Sayfalar

3 Aralık 2010 Cuma

Mantalite


Perde 1

Havalar soğuyor yavaş yavaş… Afrikalı sporcuların performanslarıyla ilgili dedikoduların en yoğun olduğu dönem; sporcu dedikse de futbolcudur kastımız… Aslında bu değerlendirmeler de enteresandır. Mustafa Doğan, Ömer Üründül gibilerinin kusmuklarını dinleyen biz zihni tutsaklar, bu kusmukları gelip spor(futbol) muhabbetlerimizin en tatlı yerine sokuşturuyoruz: O yemeği mide kaldırmaz oluyor artık. Yani, gençler, demek istediğim, fizik kimya bilmiyoruz, pratik bir zihnimiz de yok hani, bir üretimimiz yok; ama futbol kadar basit ve çırılçıplak bir oyun hakkında fikir üreten yerlerimize giden damarlar da mı tıkalı? Ağzımıza dilimize zihniyetimize pelesenk olmuş mesela; Afrikalıların mantaliteleri düşükmüş geriymiş, o yüzden üç beş maç oynar sonrasında da yatarlarmış. O beğenmediğin Afrikalı aramıza karıştıktan iki üç gün sonra senden benden akıcı konuşur, biz çok bilmiş beyazlar memleketin en iyi okullarında okuyanı dahil on sene İngilizce dersine gireriz saatlerce, durumu olan yurtdışına gezmeye gider, ama yine anadol motoru gibi takılır ederiz; ayrıca memlekette ev araba alıp, üç gecenin ikisi hovardalık yapan turist futbolcuların kaç kelime anlayabildiklerini bilir hatırlarsınız, hayali geniş gençler. Başınıza taş kadar mantalite yağsın, ntvspor’da trt’de televizyonun önünde bizi hayran bırakan mantaliteler, işte futbolun tanrıları, konfüçyüsleri. Alın onlar sizin yerinize düşünüyor konuşuyor.

Bu kış televizyonları sadece iki saatliğine, yani yeşil veya nerede oynanıyorsa o oyun, o alan görüntüde olduğu saatler açık tutalım ve tekrar hayata dönelim. Kış mevsimini düşünelim, çalışan insanları, emeğiyle alın teriyle geçinen insanları düşünelim. Sporcuyu da kışın çalışan işçiler olarak düşünelim. Kışın kıçına şort geçirmiş, dize kadar incecik çorabını çekmiş, soğuktan üstüne giydiği ince formanın kollarını üşüyen ellerini ısıtmak için avucunun içine almış ve birilerini mutlu etmek için o halde orada olan işçiler olarak düşünelim. Bırakalım maç sonralarını; maç öncesinin o ısıtan tatlı hayallerini kuralım. Maç sonu her tarafından vıcık vıcık mantalite akan oturdukları yerde buda heykeli gibi duran adamların o çağ atlatacak fikirleri varsın onlara kalsın, onlar çağdaş çağ üstü olsun. Genç bir futbolcu Tevez; genç futbolcuların şımarıklığı kendini beğenmişlikleri, futbol dünyasının kirli ahlaksız yapısallığı yüzünden artık futbol oynamak istemediğini söylüyor. Peki, eli kalemden daha çok penisini tutmuş bu genç çocukları kim şımartıyor, ya da bu ahlaksız futbol dünyasının bireyleri olan, tvlerde gördüğümüz yine eli kalemden daha çok penisini tutmuş spor yazarcıklarını ağzı açık kimler dinliyor? Kışın; inşaat işlerinin durduğu, bu işten ekmek yiyenlerin biriktirdikleriyle geçindiği, dilenciler için boş yada aceleyle sıcağa koşan insanların doldurduğu sokakların kazançlarına balta vurduğu ve işlerin düşmemesi için esnafa roller kestiği, giyim kuşamcıların her mevsim dönüşümlerinde olduğu gibi deli paralar kazandığı, restoranların kaffelerin dışarıdaki masaları artık içeri aldığı umurunda değil bu adamların, bir de böyle Freud, Fanon, Jung edasıyla çok derinlemesine psikanalitik çıkarımlar yaparlar, Afrikalı sporcunun mantalitesine dem vururlar. Gören de beş sosyoloji tezi vermiş, uluslar arası dergilerde sayısız makaleleri çıkmış sanır. Şenol Güneş futbol filozofudur kuşkusuz, sakin ve efendidir, ama bunların Haşmet ve Hıncal adlı olanlarına da bir röportajında iyi giydirmiştir. Merak eden bilmeyen araştırıp bulabilir. Güzel bir sözü vardır: bunlar madem o kadar aydınlar; aydınlık veriyorlar demektir bunlar, bari şu ışığı gözümüze değil de önümüze tutsunlar, biz de önümüzü görmüş oluruz, aydınlanırız. Işık böceğinin verdiği ışık basit bir oksitlenme olayıdır ve dişisine/erine yaptığı bir gösteri olarak kabul edilir bu ışık. Yani soyunun devamı gibi doğal bir amacı vardır bu davranışın. Mantalite yığını bu göbek suratlı arkadaşlar, inanın ne bu böcekler kadar bir ışık yayabilirler, ne bu kadar basit bir ışık/fikir üretecek zihniyete, fikriyata sahiptirler ne de doğallıkları vardır yaptıkları şeyin. Zaten geldikleri nokta da, alt olur üst olur alır fark atar muhabbetidir, yani basit bir devredeki 1 ve 0 lardır. Hâlbuki mantık bağımsızlık yoluna çoktan girdi zannediyorduk…

Perde 2

Cenk hocamın uyarısı isabetli oldu… Açıkçası, bloga başladığım dönemle birlikte benim de yeni işime başlamam hem motive edici oldu hem de zorlu. Uzun aralar veriyorum, bundan dolayı çok özür dilerim Cenk hocam ve herkesten. Hocam uyarmasa yazmayacaktım belki bunu da ama, biraz utandım… Vaktimin darlığı epey zorluyor beni. Yani bir taraftan işim, bir taraftan yoğun okuma pratiğim etütlerim, gece gece maçlar, bir de kısa yazmak istemeyişim( birçok yazı yarıda bırakılıp, windowsun karanlıklarına kuyularına atılmış) …

Bu yüzden ailemi neredeyse silip attım hayatımdan. Neyse, burası ağlama duvarı değil kuşkusuz. Sadece, kendi tarafımdan bu kadar uzun aralar vermemin nedenlerine ufaktan laf arasında değinmekti. Cenk hocamın heyecanını, askerliğini yeni halletmiş biri olarak hala hissedebiliyorum. Cenk hocasız buralar zar zor dönüyor, gözlerimizi dört açtık kaptan gelene kadar dümeni zor bela rotada tutmaya çalışıyoruz.

Ağlamayı keseyim burada… Yakında basketbol ağırlıklı bir yazı yazacağım… Böyle de dönmüş olayım bloga…

28 Kasım 2010 Pazar

49 Gün Kaldı

Sevgili Çoban Salata Dostları,

Bilenler biliyor Ağrı'da Piyade olarak yapıyorum askerliğimi. Dolayısıyla askere geldiğimden beri bloga katkıda bulunamıyorum. Çok ksa sürelerle çarşıya çıkabildiğim için çoğu zaman son gönderilere bakmakla yetinmek zorunda kalıyorum. Giderken 3 arkadaşıma emanet edip gittiğim, evladım yerine saydığım blogun güncelliğini ve arkadaşlarımın katkılarını görünce ise tam anlamıyla şaşkınlığa uğramış durumdayım. Hadi yoğunluğu, sıkıntısı olanı biliyorum da diğerleri ne yapar, ne eder, nerededir, insan merak ediyor. İnşallah 49 gün sonra bitecek olan askerliğimin akabinde blogu ciddi değişikliklerle tekrar güncel bir hale getirip ayağa kaldıracağız. Umarım eskisinden daha iyi, şu ankinden ise ışık yılı uzakta olacak blogun yeni hali. Yeter ki Allah sağlık versin.

Bizi hala inatla ne var ne yok, acaba yeni bir gönderi oldu mu diye takip eden arkadaşlara da sonsuz teşekkürler. Hakkınız ödenmez. 49 gün sonra Yaradan'ın iziyle görüşebilmek dileğiyle. Tüm sevdiklerime kucak dolusu, hasretle bezenmiş öpücükler Ağrı'dan...

cenky
Evladına sahip çıkan baba formatındaki, zorunlu piyade, blog kurucusu ve yazarı

30 Ekim 2010 Cumartesi

Özlemişim böyle takımı


Ali Sami Yen'deki son maçlardan biri daha geride kaldı. Lige iyi başlayamamıştık ancak son iki maçta oynanan futbol ve bir çok sakata karşın alınan 4 puan bir şeylerin yoluna girdiğini göstermekte sanki. Hele de orta sahada savaşan zaman zaman da dövüşen bir Galatasaray olduğunu görmek buna işaret gibi sanki.

