az bilinçle bir taraf olur. Mesela bu blogun hemen başında Galatasaraylı olmayı ifade eden şu güzel cümleler vardır: “HAGİ'NİN HIRSI, KEWELL'İN YÜZÜNDEKİ GÜLÜMSEME, İLK YARISINI 0-2 ÖNDE KAPATTIKLARI MAÇI 3-2 KAYBEDEN REAL MADRİDLİ OYUNCULARIN ŞAŞKINLIĞI, 5 METREDEN VURDUĞU KAFAYI TAFFAREL'İN NASIL ÇIKARDIĞINI ANLAMAYA ÇALIŞAN HENRY'NİN BOŞ GÖZLERLE ETRAFA BAKIŞI, 1-2'LİK MAÇI SON 10 DAKİKADA 3-2 KAYBEDEN MALDİNİLİ MİLAN'IN SAHADAKİ "N'OLUYOR YAHU" DURUŞU ve 10 KİŞİ KALAN TAKIMIN MÜCADELESİNİ GÖREN ARSENE WENGER'İN YÜZÜNDEKİ ENDİŞEDİR GALATASARAY.” Bu Galatasaraylılığı tarif eden bir cümledir ve duruştur, sen tecrübe edersin badireler atlatırsın yaşarsın, yani olursun ve bu cümledeki unsurları kazanırsın.( Hiçbir takım taraftarı hedefim değildir, lafım cehalete ve ırkçılık benzeri futbol söylemlerinedir.) Yine Beşiktaşlılık duruşu için, ‘popülerin değil doğrunun, moda olan değil erdemlinin, yapmacıklığın değil gerçeğin yanında olan duruştur. 3-5 senelik değil evladiyeliktir.’ diye yazmış bir arkadaş. Ya da kazım Koyuncu Trabzonsporu tutmayı, “"Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.” diye tarif etmiştir. Yani yaşanmış düşünülmüş ikna olunmuş vicdan muhasebesi yapılmış sonra taraf olunmuştur.

Uzattık epey… Dostlarımdan isteğim kimseye yar etmeden akbabalara leş kargalarına yem etmeden hep beraber el atıp bir olup şu işin altından kalkabilmektir.

3 Aralık 2010 Cuma

Mantalite


Perde 1

Havalar soğuyor yavaş yavaş… Afrikalı sporcuların performanslarıyla ilgili dedikoduların en yoğun olduğu dönem; sporcu dedikse de futbolcudur kastımız… Aslında bu değerlendirmeler de enteresandır. Mustafa Doğan, Ömer Üründül gibilerinin kusmuklarını dinleyen biz zihni tutsaklar, bu kusmukları gelip spor(futbol) muhabbetlerimizin en tatlı yerine sokuşturuyoruz: O yemeği mide kaldırmaz oluyor artık. Yani, gençler, demek istediğim, fizik kimya bilmiyoruz, pratik bir zihnimiz de yok hani, bir üretimimiz yok; ama futbol kadar basit ve çırılçıplak bir oyun hakkında fikir üreten yerlerimize giden damarlar da mı tıkalı? Ağzımıza dilimize zihniyetimize pelesenk olmuş mesela; Afrikalıların mantaliteleri düşükmüş geriymiş, o yüzden üç beş maç oynar sonrasında da yatarlarmış. O beğenmediğin Afrikalı aramıza karıştıktan iki üç gün sonra senden benden akıcı konuşur, biz çok bilmiş beyazlar memleketin en iyi okullarında okuyanı dahil on sene İngilizce dersine gireriz saatlerce, durumu olan yurtdışına gezmeye gider, ama yine anadol motoru gibi takılır ederiz; ayrıca memlekette ev araba alıp, üç gecenin ikisi hovardalık yapan turist futbolcuların kaç kelime anlayabildiklerini bilir hatırlarsınız, hayali geniş gençler. Başınıza taş kadar mantalite yağsın, ntvspor’da trt’de televizyonun önünde bizi hayran bırakan mantaliteler, işte futbolun tanrıları, konfüçyüsleri. Alın onlar sizin yerinize düşünüyor konuşuyor.

Bu kış televizyonları sadece iki saatliğine, yani yeşil veya nerede oynanıyorsa o oyun, o alan görüntüde olduğu saatler açık tutalım ve tekrar hayata dönelim. Kış mevsimini düşünelim, çalışan insanları, emeğiyle alın teriyle geçinen insanları düşünelim. Sporcuyu da kışın çalışan işçiler olarak düşünelim. Kışın kıçına şort geçirmiş, dize kadar incecik çorabını çekmiş, soğuktan üstüne giydiği ince formanın kollarını üşüyen ellerini ısıtmak için avucunun içine almış ve birilerini mutlu etmek için o halde orada olan işçiler olarak düşünelim. Bırakalım maç sonralarını; maç öncesinin o ısıtan tatlı hayallerini kuralım. Maç sonu her tarafından vıcık vıcık mantalite akan oturdukları yerde buda heykeli gibi duran adamların o çağ atlatacak fikirleri varsın onlara kalsın, onlar çağdaş çağ üstü olsun. Genç bir futbolcu Tevez; genç futbolcuların şımarıklığı kendini beğenmişlikleri, futbol dünyasının kirli ahlaksız yapısallığı yüzünden artık futbol oynamak istemediğini söylüyor. Peki, eli kalemden daha çok penisini tutmuş bu genç çocukları kim şımartıyor, ya da bu ahlaksız futbol dünyasının bireyleri olan, tvlerde gördüğümüz yine eli kalemden daha çok penisini tutmuş spor yazarcıklarını ağzı açık kimler dinliyor? Kışın; inşaat işlerinin durduğu, bu işten ekmek yiyenlerin biriktirdikleriyle geçindiği, dilenciler için boş yada aceleyle sıcağa koşan insanların doldurduğu sokakların kazançlarına balta vurduğu ve işlerin düşmemesi için esnafa roller kestiği, giyim kuşamcıların her mevsim dönüşümlerinde olduğu gibi deli paralar kazandığı, restoranların kaffelerin dışarıdaki masaları artık içeri aldığı umurunda değil bu adamların, bir de böyle Freud, Fanon, Jung edasıyla çok derinlemesine psikanalitik çıkarımlar yaparlar, Afrikalı sporcunun mantalitesine dem vururlar. Gören de beş sosyoloji tezi vermiş, uluslar arası dergilerde sayısız makaleleri çıkmış sanır. Şenol Güneş futbol filozofudur kuşkusuz, sakin ve efendidir, ama bunların Haşmet ve Hıncal adlı olanlarına da bir röportajında iyi giydirmiştir. Merak eden bilmeyen araştırıp bulabilir. Güzel bir sözü vardır: bunlar madem o kadar aydınlar; aydınlık veriyorlar demektir bunlar, bari şu ışığı gözümüze değil de önümüze tutsunlar, biz de önümüzü görmüş oluruz, aydınlanırız. Işık böceğinin verdiği ışık basit bir oksitlenme olayıdır ve dişisine/erine yaptığı bir gösteri olarak kabul edilir bu ışık. Yani soyunun devamı gibi doğal bir amacı vardır bu davranışın. Mantalite yığını bu göbek suratlı arkadaşlar, inanın ne bu böcekler kadar bir ışık yayabilirler, ne bu kadar basit bir ışık/fikir üretecek zihniyete, fikriyata sahiptirler ne de doğallıkları vardır yaptıkları şeyin. Zaten geldikleri nokta da, alt olur üst olur alır fark atar muhabbetidir, yani basit bir devredeki 1 ve 0 lardır. Hâlbuki mantık bağımsızlık yoluna çoktan girdi zannediyorduk…

Perde 2

Cenk hocamın uyarısı isabetli oldu… Açıkçası, bloga başladığım dönemle birlikte benim de yeni işime başlamam hem motive edici oldu hem de zorlu. Uzun aralar veriyorum, bundan dolayı çok özür dilerim Cenk hocam ve herkesten. Hocam uyarmasa yazmayacaktım belki bunu da ama, biraz utandım… Vaktimin darlığı epey zorluyor beni. Yani bir taraftan işim, bir taraftan yoğun okuma pratiğim etütlerim, gece gece maçlar, bir de kısa yazmak istemeyişim( birçok yazı yarıda bırakılıp, windowsun karanlıklarına kuyularına atılmış) …

Bu yüzden ailemi neredeyse silip attım hayatımdan. Neyse, burası ağlama duvarı değil kuşkusuz. Sadece, kendi tarafımdan bu kadar uzun aralar vermemin nedenlerine ufaktan laf arasında değinmekti. Cenk hocamın heyecanını, askerliğini yeni halletmiş biri olarak hala hissedebiliyorum. Cenk hocasız buralar zar zor dönüyor, gözlerimizi dört açtık kaptan gelene kadar dümeni zor bela rotada tutmaya çalışıyoruz.

Ağlamayı keseyim burada… Yakında basketbol ağırlıklı bir yazı yazacağım… Böyle de dönmüş olayım bloga…

28 Kasım 2010 Pazar

49 Gün Kaldı

Sevgili Çoban Salata Dostları,

Bilenler biliyor Ağrı'da Piyade olarak yapıyorum askerliğimi. Dolayısıyla askere geldiğimden beri bloga katkıda bulunamıyorum. Çok ksa sürelerle çarşıya çıkabildiğim için çoğu zaman son gönderilere bakmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Giderken 3 arkadaşıma emanet edip gittiğim, evladım yerine saydığım blogun güncelliğini ve arkadaşlarımın katkılarını görünce ise tam anlamıyla şaşkınlığa uğramış durumdayım. Hadi yoğunluğu, sıkıntısı olanı biliyorum da diğerleri ne yapar, ne eder, nerededir, insan merak ediyor. İnşallah 49 gün sonra bitecek olan askerliğimin akabinde blogu ciddi değişikliklerle tekrar güncel bir hale getirip ayağa kaldıracağız. Umarım eskisinden daha iyi, şu ankinden ise ışık yılı uzakta olacak blogun yeni hali. Yeter ki Allah sağlık versin.