Maçın başında Kadıköy'deki baskıyı yine gördük. Harika bir baskı kuruldu ileride ve Antalyaspor kitlendi bir şey yapamadı. İlk 10 dakika böyle geçtikten sonra biraz daha ortaya taşındı maç. Bu sırada maç öncesi dediğimiz gibi gelişmeler oldu ve Misimovic'in hızlı ara paslarına Pino ve Sabri müthiş hareketlendiler. Paslar golle sonuçlanmadı ama olsun. Pino'nun muhteşem deparlarını görmek bile heyecan kattı.

İlk yarı adına kilit dakika 17 idi. Antalyaspor'un yarı-organize atakları sonucunda Tita çok iyi vurdu ancak Ufuk aynı güzellikte cevap verdi Brezilyalıya. Genç kaleci o pozisyonda o refleksi gösteremese belki de sonuç böyle olmayacaktı.

Defansta iyi kapanan Galatasaray yine hızlı ve derin paslarla gol aramaya devam ediyordu ki 30. dakikada Misimovic'in herkesin uyuduğu anda arkaya kaçan (sanırım) Pino'ya attığı pas ilüzyon gibiydi. Sanki Pino'yu da topu da Misimovic ayakkabısının topuğundan çıkarıp oraya koymuştu. Nefis pas yine golle sonuçlanmadı ama ardından gelen korneri golle sonuçlandırmak şaşırtıcı oldu. Yıllardır adam gibi bir golümüz yoktu kornerden! Bir tak pas, bir tak da kafa şutu ve gol. Daha dün Bayern Münih maçını izledim ve ilk iki golünü kornerden buldu Bayern. Sonra zaten rahatladı. "Hiç bir şey yapmıyorsan kornerden gol at be kardeşim" dimi?? Sonunda bu da oldu. Bir şeyler değişiyordu valla. Çok geçmedi bir gol daha geldi Sabri'nin ortasını iyi uzaklaştıramayan defansın vuruşu Pino'ya pas oldu ve şu çocuk gol attı da ben de rahatladım. Maksimum 5 yıl önce menajerlik oyununda keşfettiğim bir yeteneğin neler yapabileceğini az çok tahmin eden biri olarak sabırla bu günü beklemiştim sanki. Pino daha güzellerine layık. Onları da atacak. İlk yarının en üzücü olayı tabi ki formunu yakalamış Serkan Kurtuluş'un sakatlanması oldu.

İkinci yarıya biraz geri çekilmiş olarak başladık. Antalyaspor'un baskılarına iyi dayansak da yenilen golde şaşkınlık dizboyuydu. Hala düdük çalmadan maçın durmayacağını öğrenemeyen oyuncular yüzünden yenen gole bir de şu açıdan bakalım. Ortada bir otorite var. Ve otoritenin-hakemin kararlarına karşı çıkabilecek bir halk-oyuncular topluluğu. Oyuncular muhtemelen "biz halk olarak ayaklanıp imza toplarsak karara itiraz edersek dediğimizi yaptırabiliriz" diye düşünüyorlar böyle pozisyonlarda. Ancak ne yazık ki futbol bu yönüyle çok totaliter. Siyahlar içindeki adamlar ne derse o oluyor. Ufuk ne yapsa yapsın golü çıkaramıyor. Ben biraz heyecanlanıyorum. Çünkü 2-1 her zaman tehlikeli skordur. Ve Galatasaray da ikinci yarıda bildiğin oyundan düştü ya. Tabi iki kişinin birden sakatlanması hiç hoş olmadı. Serkan'dan sonra da Hakan Balta'nın sakatlanıp çıkması hoş değildi. Hagi'nin elini kolunu bağladı. Atağa dönük tek değişiklik Emre Çolak olabildi.


Son iki maçta elinden geleni yaparak formasına ve üst düzey maç temposuna alışmaya çalışan Emre Çolak oynadığı son 20 dakika boyunca mükemmel işler çıkardı diyemeyiz tabi ki. Ama henüz kendini ve oyun tarzını bulamadığını görüyoruz. Yavaş yavaş hangi pozisyonda ne yapması gerektiğini anlayacak ve Arda takımdan ayrılınca güzümüz onu aramayacak. Henüz çok cılız Emre. Biraz güçlenmesi ve aklını kullanması gerek. Bunları geliştirebilecek yaşta ve önü açık bence. Fazla abartarak eleştirmeyelim çocuğu.

Maçın son 10 dakikasında bildiğin koptuk oyundan. Ancak olursa uzun toplarla Pino'nun deparlarıyla çıkabildik ileri. O da bir yere kadar sonuç verebilirdi. Yorulana kadar. Sonuç için diyecek pek bir şey yok. Taffarel vari bir cevap verelim bitsin bu uzun yazı: "3 points. Çok güiiüziiiel!!"

28 Eylül 2010 Salı

DÜNYA İkincisi Milli Takıma EVREN Hak Getire


Hatırlarsınız; basketbol dünya şampiyonasına bir, bir buçuk hafta kalmıştı ki, oyun kurma görevli basketbolcularımızdan biri, Engin Atsür sakatlanmış, akabinde Evren Büker adlı yarı-oyun kurucumuzla da işler nasıl gider eder yollu bir iki maç yaptıktan sonra Tanjevic, belki de Nihat İziç’tir, ki kuvvetle muhtemel o, bence hiç düşünüp taşınmamış ve Barış Ermiş’i kadroya çağırmaya karar vermiş(ler)t(d)ir. Nereden başlasak bilmiyorum ama bir yerden tutalım. Öncelikle, federasyon’un Barış’ın kadroya dahil ediliş nedenini de içeren açıklamasına bakalım: “Engin Atsür'ün yaşadığı talihsiz sakatlık sonrası milli takım kadrosundan çıkmak zorunda kalması, Ender Arslan'ın Almanya'da katıldığımız Beko Supercup Turnuvası öncesinde yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi ve Kerem Tunçeri'nin de hafif sakatlığının devam etmesi nedeniyle, A takım kadromuza Barış Ermiş dâhil edildi.” Asıl komedi burada başlar. Bir oyuncu kadroya dahil edilecekse kısa bir açıklama yaparsın olur biter, yoksa oyuncunun kadroya alınmasının gerekçelerini medyaya/kamuya bu kadar tafsilatıyla açıklamak, olsa olsa altta yatan bir suçluluk duygusunu bastırmaktan başka bir şey değildir. Bu açıklamanın özeti şudur milli takımı o dönemde takip edenler açısından: “Evren Büker, af edersin ama sen buralarda oynayacak oyuncu değilsin. Bakma, işte, geçen sene Galatasaray’da fena değildin, şimdi seni almasaydık kadroya, sonra bir de başarısız olduk mu, dinle milletin ağzını. Hem sana mükâfat oldu işte. Zaten oynatmayacaktık da, bu Engin’in sakatlığı kötü oldu ama, şimdi üçüncü oyun kurucu olarak seni oynatmamızı bekleme, o kadar da bi … değilsin anlayacağın.” Bu açıklamanın alt metni buna yakın bir şey olsa gerek. Tanjevic, ekibi ve federasyon bu açıklamayla birlikte büyük bir ahlaksızlık örneği göstermiştir ki, sırf bundan ötürü bu ekibin derhal istifasını istemem abartılı karşılanmayacaktır eminim. Nihat İziç’in bu takımda bir Oğuz Çetinlik görevi olduğu da unutulmamalı. Takım Efes Pilsen, Ülker/Alpella, Pertevniyal kökenli oyuncu ve teknik kadronun vesayetinden ne yazık ki kurtulamamıştır ve belki de bir on yıl yirmi yıl kurtarılamayacaktır. Büker’in 12’ye girememesinin en basit mantığı budur. Açıklamaya geri dönüp tezimizi kuvvetlendirelim: birincisi en kuvvetli bahane geliyor: Engin Atsür’ün yaşadığı talihsiz sakatlık. Zaten sakatlığın talihlisi talihsizi olmaz,o yüzden bu ifadeyi kim kullanmışsa selam ediyorum kendisine. Engin’in sakatlığı kuşkusuz üzmüştür ama kadroda Evren varken yerine birinin alınması anlamlı karşılanmayacaktır, ve bir haksızlık sezilebileceği nedeniyle federasyon sıvazlamaya başlar. İkinci gerekçesi nedir: Ender’in yaşadığı sakatlık sorununun tam olarak iyileşmemesi… Sakatlık mı iyileşmiyor, yoksa sorun mu? Federasyon ne diyeceğini bilemiyor, adeta ortalığı rezil ediyor, batırıyor. Yahu Ender sakat mı değil mi, kalmış 12 gün turnuvaya, sağlık ekibi bu kadar mı acemi, ne olduğunu tam kestiremiyor. Federasyon ortalığa batırdığının farkında son çırpınışıyla bir gerekçe daha uydurayım da belki buradan yırtarım diyor, ama nafile. Üçüncüsü: Kerem Tunçeri’nin hafif sakatlığını devam etmesi… Hafif sakatlık dediğimiz şey kaç günde geçer: üç gün bilemedin taş çatlasa beş gün; turnuvaya 12 gün var daha… Yani anlayacağınız tam bir “açıklama” rezaleti. Bir adamı milli takıma alacaksınız diye pozisyonunda oynayan tüm oyuncuları üç beş kelimeyle sakatladınız: manüpilasyonun böylesi. Madem bütün oyun kurucularınız sakat, ve şampiyonaya da yetişemeyecek diye tırsmaktasınız, alın birkaç tane daha oyun kurucu. Ve bu ülke toprakları üzerinden, oyun kurucu gediğini kapatmak için bula bula Barış Ermiş’i buluyorsunuz. İstanbul’da yaşadığım senelerde, bakın televizyondan değil, kanlı canlı izlediğim maçlardan bile Barış Ermiş’ten önce o formayı giyecek tonlarca adam sayabilirim. Mesela Hakan Demirel yutturulmaya çalışıldı bizlere birkaç yıl önce, gerçi tehlike henüz geçmiş değil, ama şükür şimdilik atlattık gibi… Konu belli birkaç isim üzerinden gittiği için mesela Cenk Akyol’un milli takım kadrosunda olmasını da burada değerlendirmiyorum, o konuya hiç girmiyorum, ama anlayan anladı ne demek istediğimi. Bir yıl boyunca tek bir maça çıkmamış bir Kerem Gönlüm’den alabileceğinizin ne kadar azını alırdınız acaba Cevher Özer’den. Yoksa bu insanların suçu basketbol’a Efes veya Ülker altyapılarında başlamamaları mıdır?

Ender Arslan’ın ne kadar oyun kurucu olduğunu tartışalım mesela, Batur ağabeyler bunu tartışsın, ya da o bol hacimli sıfır içerikli basketbol magazinleri… O basketbol magazinleri Cüneyt Erden, Hakan Köseoğlu veya Tutku Açık hakkında kaç kez yazmışlardır. Mesela o beğenmediğimiz Cüneyt Erden’i, sahaya giriş çıkışlarında Mire Chatman ayakta kutluyor, alkışlıyor. Ne yazık ki, Irmak Kazuk basketbol bahsinde Cüneyt’den daha çok tanınmakta. Uzun lafın kısası, basketbolumuzun da ülkedeki diğer kurumlardan hiçbir farkı yoktur: adam kayırma, adamını işe alma, adamının reklamını yapma, adamına para kazandırma… Yani bu nevide insanlar yöneticiler için verilen onca emek, kamplarda akıtılan terler, ki o kampların ne kadar yıpratıcı olduğu malum, adalet ve sair, hiçbirinin damla değeri kalmamış; bunu da anladık. Her yıl geleneksel hale getirdiğin zorlu İtalya kampında çalıştırdığın adamı es geçip, muhtemelen kampını Bodrum’da geçirmiş öz evladını (!) takımına çağırmak; Hidayet ve Mehmet’e, zamanında, ‘taviz vermem’ dayılığıyla kesik atan adamın kişiliğini sorgulamamız için yeterli değil midir?

Neyse, biz Evren’i anlamaya devam edelim, tezimizi güçlendirecek bir iki açıklamayı, demeci taşıyalım buralara… Duyulmuştur, edilmiştir muhakkak ama malumat olsun, ufaktan hatırlatalım. Geçen sezon Galatasaray’da başarılı bir sezon geçirmişti Evren, ardından sezon sonunda basketbolda da İstanbul takımlarının bacaklarını titretmek isteyen Trabzonspor’un radarına girmiş, ve bu yeni yapılanma içine cuk oturacağı düşünülen takıma imzayı atmıştı. Daha imzanın mürekkebi kurumamıştı ki, Evren Paşa, “taksidim yatmadı, çoluk çocuk aç bekliyor, hadi bana bay” yollu bir kaçış sergiledi Trabzon’dan ve alavere dalavere Galatasaray’da oynayacak önümüzdeki sezon. Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı altın. Evren Paşa bu hususta neler olup bittiğiyle ilgili net ifadeler veremiyor, açık konuşamıyor, ama federasyonun açıklamalarından bir şeyler kapmış ki, konuşurken renk vermemeye çabalıyor. Trabzonspor’a imza atarken ne düşünmüş hala kestiremiyorum ama, Trabzonspor’a imza atmanın aynı zamanda Trabzon’a da imza atmak anlamına geldiğini kestirememiş anlaşılan; yani bu son transfer meselesinin duygusal(!) olmaktan çok bu yönde geliştiği tahminimdir. Onca sene İstanbul ve çevresinde yaşamış biri için Trabzon’da yaşamak elbette farklı ve zihnen insanı allak bullak edici olabilir. Sonuçta Evren bir basketbolcu, bir alim değil, yaşamdan nasıl zevk alınabileceği, nasıl yaşanılabileceği üzerine pratikler geliştirebilecek bir kafaya sahip olması beklenemez. Trabzon’a futbolcu getirtmek kolay olmuyor, demişti bir Trabzonsporlu yönetici. Ancak yabancı oyuncuları kast ederek etmişti bu lafları. Belli ki eksik söylemiş, aynı şey yerli(!) insanlar için de geçerli. Ama emin olun, bu tip şeyler ne Trabzon’un Trabzonluğundan, ne Adana’nın Adanalığından ne Urfa’nın Urfalığından bir şey kaybettirir; emin olun. Konuyu dağıtıyorum, farkındayım, sporcu-şehir-zihniyet üçgenini bırakıp devam edelim kaldığımız yerden, ayrıca bakın konuyu dağıttıkça Evren Paşa’nın konsantrasyonu da dağılıyor: “Milli takım ve Medical Park Trabzonspor'da yaşadıklarımdan dolayı biraz kötü bir süreç geçirdim. Bir an önce işime konsantre olmak ve yapabileceklerimi en üst seviyeye çıkarmak istiyorum…” diyor hazretleri… Dünya ikincisi olan bir milli takım mensubu Milli Takım’da yaşadıklarından dolayı nasıl kötü bir süreç geçirebilir? İnsan psikolojisinden biraz anlayanlar beri gelsin. İşte Tanjevic’in, ya da Nihat İziç’in diyelim, adaletsizliğine ve federasyonun ahlaksızlığına en güzel kanıtlar bu cümlelerde mışıl mışıl yatmaktadırlar. Yıllardır basketbol ailesi der durur bir de bu ağabeyler, pek anlam vermezdim buna; ama bugün şükür ki bu kokmuş ve insan-merkezilikten uzak ilişkileri anlamaya kafamız çalışıyor. Ve bu içi geçmiş aileye karşı da biz burada bağımsız olmanın verdiği rahatlık ve güçle üç beş kişi konuşuyor duruyoruz. Tanjeviç’e daha geçen sene dümdüz giden adamlar bugün bilmem kaç tirajlı gazetelerde o yarım yamalak cümleler kurabilen kekeleyen ağızları ile iltifatlar yağdırdığını görünce hem insan vicdanıyla şaşırıyoruz, hem de bu oluşturdukları ailenin ahlak anlayışını da tüm açıklığıyla görme fırsatı elde ediyoruz. Kargaşada vuranların, ortalık süt liman iken yalayanların memleketinden insan manzaralarıdır bunlar.