Bizi hala inatla ne var ne yok, acaba yeni bir gönderi oldu mu diye takip eden arkadaşlara da sonsuz teşekkürler. Hakkınız ödenmez. 49 gün sonra Yaradan'ın iziyle görüşebilmek dileğiyle. Tüm sevdiklerime kucak dolusu, hasretle bezenmiş öpücükler Ağrı'dan...

cenky
Evladına sahip çıkan baba formatındaki, zorunlu piyade, blog kurucusu ve yazarı

30 Ekim 2010 Cumartesi

Özlemişim böyle takımı


Ali Sami Yen'deki son maçlardan biri daha geride kaldı. Lige iyi başlayamamıştık ancak son iki maçta oynanan futbol ve bir çok sakata karşın alınan 4 puan bir şeylerin yoluna girdiğini göstermekte sanki. Hele de orta sahada savaşan zaman zaman da dövüşen bir Galatasaray olduğunu görmek buna işaret gibi sanki.

Maçın başında Kadıköy'deki baskıyı yine gördük. Harika bir baskı kuruldu ileride ve Antalyaspor kitlendi bir şey yapamadı. İlk 10 dakika böyle geçtikten sonra biraz daha ortaya taşındı maç. Bu sırada maç öncesi dediğimiz gibi gelişmeler oldu ve Misimovic'in hızlı ara paslarına Pino ve Sabri müthiş hareketlendiler. Paslar golle sonuçlanmadı ama olsun. Pino'nun muhteşem deparlarını görmek bile heyecan kattı.

İlk yarı adına kilit dakika 17 idi. Antalyaspor'un yarı-organize atakları sonucunda Tita çok iyi vurdu ancak Ufuk aynı güzellikte cevap verdi Brezilyalıya. Genç kaleci o pozisyonda o refleksi gösteremese belki de sonuç böyle olmayacaktı.

Defansta iyi kapanan Galatasaray yine hızlı ve derin paslarla gol aramaya devam ediyordu ki 30. dakikada Misimovic'in herkesin uyuduğu anda arkaya kaçan (sanırım) Pino'ya attığı pas ilüzyon gibiydi. Sanki Pino'yu da topu da Misimovic ayakkabısının topuğundan çıkarıp oraya koymuştu. Nefis pas yine golle sonuçlanmadı ama ardından gelen korneri golle sonuçlandırmak şaşırtıcı oldu. Yıllardır adam gibi bir golümüz yoktu kornerden! Bir tak pas, bir tak da kafa şutu ve gol. Daha dün Bayern Münih maçını izledim ve ilk iki golünü kornerden buldu Bayern. Sonra zaten rahatladı. "Hiç bir şey yapmıyorsan kornerden gol at be kardeşim" dimi?? Sonunda bu da oldu. Bir şeyler değişiyordu valla. Çok geçmedi bir gol daha geldi Sabri'nin ortasını iyi uzaklaştıramayan defansın vuruşu Pino'ya pas oldu ve şu çocuk gol attı da ben de rahatladım. Maksimum 5 yıl önce menajerlik oyununda keşfettiğim bir yeteneğin neler yapabileceğini az çok tahmin eden biri olarak sabırla bu günü beklemiştim sanki. Pino daha güzellerine layık. Onları da atacak. İlk yarının en üzücü olayı tabi ki formunu yakalamış Serkan Kurtuluş'un sakatlanması oldu.

İkinci yarıya biraz geri çekilmiş olarak başladık. Antalyaspor'un baskılarına iyi dayansak da yenilen golde şaşkınlık dizboyuydu. Hala düdük çalmadan maçın durmayacağını öğrenemeyen oyuncular yüzünden yenen gole bir de şu açıdan bakalım. Ortada bir otorite var. Ve otoritenin-hakemin kararlarına karşı çıkabilecek bir halk-oyuncular topluluğu. Oyuncular muhtemelen "biz halk olarak ayaklanıp imza toplarsak karara itiraz edersek dediğimizi yaptırabiliriz" diye düşünüyorlar böyle pozisyonlarda. Ancak ne yazık ki futbol bu yönüyle çok totaliter. Siyahlar içindeki adamlar ne derse o oluyor. Ufuk ne yapsa yapsın golü çıkaramıyor. Ben biraz heyecanlanıyorum. Çünkü 2-1 her zaman tehlikeli skordur. Ve Galatasaray da ikinci yarıda bildiğin oyundan düştü ya. Tabi iki kişinin birden sakatlanması hiç hoş olmadı. Serkan'dan sonra da Hakan Balta'nın sakatlanıp çıkması hoş değildi. Hagi'nin elini kolunu bağladı. Atağa dönük tek değişiklik Emre Çolak olabildi.