27 Ağustos 2010 Cuma

Kazakistan-Belçika maçları Türk Milli Takım Kadrosu


KALECİLER:
Hakan Arıkan, Onur Kıvrak, Sinan Bolat

SAVUNMA: Gökhan Gönül, Sabri Sarıoğlu, Ömer Erdoğan, Servet Çetin, İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Hakan Balta, İsmail Köybaşı

ORTA SAHA:Hamit Altıntop, Kazım Kazım, Mehmet Aurelio, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu, Nuri şahin, Arda Turan, Özer Hurmacı

FORVET: Tuncay Şanlı, Semih Şentürk, Sercan Yıldırım, Nihat Kahveci, Halil Altıntop

yorum gerek değil mi?

Hakan yerine Cenk'i görmek isterdim! Formayı hak ediyor. Belki de hemen havaya girmesin, öyle iki maçta milli takıma girince oldum sanmasın diye böyle bir tercih yapıldı. Ömer Erdoğan hakettiği formayı giyecek üstüne. Servet'e partner olacak gibi gözüküyor. Gökhan Zan neye göre takıma alındı ben anlamadım. Gökhan Gönül sakat değil miydi? Selçuk İnan'ın yanında Ceyhun Gülselam'ı da görebilseydik keşke Mehmet Aurelio yerine. Bu adamdaki ısrar nedendir bilemedim! Türk olurken Milli Takım'da oynama garantisi mi istemiş?? Halil ne yapıyor tam bilmiyorum ama iyidir. Ben Mevlüt'ü de aradım bu kadroda.

Fena değiliz. Belçika ile görülecek bir hesabımız var. Takımdaki oyuncular ne kadar kulüplerinde formsuz olsalar da birlikte farklı oynuyorlar. Çünkü hepsi üst düzey oyuncular. Mesela Arda'nın yanında Mustafa Sarp değil de Emre, Hamit olacak. Servet sahaya hocasının güveniyle çıkacak. 2'de 2 yaparsak da, 2 puan alırsak da şaşırmam. Şaşırmamaya alışmak ne kadar donuk bir hayat yaşatıyor biliyor musunuz?

„Napıisiniz lan Devrimciler?“

İstanbul’un büyük takımlarının da aynı anda puan alamadığı bir haftayı geride bıraktık. Geçen haftaya nazaran 2 gol daha fazla (18 gol) atıldı. Bu istikrarla gidersek 34. Haftadaki haftalık gol sayısı 82 olacak! Tabi ki bu pek mümkün değil. Çünkü geçen hafta 9, bu hafta 8 takım gol atamadı.

Haftanın açılışında Ziya Doğan’ın Ayman’sız Konya’sı Eskişehirspor defansının yardımıyla sezonun şimdiye kadarki en hızlı golünü attı. Beraberlik sayısını Pele’nin golü ile bulan Eskişehir özellikle yaşı yetenlerde 1970 Dünya Kupası etkisi yaratmış olabilir. Zira turnuvanın yıldızlarındandı hakiki Pele! Ama Eskişehir kapanan Konya karşısında o yılki Brezilya kadar iyi bir futbol oynayamadı ve Adnan’ın golüyle Konya’ya boyun eğdi. Bu arada geçen hafta Ayman’ı gören oldu mu diye sormuştum. Mısırlı futbolcu Ziya Doğan’ın manevi oğlu söylemlerinden rahatsız olup kendi hesabına yatırılan transfer taksidini de kulübe geri yatırıp Mısır Ligi’nin El-Zamalek’in yolunu tutmuş. Gururlu topçu Ayman. Günün ikinci maçında Kayserispor tek kurşunla yıktı Karabük’ü. 4 yıldır iki gol kralıyla birlikte sarı-kırmızılı takımın hücum gücünü oluşturan Cangele 2’de 2 yaparak artık sıranın kendisinde olduğunun mesajını verdi.


Sen İstanbul’sun! Büyük düşün!

Transfer şampiyonu Beşiktaş kağıt üzerinde favori çıktığı maçta kağıt üzerinde favori olarak kaldı. Guti’nin 11’de başlamadığı maçta Necip’in de olmaması şaşırtırken, ilk 11’de başlayan Delgado’nun maçın ertesi günü takımdan gönderilmesini Arjantinli’nin mağlubiyetin günah keçisi ilan edilmesi olarak mı yorumlamalı yoksa yaz başından beri transfer dersi veren Beşiktaş yönetiminin kendini tekzip etmesi olarak mı? İstanbul Büyükşehir Belediyespor geçen hafta alınan mağlubiyetin kaza olduğunu, uzmanlık alanlarının büyük takımlar olduğunu bir daha hatırlattı. Ne diyor takımın „büyük ağbileri“: Sen İstanbul’sun. Büyük düşün! Bu arada Beşiktaş’ın 3 kalecisinin de ceza sahası dışında topla oynamayı çok seven ekolden olması bilinçli bir seçim mi, yoksa Rüştü’den mi bulaşıcı araştırmak gerek. Geçen haftanın iki şok sonucunda imzası olan Antalyaspor ve Sıvasspor birer golle haftayı kapattı. Gençlerbirliği ve Gaziantepsor’un bu hafta lig tablosunda arttırabildikleri tek verileri beraberlik sayıları oldu. Tolunay Kafkas’ın Kayseri’deki ikinci sezonunda takımın ligde toplam 38 gol atabilmişti. Aynı senaryo Antep’te tekrarlanır mı göreceğiz.


Geçen yıl Ali Sami Yen’de aldıkları beraberlikle şampiyonluğun gideceğini hissettiklerini söyleyen Bursalılar, geçen yıl son dakikada kazandıkları şampiyonluğun ne kadar hakedlimiş bir unvan olduğunu kanıtladı. Galatasaray hızlı başlasa da gole ulaşamayınca Ergic’in iki golü sorunlu Galatasaray’a „marksist darbe“yi indirdi. Zira Ergic, yeşil sahada görülebilecek ender solcu entellüktellerden. Ligimizin doğu bloku (Takımdaki 9 yabancının 7’si Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya’dan) ekolünün önemli temsilcilerinden Ankaragücü düşmeye en yakın olarak gördüğüm Manisaspor deplasmanında 3 golle galip gelerek haftanın gollü maçlarından birine imza attı. Ankara temsilcisinin ikinci golünü atan Özgür Çek Fenerbahçe altyapısının mahsulüdür. Aziz Yıldırım arada bir kendi bahçesindeki yeteneklerle ilgilense fena olmayacak.

Mahalle Futbolu

Haftanın son gününde maçlar öncesi Kasımpaşa Ömer Hayyam sokaktaki evimdeydim. Davul seslerini duyana kadar nerede olduğumun çok da farkında değilmişim. Davul sesleri ramazan nedeniyle değil, Kasımpaşaspor’un 1 saat sonra oynayacağı Bucaspor maçından ötürü mahalleyi inletiyordu. 10 dakikalığına süren tezahüratlar bana futbolun güzelliğini ve semt futbolu kültürünün ne demek olduğunu hatırlattı bir kez daha. Trabzonspor’un Fenerbahçe’yle oynadığı maçı izlediğim Taksim’deki bardan dönüştede aynı coşku Kasımpaşa’da devam ediyordu. Skoru kahvedekilere sorduğumda golsüz beraberlik cevabını aldım. Bu sonuca sevinebilmenin ve mahalleyi inletmenin tek anlamı koşulsuz semt yandaşlığı olmalı diye düşündürdü beni. Koşulsuz olmaya devam eder bu sevgi umarım.

Haftanın hem en gollü, hem de en heyecanlı mücadelesi Avni Aker’deydi. Her türlü rovanşı içeren mücadelenin galibi futbolseverlerdi! Gol açısından bu kısır haftanın yükünü çeken maçta iki takımın ikinci yarıda oyundan düşen orta sahaları her şeye rağmen futbol olarak daha çok şey öğrenmemiz gerektiğini gösterdi. Semih’in, Alex’le nöbeti değiştirmeleri haftanın ilginç olaylarındandı. Yattara’nın muhteşem dönüşü ileriki haftalar için ağzımızı sulandırdı. İlk yarıda atılan 5 gole ikinci yarı en az 2 gol daha eklenir beklentimizi Teofilo ve Yattara’nın mutlak gol pozisyonlarında yaptığı rehavet esanslı vuruş hataları boşa çıkardı.


Trabzonspor, Bursaspor ve Kayserispor 2’de 2 yaparak ligin zirvesine oturdu. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele fimlerinde ruh verdiği Deli Emin şu lig tablosuna baksa üsttekilere „Napiisiniz lan Devrimciler?“ diye sorardı muhakkak. Bundan da önemlisi aynı soruyu yıllarca Avrupa’da göğsümüzü kabartan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş yönetimleri de bir an evvel kendilerine „Napıyor bu devrimciler“ sorusunu sorarsa iyi ederler.

volkanbk3

Çok-düze!

konuya nereden başlayacağımı bilemezken bir dosttan tivit geldi. "barış özbek+mustafa sarp + serdar özkan + hakan balta + ayhan akman + servet çetin + sabri sarıoğlu + ali turan + gökhan zan.. akıl? fikir?" yazıyordu... Ortada takım yokken kişilerden gitmek ne kadar doğru olur bunu deneyeceğim. Bakalım doğru olacak mı?

Barış Özbek: Feldkamp döneminin yıldızıydı. Bense kendisinden çok şey bekliyordum. Çünkü koşmayan Lincoln'ün arkasını toplayarak, arada bir de gol atarak gelişime açık bir gençti. Belki de iyi olduğuna dair bir yanılgıya düştük o dönemdeki performansıyla. Şimdi bir adım ileriye atamadığına şahit oluyoruz. Keita karın boşluğuna dirsek yediği pozisyon sonrası kıvrandığı için "G.Saray'a yakışmayan bir hareketti" diyerek satışını haklı çıkarmaya çalışan Adnan Polat'a geçen yıl Sıvas maçında hala şampiyonluk şansımız varken takımını yalnız bırakan Barış Özbek'in neden bu takımda kaldığını sorarım...


Mustafa Sarp: Geldiği gün yazdım bu adamın ne işi var bu takımda diye.Her maç sonrasında da ne kadar işe yaramaz bir oyuncu olduğunu yazdım durdum. Alın terine saygı duyuyorum. Bu konuda ekmeğine çıkarmak için yaptığı işe bir şey dediğim yok ama lütfen ekmeğini Galatasaray'dan çıkarma. Anadolu'da tonla kulüp var. Bank Asya'nın senin gibi yıldızlara ihtiyacı var. Galatasaray'da senin yerin nasıl oluyor ben anlam veremiyorum. Ve ne yazık ki geldiği günden beri en çok didinen kendine bir şeyler katmaya çalışan tek oyuncunun Mustafa Sarp olması beni daha da üzüyor. Takımın vahametini gözler önüne seriyor.

Serdar Özkan: Beşiktaş'ın en sevilmeyen oyuncusuydu. Yeteneklerinden şüphem yok. Fakat takıma ve sisteme alışması lazım. Bunun için de zaman lazım. Ancak sakatların çokluğu buna imkan vermedi. Bu kadar sakat olmasa ilk 11 olmazdı. Zamana ihtiyacı var. Ama zamana tahammülümüz de yok. Beklemek lazım iyi olacak.

Ayhan Akman: Artık yedek oturması gereken inatla oturtulmayan, ne yaptığı belli olmayan sürekli yana oynayan, sadece dün bir şeyler yapmaya çalışan ama çokça başarısız olan 33 yaşına gelmiş atsan atılmaz, satsan satılmaz bir adam oldu. Bir de takım kaptanı ne yazık ki. Uzun zamandır bu kadar sevilmeyen başka bir oyuncu var mı?


Servet Çetin: Rijkaard açıkça ben bu adama güvenmiyorum dedi. O günden beridir Milli Takımın vazgeçilmez yıldızı gözlerimizin önünde düşüyor. Piyasası da bitiyor. O da kendisine ödenebilecek en yüksek bedel 8 milyon Euro'yu bir daha göremeyecek. Bir teknik direktörün yapacağı en büyük hata açık ve seçik olarak ona güvenmediğini söylemektir. Profesyonel bir oyuncunun da duygusal olmasıdır bu en büyük hata! Güvenmek lazım bu adama. Güvenildiğinde Gerets döneminde neler yapabildiğine herkes şahit oldu! Sorunu güven eksikliği...

Sabri Sarıoğlu: An itibariyle en çok aranan oyuncu. Sevilmeyenler listesinde de üstlerde yer alıyor ama artık eski Sabri yok! Tekerrürü sadece kötü ortaları. O beğenmediğimiz ortalarıyla Anfield'da Ümit Karan'la bizi coşturmuştu! Harika ters kademe almaya başladı. Hızlı ve sürekli atağa çıkıp takımı ileride tutan adamdı. Olmayınca ileride tutan olmuyor takımı. Dönsün o zaman görüşelim...

Ali Turan: Bu adam stoper. O yüzden bu kadar düz. Kayseri'de sağ bek oynamışmış. Galatasaray'da oynayamazsın. Galatasaray'da telafisi olmayan maçlar oynuyorsun. Puan kaybettiğin anda şampiyonluk mücadelesinden geri düşüyorsun. Kayseri'de öyle mi? Değil. Kayseri'de tahammül edilebilen durum Galatasaray'da tahammül edilemez bir hal alır böylece. Stoperde oynasın daha kötüsü olmaz orası da ayrı.

Gökhan Zan: Sürekli sakat olacağı sürekli sakat olmasından belli olan bu oyuncunun neden alındığına anlam vermek ne kadar güç biliyor musunuz? Bugüne dek oynadığı maç sayısı kaç? 10-20? Milli Takım'da zorunluluktan oynuyordu. Şimdi yerine kimi koyarız onu da bilmek zor tabi. Gelmeseydi hiç bir şey değişmezdi dedilerimizden!


Hakan Balta: Şansal Büyüka'nın en sevdiği oyunculardan. "Erman Hocam, bu Hakan Balta için ne diyorsun? Ben çok beğeniyorum. Adamın hep belli bir çizgisi var. 10 üzerinden 6'dan aşağı düşmez 7'den yukarı çıkmaz. " Formda olduğu dönemde aynı lafın altına kim imza atmaz? En güvendiğimiz adam bu değil miydi ya?? İki Karpaty maçında da formsuzluğu, disiplinsizliği turu kaybettirdi. Tüm turu ona mal etmek yanlış. Onun kenarından geldi diyelim iki gol de. Formda olsa geçit verir miydi? Vermezdi!! Bu adamın kesinlikle evde bir yerde özel yaşamında sorunları var bu aralar. Yoksa yukarıda saydıklarımın arasında en güvendiğim en beğendiğim adamdır! Düzel artık!

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Sivasspor - Galatasaray maçının taktiksel tartışması

Evde LigTV'im yok. Bar veya kahvehane köşelerinde izliyorum maçı. Vay arkadaş ne hallere düştük! 5 dakika rötarlı girdim bara. Girer girmez de golü bulduk. Şaşırtacak yine bizi bu takım dengesizliğiyle diye düşünürken baktım ki golü Mustafa Sarp atmış, kredisine kredi katmış. İyi de bu durum Galatasaray'ın forvetsizliğin dibine gösteriyor. Tekrar tekrar izledikçe maçı, Arda orta yapmaya hazırlanırken içeri kat eden sadece Mustafa Sarp'ın olması eksikliğimizin ve bu takımın kaderinin kimlerin elinde olduğunun göstergesi. Golün tekrarında ise görüyoruz ki defanstan çıkan uzun top orta sahamızın pozisyon yaratmadaki zaafını kanıtlıyor.
Golden sonra geri çekiliyor Galatasaray. Klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlemeye hazır hale getiriyorlar bizi. Mehmet Yıldız ayağına aldığı topla birlikte sağdan ortaya çapraz bir şekilde kat ederken Galatasaray'ın 3 oyuncusuna çalım atıyor, defansın dengesini bozuyor ve solda boşa kaçan Ceyhun'u görüyor. Ceyhun'uın şutuna Ali Turan ayak sokamasa, Aykut o topu çıkarabilir miydi sorusu muallaka gömülüyor... Yine de gösterdiği refklesi alkışlarım.