Son iki maçta elinden geleni yaparak formasına ve üst düzey maç temposuna alışmaya çalışan Emre Çolak oynadığı son 20 dakika boyunca mükemmel işler çıkardı diyemeyiz tabi ki. Ama henüz kendini ve oyun tarzını bulamadığını görüyoruz. Yavaş yavaş hangi pozisyonda ne yapması gerektiğini anlayacak ve Arda takımdan ayrılınca güzümüz onu aramayacak. Henüz çok cılız Emre. Biraz güçlenmesi ve aklını kullanması gerek. Bunları geliştirebilecek yaşta ve önü açık bence. Fazla abartarak eleştirmeyelim çocuğu.

Maçın son 10 dakikasında bildiğin koptuk oyundan. Ancak olursa uzun toplarla Pino'nun deparlarıyla çıkabildik ileri. O da bir yere kadar sonuç verebilirdi. Yorulana kadar. Sonuç için diyecek pek bir şey yok. Taffarel vari bir cevap verelim bitsin bu uzun yazı: "3 points. Çok güiiüziiiel!!"

28 Eylül 2010 Salı

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür'ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan'ın Almanya'da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri'nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor'da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

27 Ağustos 2010 Cuma

Kazakistan-Belçika maçları Türk Milli Takım Kadrosu


KALECİLER:
Hakan Arıkan, Onur Kıvrak, Sinan Bolat

SAVUNMA: Gökhan Gönül, Sabri Sarıoğlu, Ömer Erdoğan, Servet Çetin, İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Hakan Balta, İsmail Köybaşı

ORTA SAHA:Hamit Altıntop, Kazım Kazım, Mehmet Aurelio, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu, Nuri şahin, Arda Turan, Özer Hurmacı

FORVET: Tuncay Şanlı, Semih Şentürk, Sercan Yıldırım, Nihat Kahveci, Halil Altıntop

yorum gerek değil mi?

Hakan yerine Cenk'i görmek isterdim! Formayı hak ediyor. Belki de hemen havaya girmesin, öyle iki maçta milli takıma girince oldum sanmasın diye böyle bir tercih yapıldı. Ömer Erdoğan hakettiği formayı giyecek üstüne. Servet'e partner olacak gibi gözüküyor. Gökhan Zan neye göre takıma alındı ben anlamadım. Gökhan Gönül sakat değil miydi? Selçuk İnan'ın yanında Ceyhun Gülselam'ı da görebilseydik keşke Mehmet Aurelio yerine. Bu adamdaki ısrar nedendir bilemedim! Türk olurken Milli Takım'da oynama garantisi mi istemiş?? Halil ne yapıyor tam bilmiyorum ama iyidir. Ben Mevlüt'ü de aradım bu kadroda.

Fena değiliz. Belçika ile görülecek bir hesabımız var. Takımdaki oyuncular ne kadar kulüplerinde formsuz olsalar da birlikte farklı oynuyorlar. Çünkü hepsi üst düzey oyuncular. Mesela Arda'nın yanında Mustafa Sarp değil de Emre, Hamit olacak. Servet sahaya hocasının güveniyle çıkacak. 2'de 2 yaparsak da, 2 puan alırsak da şaşırmam. Şaşırmamaya alışmak ne kadar donuk bir hayat yaşatıyor biliyor musunuz?

„Napıisiniz lan Devrimciler?“

İstanbul’un büyük takımlarının da aynı anda puan alamadığı bir haftayı geride bıraktık. Geçen haftaya nazaran 2 gol daha fazla (18 gol) atıldı. Bu istikrarla gidersek 34. Haftadaki haftalık gol sayısı 82 olacak! Tabi ki bu pek mümkün değil. Çünkü geçen hafta 9, bu hafta 8 takım gol atamadı.

Haftanın açılışında Ziya Doğan’ın Ayman’sız Konya’sı Eskişehirspor defansının yardımıyla sezonun şimdiye kadarki en hızlı golünü attı. Beraberlik sayısını Pele’nin golü ile bulan Eskişehir özellikle yaşı yetenlerde 1970 Dünya Kupası etkisi yaratmış olabilir. Zira turnuvanın yıldızlarındandı hakiki Pele! Ama Eskişehir kapanan Konya karşısında o yılki Brezilya kadar iyi bir futbol oynayamadı ve Adnan’ın golüyle Konya’ya boyun eğdi. Bu arada geçen hafta Ayman’ı gören oldu mu diye sormuştum. Mısırlı futbolcu Ziya Doğan’ın manevi oğlu söylemlerinden rahatsız olup kendi hesabına yatırılan transfer taksidini de kulübe geri yatırıp Mısır Ligi’nin El-Zamalek’in yolunu tutmuş. Gururlu topçu Ayman. Günün ikinci maçında Kayserispor tek kurşunla yıktı Karabük’ü. 4 yıldır iki gol kralıyla birlikte sarı-kırmızılı takımın hücum gücünü oluşturan Cangele 2’de 2 yaparak artık sıranın kendisinde olduğunun mesajını verdi.