Orta saha ilk yarının sonlarına doğru düşmeye başlıyor. Bir pozisyonda bakıyorum ki zaten Ayhan'ın baskı yaptığı adama Mustafa da baskı yapmaya başlıyor ve tek pasla ikisini birden düşürüyor oyundan Zita ve yoluna devam ediyor Mustafa arkasından bakarken... Takım savunmasına noldu ben anlamadım. 40. dakikada kesildi mi Mustafa Sarp o cüssesine karşın!? Galatasaray'ın yediği golde verilen faul Sivasspor'un aleyhine olmalıydı ve bu çok açık bir gerçek. Ancak varsayalım ki Neill gerçekten Mehmet Yıldız'a faul yapmış ve Sivasspor yandan korner gibi bir duran top kullansın. 1.'si orada adama faul yapılmaz, tehlike yaratır. 2.'si yan topta adam öyle savunulmaz Ali Turan. Lensim olmadığı için uzaktaki televizyonda ben golü kendi kalemize attık sandım. Zita öyle güzel uçamadı o topa kafa vurmak için...
Sezonun ilk verilmeyen penaltısının mağduru: CimBom

İlk devre biterken Kadir'in Emre Çolak'ı ceza sahası içerisinde düşürmesi de penaltıdır! Dün gece Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar bunu Kanaltürk'te tartıştı. Ahmet Çakar, "Top nereye giderse gitsin ceza sahası içerisinde Kadir Emre'nin bacağını baldırından başlayıp kıskaca alıyor oyuncuyu yere düşürüyor. Açık penaltı!" dedi. Erman Toroğlu'da "Top 80 metre ileri gitmiş Emre'nin topla alakası yok. Penaltı değil!" diye tutturdu. Ama o da farkında ki bu dayanağı olan bir tez değil. Korner atılırken atak yapan takımdan topla alakasız bir oyuncu yere düşürüldüğünde penaltı veriliyorsa Emre'nin düşürülmesi de penaltıdır... Yorum ve hakem hatasıdır dün gece yaşanan...

İkinci devre tamamen oyundan koptu Galatasaray. Orta saha kurgusu kalmadı, direnci ise ancak stat ışıklandırmalarında görebiliyorduk! Sivas'ın hakkını yemeyelim ama onların direnmeye ihtiyacı yoktu çünkü onlarla savaşan bir orta saha yoktu. Ceyhun'un çatır, çutur iki kişiyi üslubuyla devire devire geçip düşerken verdiği gol pası İngiltere Premier Lig'inden alıntı bir sahne gibi. Aykut'un yapabileceği bir şey yok. Kaleciyle karşı karşıya kalan bir çok oyuncu atabilirdi o golü... Golle direnci düşen Galatasaray orta sahası iyice çekiyor beyaz bayrağı. Takım tertibi 4-2-4'e dönünce defanstan atılan uzun toplarla takımın boyu uzatılıyor ve rakip defansın attığı hiç bir top ele geçirilemeyince oyun anlamsızlaşıyor. İlerleyen dakikalarda Mehmet Nas'ın kendi yarı alanından bir deparı var ki kimse de dönüp "Hop kardeşim nereye gidiyorsun" demiyor. O da "Mehmet Yıldız diye bir arkadaş vardı ona bir pas atıp gidicem" diyip pasını boş pozisyondaki Yıldız'a iletiyor. Golle buluşamıyor Sivas o ayrı. Bir de Ceyhun'un son dakikalarda kaçırdığı var, o da gol olsa 4-1'di skor...
Misimovic (?), Elano, Pino, Serdar Özkan, Baros, Sabri, Aydın yoktu bu takımda ama bu orta sahasızlıkla nereye kadar devam edilir bilemiyorum. Faruk Süren sağolsun Aslantepe'de Hagi, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Taffarel, Popescu, vs. gibilerini izleyemedik. Adnan Polat'ın bu gayretleriyle Mustafa Sarp'ı, Ayhan'ı, Barış'ı izlemeye gelir miyiz o stada onu da sanmıyorum. Adnan Sezgin Avrupa turundan koluna dirençli ve futbolu bilen! iki orta saha oyuncusu takıp gelmezse uçak biletini en yakın tatil beldesine alsın...

maçın kısa özeti(video)

sevgiler volkanbk3

Takım içi rekabet lazım

Eğer bir takımın içinde bir poziyon için rekabet yoksa, o poziyondaki oyuncu ne kadar kötü oynarsa oynasın haftaya yine ilk 11'de oynarsa o takımın hali içler acısından daha vahimdir. Sivas maçında ikinci devre Ayhan, Mustafa ve Cana neredeydi ben hiç göremedim! Sayelerinde Ceyhun ve Mehmet Nas yıldızlaştı.

Adnan Sezgin'in futbolculuğunu bilmiyorum ama çok iyi bir kariyere ve yeteneğe sahip değildi galiba. Bence Mustafa Sarp'ta kendisini görüyor galiba. Bu yüzden almış olmalı. Ve inatla ihtiyacımız olan bir Ernst, Özer Hurmacı tipinde bir oyuncuyken inatla 10 numara diye tutturmak neden! Bizim 10 numaramız var zaten hem de 3 tane!!! Üçü de kendi Ulusal takımlarının vazgeçilmezi. Arda, Kewell ve Elano!! (Dunga dönemi için böyle...)

Bu takıma Misimovic, Baptista, Ronaldinho falan lazım değil!! Bize Anatoly Tymoschuk, Ladesma, Michael Bradley, Anthony Annan, Jermaine Jones, Clint Dempsey, Fellaini, Jermaine Jenas (daha da sayarım) gibi oyuncular lazım! Ben artık bıktım Ayhan'dan, Mustafa'dan, Barış'tan ve bunların yerine koyacak kimsenin olmamasından!!

Rijkaard, Karpaty Lviv maçında da bu orta sahayla oynayacaksa Ayhan'ın,Mustafa'nın,Cana'nın, Barış'ın kafasından geçenler "Ne kadar kötü oynarsam oynayayım bu takımda yerim garanti nasılsa" olmaya devam edecekse bu lig bitmez!! Rijkaard Karpaty maçında ya Sivas maçındaki ortasahadan birilerini kesip Cumhur,Musa,Caner gibi genç oyuncuları oynatıp oyuncularına gerekli mesajı verecek, ya da bu orta sahada ısrar edip kendi ipini çekecek.

Bu arada Pino, Serdar Özkan, Aydın, Baros sakat olmasaydı bunları konuşmazdık diyenlere: Futbol bu. Sakatlığı var, cezalı olma durumu var, vesaire. Böyle durumlarda bu adamlar bu oyununa devam edecekse hazırlayın formamı oyuna giriyorum...
sevgiler volkanbk3

8 Ağustos 2010 Pazar

Burada tek A-dam var!

7 Ağustos'ta Sabah Gazetesi'nin haberi

kaptanları Alex ve Emre'yi çok sert biçimde uyaran Yıldırım, "Zico'yu istemediniz gönderdim, Aragones'i istemediniz gönderdim. Fransa gol kralı 1.4 milyon avroya oynarken siz burada 3 milyondan aşağı oynamıyorsunuz" dediği ve konuşamsı sırasından yumruğunu masaya vurduğu ve kapıları tekmelediği belirtildi.
Aziz Yıldırım'ın bu futbolculara ayrıca; "Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz. 2 sene sonra borçları bitirip bırakacağım görevi bu sürede şampiyonluk istiyorum" dediği öğrenildi.

Yıldırım'ın sinirinden nasibini alan isimlerden birisi deLugano oldu. Başkan, Lugano'ya; "Kafa karıştırma. İstiyorsan gidebilirsin. Kalacaksan da adam gibi kal ve yürekten oyna. Gitmek istersen seni tutmayız" dedi.--
8 Ağustos'ta Habertürk Gazetesi'nin haberi

--Alex de Souza’nın 6 sezonluk F.Bahçe macerası bitiyor mu?

Şu anda Sarı-Lacivertli camia bu sorunun yanıtını arıyor. Önceki gün Aykut Kocaman’ın raporu sonrasında başkan Aziz Yıldırım’ın Brezilyalı yıldızı ve arkadaşlarını kulübe kadar çağırıp fırçalaması iplerin kopmasına neden oldu. Alex’in Fenerbahçe’yi kafasında bitirdiği, ayrılmasının an meselesi olduğu ve bunun için de yönetime, “Alacaklarımdan feragat edeyim. Bu sıkıntıyı kaldıramam. Bırakın ülkeme döneyim” dediği öğrenildi.

YÖNETİM ‘KAL’ DEMEYECEK
Bir anda yaşanan bu şok gelişmelerin ardından başkan Aziz Yıldırım ve yöneticilerde sessiz bir bekleyiş başladı. Özellikle Alex’in yaşanan bu gerilim sonrasında Fenerbahçe ile yollarını ayırma aşamasında olması sonrasında neler olacağı merak konusu.

Ancak Sarı-Lacivertli yönetimin Brezilyalı yıldızın ayrılma isteği karşısında sürpriz bir şekilde “Kal” demeyeceği öğrenildi. Başkan Aziz Yıldırım ve kurmaylarının kaptan Alex ile yolları ayırma konusunda fikir birliğine vardığı belirtildi.---
-----------------------------------------------
Diyor ki Aziz Yıldırım,"Alex, falan tanımam! Bu takımın her şeyi benim! Ya benim dediğim olur ya da gidersin!" Yıldırım baktı ki takım içinde ipler Alex'in eline geçmiş, iktidar el değiştirmiş, hemen el koymuş. Aslında ve zaten kendisi vermiş o ipleri "Zico'yu istemediniz gönderdim" cümlesinden anladığımızca... Alex suyunu çıkarmasın, kendini bir şey sanmasın diye fırçayı kaymış! Gözü dönmüş ve Aziz Yıldırım, çokça kez koltuğunu sağlama alan Alex'i bir anda silmeye hazır konuma gelmiş... Diyor ki burada tek A-dam var. O da A-Z-İ-Z... Alex falan değil. Basarım parayı yeni Alex'ler alırım kafasında Aziz Yıldırım. Yaşasın Totaliter rejim! Fenerbahçe taraftarı, pardon taraftar da kalmadı ki bu takımda... Fenerbahçe seyircisi siz uyuyun daha olur mu?
He bu arada Emre de fırçayı yemiş... ""Adam gibi oynamayacaksanız Galatasaray dâhil istediğiniz takıma gidebilirsiz." lafı gelmiş Emre'ye... Emre'nin adam gibi oynadığı dönem Galatasaray'da oynadığı yıllardı... Hatırlatayım...

Oyun daha süperdi!

Lig öncesi hep bir Fenerbahçe,Galatasaray,Beşiktaş kupa maçı oynardı. Alışmıştık bu rutine. Hele bir şu kupa gelsin de görelim isterdik takımlarımızın son durumunu. Bu sefer üçü de yoktu. Bursaspor ve Trabzonspor karşılaşıyordu kupa finalinde ama nedense ve yine İstanbul'da! Aslında Bursa'nın yakın olması ve Trabzonlu'ların da İstanbul'da çok bulunmuş olması yeterli bir nedendi stadın dolması için ancak yine 26bin biletli kişi izlemiş maçı. Madem 26bin kişi izleyecek ve maçı Eskişehir'e, Kayseri'ye... Oralar da ancak o kadar dolardı zaten en azından bir heyecan yaşarlardı, bir arzu dolardı takımların içine seneye de biz burada olmalıyız gibisinden...
Maçın temposu harikaydı. Lig kıvamına gelmiş iki takım da. Biraz daha zamanla tam performanslarını yakalarlar. Biz de zevkle izlerik artık 9 maçı da canlı canlı! Şu açık ki Trabzon gerçekten çok daha iyi bir oyun sergiledi dün. Tek pas ve set oyununu iyi çalışmışlar. Alanzinho yerini bulmuş ama Burak Yılmaz hala ne yaptığını anlayamadıklarımdan. Fizik, hız her bir şey var biraz da teknik ama kafa yok. Ya da var da kendine saklıyor, evde çıkarıyor o kafayı dışarı. Halbuki gösterse ya bize de... Bursaspor da dikine hızlı ileri yönelmek işini iyi çalışmış. Orta sahada kaptıkları toplarda çoğu zaman gerçekleştirebildiler bu işlemi ancak bu şekilde ceza sahası içine girebilmeyi beceremediler. Kanatları kullanmayı unutmuş gibiydiler. Halbuki Beşiktaş maçında kanatlardan gelmişti gollerden en azından biri. Ve Galatasaray maçında da aynı yöntemi kullanmışlardı. Hüseyin'in olmayışı, Batalla'nın fiziken cılız kalması Timsah'ın gövdesini hafif bıraktı.
Trabzon'da Ceyhun sürekli kaleyi yokladı. İkinci yarı da buradan geldi gol. Top Ivankov'dan sekti ve Teofilo da iyi bir takipçi olduğunu gösterip topu kaleye gönderdi. Halbuki top JABULANİ bile değildi!!! Nasıl oldu da böyle bir gol izledik ben anlamadım! Hemen ardından ikinci golün üstelik 61. dakika şovuyla gelmesi sarsılmış Bursa'yı yıktı. Selçuk'un arapası harikaydı da Teofilo'nun vuruşu çok daha harikaydı! Adrian Ilie geldi, vurdu, gitti sanki! Bursa iyice çöktü. "Son şampiyonum ama forma reklamım bile yok!! Saldır anasını satayım" ruhuyla oyuna tutunmaya çalıştı. Olduramadı. Defansın bile gol düşüncesine kitlenmesi savunma aklını geri plana itince kendi ceza sahasında bile 4 kişi bir Teofilo'ya mukayıt ol(a)madı! O da direkte bekleyen Bursalı'nın ofsaytı bozmasını görüp altıpasta önüne gelen topu gönderiverdi kaleye... Jaja'nın gelişi Teofilo'yu fişekledi heralde ki böyle bir performans ortaya koydu. Yoksa daha 1 ay evvel ben gideyim demiyor muydu bu çocuk??
Tek anlayamadığım Turgay'ın, Sercan'a tercih edilmesiydi. Eğer maçı rakip sahaya yıkamayacağın bir maçsa Turgay'ın oynaması çok da anlamlı değil. Ne Sercan kadar hızlı, ne de teknik... İleride bu yüzden üretici olamadı Bursa, oysa SErcan neler yapmıştı son Galatasaray maçında!

Karpaty deyince akla…

Ne zaman uçakla balkanların üzerinde geçsem her sıradağ benim için Karpatlardır! Onun maradona'sı* da Hagi'dir! Böyle bir etki işte Hagi'nin bıraktığı. Şimdi ne alaka ki Hagi'yle... Eh Avrupa ön elemesindeki rakibimizin adı malumunuz Karpat içeriyor. Karpat-y Lviv'in de rakibi Galatasaray'ın efsanesi Hagi... Tam daha fazla bağlamayın onu-buna-seni-bana... Ne diyo abi* "Bağlanmayacaksın!"

Eskiden USSR kupası kazanmış, o dönem iyiymiş falan bunlar hikaye... USSR'mi kaldı! Eskiden bir Borussia Mönchengladbach vardı bildin mi gibi bir durum oluyor bu mazi hikayeler. Bakıyorum ki takım 1991'den itibaren bugünkü halini almış. O zamandan beri naptığına bakalım. 1993 ve 1999'da Ukrayna Kupası'nda finale çıkmış, eli boş dönmüş. Bir de Ukrayna 1. Ligi'ni ikinci bitirmiş 2005-06'da. (wiki kafamı karıştırdı ama son karar budur.) Ligin kalburüstü bir ekibi oluvermiş Ukrayna Premier Ligi'nde...

Özünde herhangi bir takım görüntüsünde.Tek artısı altyapı sistemi. Önemli topçular yetiştirmiş. Öyle ki 10 Milyon Euro'ya 1 yıllığına kiraladı Barcelona Chygrynskiy'i! Kadrolarında bir kaç Chygrynskiy, bir kaç Oleh Luzhny varsa ve biz bilmiyorsak Beşiktaş'ın Metalist kazasına uğrayabiliriz. Ama ben Galatasaray'a güveniyorum. Sami Yen'de bitiririz işi, Ukrayna'ya da Cem Yılmaz, Rıdvan Dilmen hep beraber "takımı desteklemeye" gideriz(!!!)...

Mağlup ama Hevesli Sırp Gençler*

Sami Yen'deki maç hakkında söyleyecek bir şey yok. Çünkü benzer senaryoyu Sırbistan'da da izledik. O yüzden iki kere tekrar etmeye gerek yok aynı şeyleri. Galatasaray, maça hep iyi başlıyor. Maçı ilk dakikalarda koparmak için vargücüyle mücadele edip skoru lehine çevirme arzusu mükemmel bu takımın. Skibbe'den beri de böyle zaten. İlk yarı maç kopar Cimbom keyfine bakar. Rijkaard'la da çok bir değişiklik olmadı bu durumda. Tek değişiklik yaşanan o rehavet! Zaten geçen yıl yaşanan tüm puan kayıpları ve kaçırılan şampiyonluğa bu neden olmamış mıydı?
Eski zamanları hatırlattı Sırbistan'da bulduğumuz ilk gol. Ön direğe gelen ortayı Suat Kaya arkaya sektirir arka direkte de Galatasaray'a gelen en verimli sağ beklerden Capone topu sadece itiklerdi çizgiden içeri... Bu sefer de Mustafa Sarp arka direğe doğru kurtardı kendini. Ve boş kaleye itikledi topu. Oyun zekası olarak harika bir hamle geldi Sarp'tan, rakip defanstan da müthiş bir defansif boşvermişlik izledik. Böylece yine maçın ilk dakikalarında skor olarak rahatlık ve moral gelmiş oldu. Bu moral takımın orta sahasına olumlu yansıdı özellikle Mustafa Sarp'a... İkinci gol öncesi yaptığı presle kaptığı topu anında Kewell'a aktarması ancak ve ancak Xavi tadında bir oyuncunun yapabileceği bir hamle idi. Şaşırdım. İlk defa Mustafa Sarp'ı bu kadar övdüğümü görmüş oldunuz böylece. Ancak Belgrad maçında övebiliriz kendisi. Hele bir muhtemel Porto veya Palermo maçları gelsin o zaman da övebilecek miyiz göreceğiz...