Sen İstanbul’sun! Büyük düşün!

Transfer şampiyonu Beşiktaş kağıt üzerinde favori çıktığı maçta kağıt üzerinde favori olarak kaldı. Guti’nin 11’de başlamadığı maçta Necip’in de olmaması şaşırtırken, ilk 11’de başlayan Delgado’nun maçın ertesi günü takımdan gönderilmesini Arjantinli’nin mağlubiyetin günah keçisi ilan edilmesi olarak mı yorumlamalı yoksa yaz başından beri transfer dersi veren Beşiktaş yönetiminin kendini tekzip etmesi olarak mı? İstanbul Büyükşehir Belediyespor geçen hafta alınan mağlubiyetin kaza olduğunu, uzmanlık alanlarının büyük takımlar olduğunu bir daha hatırlattı. Ne diyor takımın „büyük ağbileri“: Sen İstanbul’sun. Büyük düşün! Bu arada Beşiktaş’ın 3 kalecisinin de ceza sahası dışında topla oynamayı çok seven ekolden olması bilinçli bir seçim mi, yoksa Rüştü’den mi bulaşıcı araştırmak gerek. Geçen haftanın iki şok sonucunda imzası olan Antalyaspor ve Sıvasspor birer golle haftayı kapattı. Gençlerbirliği ve Gaziantepsor’un bu hafta lig tablosunda arttırabildikleri tek verileri beraberlik sayıları oldu. Tolunay Kafkas’ın Kayseri’deki ikinci sezonunda takımın ligde toplam 38 gol atabilmişti. Aynı senaryo Antep’te tekrarlanır mı göreceğiz.


Geçen yıl Ali Sami Yen’de aldıkları beraberlikle şampiyonluğun gideceğini hissettiklerini söyleyen Bursalılar, geçen yıl son dakikada kazandıkları şampiyonluğun ne kadar hakedlimiş bir unvan olduğunu kanıtladı. Galatasaray hızlı başlasa da gole ulaşamayınca Ergic’in iki golü sorunlu Galatasaray’a „marksist darbe“yi indirdi. Zira Ergic, yeşil sahada görülebilecek ender solcu entellüktellerden. Ligimizin doğu bloku (Takımdaki 9 yabancının 7’si Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya’dan) ekolünün önemli temsilcilerinden Ankaragücü düşmeye en yakın olarak gördüğüm Manisaspor deplasmanında 3 golle galip gelerek haftanın gollü maçlarından birine imza attı. Ankara temsilcisinin ikinci golünü atan Özgür Çek Fenerbahçe altyapısının mahsulüdür. Aziz Yıldırım arada bir kendi bahçesindeki yeteneklerle ilgilense fena olmayacak.

Mahalle Futbolu

Haftanın son gününde maçlar öncesi Kasımpaşa Ömer Hayyam sokaktaki evimdeydim. Davul seslerini duyana kadar nerede olduğumun çok da farkında değilmişim. Davul sesleri ramazan nedeniyle değil, Kasımpaşaspor’un 1 saat sonra oynayacağı Bucaspor maçından ötürü mahalleyi inletiyordu. 10 dakikalığına süren tezahüratlar bana futbolun güzelliğini ve semt futbolu kültürünün ne demek olduğunu hatırlattı bir kez daha. Trabzonspor’un Fenerbahçe’yle oynadığı maçı izlediğim Taksim’deki bardan dönüştede aynı coşku Kasımpaşa’da devam ediyordu. Skoru kahvedekilere sorduğumda golsüz beraberlik cevabını aldım. Bu sonuca sevinebilmenin ve mahalleyi inletmenin tek anlamı koşulsuz semt yandaşlığı olmalı diye düşündürdü beni. Koşulsuz olmaya devam eder bu sevgi umarım.

Haftanın hem en gollü, hem de en heyecanlı mücadelesi Avni Aker’deydi. Her türlü rovanşı içeren mücadelenin galibi futbolseverlerdi! Gol açısından bu kısır haftanın yükünü çeken maçta iki takımın ikinci yarıda oyundan düşen orta sahaları her şeye rağmen futbol olarak daha çok şey öğrenmemiz gerektiğini gösterdi. Semih’in, Alex’le nöbeti değiştirmeleri haftanın ilginç olaylarındandı. Yattara’nın muhteşem dönüşü ileriki haftalar için ağzımızı sulandırdı. İlk yarıda atılan 5 gole ikinci yarı en az 2 gol daha eklenir beklentimizi Teofilo ve Yattara’nın mutlak gol pozisyonlarında yaptığı rehavet esanslı vuruş hataları boşa çıkardı.


Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor 2’de 2 yaparak ligin zirvesine oturdu. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele fimlerinde ruh verdiği Deli Emin şu lig tablosuna baksa üsttekilere „Napiisiniz lan Devrimciler?“ diye sorardı muhakkak. Bundan da önemlisi aynı soruyu yıllarca Avrupa’da göğsümüzü kabartan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş yönetimleri de bir an evvel kendilerine „Napıyor bu devrimciler“ sorusunu sorarsa iyi ederler.

volkanbk3

Çok-düze!

konuya nereden başlayacağımı bilemezken bir dosttan tivit geldi. "barış özbek+mustafa sarp + serdar özkan + hakan balta + ayhan akman + servet çetin + sabri sarıoğlu + ali turan + gökhan zan.. akıl? fikir?" yazıyordu... Ortada takım yokken kişilerden gitmek ne kadar doğru olur bunu deneyeceğim. Bakalım doğru olacak mı?

Barış Özbek: Feldkamp döneminin yıldızıydı. Bense kendisinden çok şey bekliyordum. Çünkü koşmayan Lincoln'ün arkasını toplayarak, arada bir de gol atarak gelişime açık bir gençti. Belki de iyi olduğuna dair bir yanılgıya düştük o dönemdeki performansıyla. Şimdi bir adım ileriye atamadığına şahit oluyoruz. Keita karın boşluğuna dirsek yediği pozisyon sonrası kıvrandığı için "G.Saray'a yakışmayan bir hareketti" diyerek satışını haklı çıkarmaya çalışan Adnan Polat'a geçen yıl Sıvas maçında hala şampiyonluk şansımız varken takımını yalnız bırakan Barış Özbek'in neden bu takımda kaldığını sorarım...


Mustafa Sarp: Geldiği gün yazdım bu adamın ne işi var bu takımda diye.Her maç sonrasında da ne kadar işe yaramaz bir oyuncu olduğunu yazdım durdum. Alın terine saygı duyuyorum. Bu konuda ekmeğine çıkarmak için yaptığı işe bir şey dediğim yok ama lütfen ekmeğini Galatasaray'dan çıkarma. Anadolu'da tonla kulüp var. Bank Asya'nın senin gibi yıldızlara ihtiyacı var. Galatasaray'da senin yerin nasıl oluyor ben anlam veremiyorum. Ve ne yazık ki geldiği günden beri en çok didinen kendine bir şeyler katmaya çalışan tek oyuncunun Mustafa Sarp olması beni daha da üzüyor. Takımın vahametini gözler önüne seriyor.

Serdar Özkan: Beşiktaş'ın en sevilmeyen oyuncusuydu. Yeteneklerinden şüphem yok. Fakat takıma ve sisteme alışması lazım. Bunun için de zaman lazım. Ancak sakatların çokluğu buna imkan vermedi. Bu kadar sakat olmasa ilk 11 olmazdı. Zamana ihtiyacı var. Ama zamana tahammülümüz de yok. Beklemek lazım iyi olacak.

Ayhan Akman: Artık yedek oturması gereken inatla oturtulmayan, ne yaptığı belli olmayan sürekli yana oynayan, sadece dün bir şeyler yapmaya çalışan ama çokça başarısız olan 33 yaşına gelmiş atsan atılmaz, satsan satılmaz bir adam oldu. Bir de takım kaptanı ne yazık ki. Uzun zamandır bu kadar sevilmeyen başka bir oyuncu var mı?


Servet Çetin: Rijkaard açıkça ben bu adama güvenmiyorum dedi. O günden beridir Milli Takımın vazgeçilmez yıldızı gözlerimizin önünde düşüyor. Piyasası da bitiyor. O da kendisine ödenebilecek en yüksek bedel 8 milyon Euro'yu bir daha göremeyecek. Bir teknik direktörün yapacağı en büyük hata açık ve seçik olarak ona güvenmediğini söylemektir. Profesyonel bir oyuncunun da duygusal olmasıdır bu en büyük hata! Güvenmek lazım bu adama. Güvenildiğinde Gerets döneminde neler yapabildiğine herkes şahit oldu! Sorunu güven eksikliği...

Sabri Sarıoğlu: An itibariyle en çok aranan oyuncu. Sevilmeyenler listesinde de üstlerde yer alıyor ama artık eski Sabri yok! Tekerrürü sadece kötü ortaları. O beğenmediğimiz ortalarıyla Anfield'da Ümit Karan'la bizi coşturmuştu! Harika ters kademe almaya başladı. Hızlı ve sürekli atağa çıkıp takımı ileride tutan adamdı. Olmayınca ileride tutan olmuyor takımı. Dönsün o zaman görüşelim...

Ali Turan: Bu adam stoper. O yüzden bu kadar düz. Kayseri'de sağ bek oynamışmış. Galatasaray'da oynayamazsın. Galatasaray'da telafisi olmayan maçlar oynuyorsun. Puan kaybettiğin anda şampiyonluk mücadelesinden geri düşüyorsun. Kayseri'de öyle mi? Değil. Kayseri'de tahammül edilebilen durum Galatasaray'da tahammül edilemez bir hal alır böylece. Stoperde oynasın daha kötüsü olmaz orası da ayrı.

Gökhan Zan: Sürekli sakat olacağı sürekli sakat olmasından belli olan bu oyuncunun neden alındığına anlam vermek ne kadar güç biliyor musunuz? Bugüne dek oynadığı maç sayısı kaç? 10-20? Milli Takım'da zorunluluktan oynuyordu. Şimdi yerine kimi koyarız onu da bilmek zor tabi. Gelmeseydi hiç bir şey değişmezdi dedilerimizden!


Hakan Balta: Şansal Büyüka'nın en sevdiği oyunculardan. "Erman Hocam, bu Hakan Balta için ne diyorsun? Ben çok beğeniyorum. Adamın hep belli bir çizgisi var. 10 üzerinden 6'dan aşağı düşmez 7'den yukarı çıkmaz. " Formda olduğu dönemde aynı lafın altına kim imza atmaz? En güvendiğimiz adam bu değil miydi ya?? İki Karpaty maçında da formsuzluğu, disiplinsizliği turu kaybettirdi. Tüm turu ona mal etmek yanlış. Onun kenarından geldi diyelim iki gol de. Formda olsa geçit verir miydi? Vermezdi!! Bu adamın kesinlikle evde bir yerde özel yaşamında sorunları var bu aralar. Yoksa yukarıda saydıklarımın arasında en güvendiğim en beğendiğim adamdır! Düzel artık!

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Sivasspor - Galatasaray maçının taktiksel tartışması

Evde LigTV'im yok. Bar veya kahvehane köşelerinde izliyorum maçı. Vay arkadaş ne hallere düştük! 5 dakika rötarlı girdim bara. Girer girmez de golü bulduk. Şaşırtacak yine bizi bu takım dengesizliğiyle diye düşünürken baktım ki golü Mustafa Sarp atmış, kredisine kredi katmış. İyi de bu durum Galatasaray'ın forvetsizliğin dibine gösteriyor. Tekrar tekrar izledikçe maçı, Arda orta yapmaya hazırlanırken içeri kat eden sadece Mustafa Sarp'ın olması eksikliğimizin ve bu takımın kaderinin kimlerin elinde olduğunun göstergesi. Golün tekrarında ise görüyoruz ki defanstan çıkan uzun top orta sahamızın pozisyon yaratmadaki zaafını kanıtlıyor.
Golden sonra geri çekiliyor Galatasaray. Klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlemeye hazır hale getiriyorlar bizi. Mehmet Yıldız ayağına aldığı topla birlikte sağdan ortaya çapraz bir şekilde kat ederken Galatasaray'ın 3 oyuncusuna çalım atıyor, defansın dengesini bozuyor ve solda boşa kaçan Ceyhun'u görüyor. Ceyhun'uın şutuna Ali Turan ayak sokamasa, Aykut o topu çıkarabilir miydi sorusu muallaka gömülüyor... Yine de gösterdiği refklesi alkışlarım.

Orta saha ilk yarının sonlarına doğru düşmeye başlıyor. Bir pozisyonda bakıyorum ki zaten Ayhan'ın baskı yaptığı adama Mustafa da baskı yapmaya başlıyor ve tek pasla ikisini birden düşürüyor oyundan Zita ve yoluna devam ediyor Mustafa arkasından bakarken... Takım savunmasına noldu ben anlamadım. 40. dakikada kesildi mi Mustafa Sarp o cüssesine karşın!? Galatasaray'ın yediği golde verilen faul Sivasspor'un aleyhine olmalıydı ve bu çok açık bir gerçek. Ancak varsayalım ki Neill gerçekten Mehmet Yıldız'a faul yapmış ve Sivasspor yandan korner gibi bir duran top kullansın. 1.'si orada adama faul yapılmaz, tehlike yaratır. 2.'si yan topta adam öyle savunulmaz Ali Turan. Lensim olmadığı için uzaktaki televizyonda ben golü kendi kalemize attık sandım. Zita öyle güzel uçamadı o topa kafa vurmak için...
Sezonun ilk verilmeyen penaltısının mağduru: CimBom

İlk devre biterken Kadir'in Emre Çolak'ı ceza sahası içerisinde düşürmesi de penaltıdır! Dün gece Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar bunu Kanaltürk'te tartıştı. Ahmet Çakar, "Top nereye giderse gitsin ceza sahası içerisinde Kadir Emre'nin bacağını baldırından başlayıp kıskaca alıyor oyuncuyu yere düşürüyor. Açık penaltı!" dedi. Erman Toroğlu'da "Top 80 metre ileri gitmiş Emre'nin topla alakası yok. Penaltı değil!" diye tutturdu. Ama o da farkında ki bu dayanağı olan bir tez değil. Korner atılırken atak yapan takımdan topla alakasız bir oyuncu yere düşürüldüğünde penaltı veriliyorsa Emre'nin düşürülmesi de penaltıdır... Yorum ve hakem hatasıdır dün gece yaşanan...

İkinci devre tamamen oyundan koptu Galatasaray. Orta saha kurgusu kalmadı, direnci ise ancak stat ışıklandırmalarında görebiliyorduk! Sivas'ın hakkını yemeyelim ama onların direnmeye ihtiyacı yoktu çünkü onlarla savaşan bir orta saha yoktu. Ceyhun'un çatır, çutur iki kişiyi üslubuyla devire devire geçip düşerken verdiği gol pası İngiltere Premier Lig'inden alıntı bir sahne gibi. Aykut'un yapabileceği bir şey yok. Kaleciyle karşı karşıya kalan bir çok oyuncu atabilirdi o golü... Golle direnci düşen Galatasaray orta sahası iyice çekiyor beyaz bayrağı. Takım tertibi 4-2-4'e dönünce defanstan atılan uzun toplarla takımın boyu uzatılıyor ve rakip defansın attığı hiç bir top ele geçirilemeyince oyun anlamsızlaşıyor. İlerleyen dakikalarda Mehmet Nas'ın kendi yarı alanından bir deparı var ki kimse de dönüp "Hop kardeşim nereye gidiyorsun" demiyor. O da "Mehmet Yıldız diye bir arkadaş vardı ona bir pas atıp gidicem" diyip pasını boş pozisyondaki Yıldız'a iletiyor. Golle buluşamıyor Sivas o ayrı. Bir de Ceyhun'un son dakikalarda kaçırdığı var, o da gol olsa 4-1'di skor...
Misimovic (?), Elano, Pino, Serdar Özkan, Baros, Sabri, Aydın yoktu bu takımda ama bu orta sahasızlıkla nereye kadar devam edilir bilemiyorum. Faruk Süren sağolsun Aslantepe'de Hagi, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Taffarel, Popescu, vs. gibilerini izleyemedik. Adnan Polat'ın bu gayretleriyle Mustafa Sarp'ı, Ayhan'ı, Barış'ı izlemeye gelir miyiz o stada onu da sanmıyorum. Adnan Sezgin Avrupa turundan koluna dirençli ve futbolu bilen! iki orta saha oyuncusu takıp gelmezse uçak biletini en yakın tatil beldesine alsın...

maçın kısa özeti(video)

sevgiler volkanbk3

Takım içi rekabet lazım

Eğer bir takımın içinde bir poziyon için rekabet yoksa, o poziyondaki oyuncu ne kadar kötü oynarsa oynasın haftaya yine ilk 11'de oynarsa o takımın hali içler acısından daha vahimdir. Sivas maçında ikinci devre Ayhan, Mustafa ve Cana neredeydi ben hiç göremedim! Sayelerinde Ceyhun ve Mehmet Nas yıldızlaştı.

Adnan Sezgin'in futbolculuğunu bilmiyorum ama çok iyi bir kariyere ve yeteneğe sahip değildi galiba. Bence Mustafa Sarp'ta kendisini görüyor galiba. Bu yüzden almış olmalı. Ve inatla ihtiyacımız olan bir Ernst, Özer Hurmacı tipinde bir oyuncuyken inatla 10 numara diye tutturmak neden! Bizim 10 numaramız var zaten hem de 3 tane!!! Üçü de kendi Ulusal takımlarının vazgeçilmezi. Arda, Kewell ve Elano!! (Dunga dönemi için böyle...)

Bu takıma Misimovic, Baptista, Ronaldinho falan lazım değil!! Bize Anatoly Tymoschuk, Ladesma, Michael Bradley, Anthony Annan, Jermaine Jones, Clint Dempsey, Fellaini, Jermaine Jenas (daha da sayarım) gibi oyuncular lazım! Ben artık bıktım Ayhan'dan, Mustafa'dan, Barış'tan ve bunların yerine koyacak kimsenin olmamasından!!

Rijkaard, Karpaty Lviv maçında da bu orta sahayla oynayacaksa Ayhan'ın,Mustafa'nın,Cana'nın, Barış'ın kafasından geçenler "Ne kadar kötü oynarsam oynayayım bu takımda yerim garanti nasılsa" olmaya devam edecekse bu lig bitmez!! Rijkaard Karpaty maçında ya Sivas maçındaki ortasahadan birilerini kesip Cumhur,Musa,Caner gibi genç oyuncuları oynatıp oyuncularına gerekli mesajı verecek, ya da bu orta sahada ısrar edip kendi ipini çekecek.

Bu arada Pino, Serdar Özkan, Aydın, Baros sakat olmasaydı bunları konuşmazdık diyenlere: Futbol bu. Sakatlığı var, cezalı olma durumu var, vesaire. Böyle durumlarda bu adamlar bu oyununa devam edecekse hazırlayın formamı oyuna giriyorum...
sevgiler volkanbk3