Buraya kadar her şey güzelken nedense topu da oyunun kontrolünü de rakibe bıraktık. Belki Rijkaard takıma öndeyken skoru korumayı öğretme çabası içinde ama yanlış bir düşünceyle... Zira Milli Takımı skoru koruyamama konusunda zirve yapmış ülkenin çocuklarıyız biz. Topu rakibe bırakırsak illa ki bir gol yeriz, skoru zora sokar, gereksiz heyecan yaparız. Ya "savaştık kazadık" zafer manşetleri atılmasına ya da son dakkada İlker Yasin'e "olmadı çocuklar" dedirtiriz. Az kalsın ilk yarıyı yapmayın çocuklar klişesiyle kapatıyorduk ki Aykut'un plonjonik refleksleri (yeni uydurdum) İlker Yasin'e malzeme vermedi. (maçı o sunmadı ama öylesine hoşça bir takılma işte...)
Taçtan gol pozisyonuna girerek bir ilke imza attık ikinci devrede. Penaltı hakkıyla kazanıldı. Kewell da takımın penaltıcısı ve ilerideki son adamı olarak bitiriciliğini konuşturdu. Kalecinin eline çarpması neyi değiştirir gol goldür... Skor 3-1'e gelince, rakip de 10 kişi kalınca gereği görüldü ve iki gol daha atıldı. Pino'nun arapası ve Mehmet Batdal'ın golü takım içi morallerin artmasını ve uyumun da yükselen bir grafikte olduğunu gösterdi. Fakat yine "o" rehavet rakibe bir çok kez kaleyi yoklamasına neden oldu. Direkten şutu unutmam bu maç için. Bir de Prekazi'nin yorumlarını. Senin Türkçe'ni yirim ben be ya Prekazi'm: "Ben 'er zaman söylerim. İyi orta yarım goldür!"
*Tam adı Omladinski Fudbalski Klub Beograd kısaca OFK Beograd dediğimiz kulübün tam adının Türkçe manası ise Gençler Futbol Kulübü Belgrad demek-mişşş...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Alma Adnan'ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman...

Her ne zaman bir Türk takımı Avrupa Kupaları'ndan elense içim bir burkulur. Fenerbahçe elendiyse yaşadığım burukluğun içinde biraz da sevinç barınır. Çünkü tek adam sistemi "bir kez daha" çökmüştür. Sonra gerçeklere bakarım. O takımın elenmeyi hak edip etmediğine bir bakarım. Maçlarını izlediysem oyunlarına bakarım. Bir önceki sezon bittikten sonra neler yaşadıklarına bakarım ki neden ilk resmi maçta böyle döküldüklerini gerçekçi bi bakışla anlayabileyim...

Fenerbahçe şampiyonluk yoksa gidersin geleneğini sürdürdü ve Christoph Daum ile yollarını ayırmayı kafasına koydu Trabzonspor maçından sonra. Fakat bu durum ne kadar sürdü? 15 Mayıs'ta "şampiyon olamadıklarını" fark ettikleri 2 dakikalık şaşkınlığın ardından alınan karar 25 Haziran'da sonuçlanabildi ancak. Yani Fenerbahçe yönetimi ve takımı 40 gün böyle kaybetti. Aykut Kocaman'ın teknik direktörlüğe başlama tarihi de 9 Temmuz olarak gözüküyor. Yani sana bir 14 gün daha... Etti 54 gün kayıp. Denilebilir ki Aykut Kocaman o süreçte takımın yine başındaydı en azından kurulacak yeni takımın başındaydı. 12'sinde Belçika kampı başlamış tam 16 gün sonra 28 Temmuz'da Fenerbahçe çok kritik ve ilk resmi maçına çıkmış.

Bu takım'da çok büyük değişiklikler yok, geçen sezonki takım, neyini hazıralayacaksın ki diyebiliriz. Fakat Daum ve Kocaman'ın oynatmak istedikleri futbol tarzları arasında çok büyük farklar var. Demirkol her sabah tekrar ediyor: "Daum kontratakçı, Kocaman pasçı." 16 günde bu tarz kökten bir değişiklik yapabilmek mümkün müdür? Bunun mümkün olduğunu iddia edenlere şunu soralım o zaman. 16 gün içinde, ligde ikinci haftasını oynamış rakibinin fizik kondisyonuna ulaşmak o kadar kolay mıdır?

Fenerbahçe bu yıla çok geç başladı. Galatasaray da, Beşiktaş da... Üç takım da hala transfer peşinde hala turlarını geçebilmiş değil (Fenerbahçe geçemedi bile). Bu akşam Beşiktaş ve Galatasaray da aynı hezimetle karşılaşabilir. Ama Fenerbahçe'nin aynı hezimeti aslında ve sadece Galatasaray ilgileniyor diye aldıkları Stoch'un kırmızı kart görmesiyle yaşamış olması ibretlik. Alma Adnan'ın ahını çıkar Kocaman, Kocaman...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Galatasaray'da Türk Kaleci Olmak

İyi Kaleci Olmak için 2 yol var benim seneler boyu edindiğim izlenime göre. Birincisi doğuştan yetenekli olup bunu insanların gözüne sokarak. İkincisi ise iyi bir kaleci olmak için hiç durmadan ve sabırla çalışıp, çoğunlukla iyi bir kalecinin arkasında senelerce sıra bekleyip o kaleciden işin inceliklerini öğrendikten sonra seviye atlayarak. Ama ne olursa olsun her iki kategorinin mensubu kaleci de mutlaka hiç durmadan ve çok iyi çalışmalı.

Bugün Galatasaray'ın yaşadığı kaleci sorununun altında bu yatıyor. Ufuk 1. kategoriye giren ve nedense kendini başka dünyalara kaptırıp çalışmayı bırakmış, aklı sahada olmayan bir adam. Aykut ise 2. kategoriye giren ancak senelerce çok farklı isimlerin arkasında, farklı farklı tarzlarla birarada olup kafası karışmış bir adam formatında. Seneler boyu Aykut'a hep stepne muamelesi yapılmış, sadece ihtiyaç olduğunda geçici sürelerle forma verilmiş. Neticesinde Aykut'un da kendine güveni ve cesareti tam anlamıyla gelişmemiş. İçinde hep bir "ya hata yaparsam?" endişesi olduğu suratından belli. Oysa bir kez bile Aykut'a "Bu takımın 1. kalecisi sensin evladım." denmiş olsa çok farklı bir ruh haliyle işine sarılıp hata yapsa bile o kalenin kendisinin olduğunu bilerek daha çok çalışır ve seviye atlayabilirdi. Kalli'nin çekip gittiği sezon Orkun'dan kaleyi devralmış ve takımı şampiyon yapan isimlerden olmuştu Aykut. O sezon De Sanctis gelmese de "Aferin Evladım, kale senindir artık" dense belki de bugün Volkan Demirel'e bir şey olsa milli eldivenleri kim takacak sorusunun cevabı olacaktı Aykut.

Belgrad maçından sonra yine yabancı kaleci sesleri yükselmeye başladı haliyle.1,5 pozisyondan 2 gol bulan rakibe karşı yine Aykut sorgulandı. 1. golde büyük katkısı olan Sabri, 2. golde adam paylaşamayan defansın hiç suçu görülmedi. Ama bu maçtan haftalar önce Rijkaard'ın söylediği iddia edilen "Benim 1. kalecim Ufuk'tur" lafının Aykut'ta yaratmış olabileceği psikolojiden kimse bahsetmedi. Kendisine güvenildiği 1 kez bile gösterilmeyen, bir kez bile Başkanından Aferin alamamış, yediği her golde hatası aranmış bir adamdan bizler nasıl oluyor da Galatasaray'ın kalecisi olmasını bekliyoruz, asıl ona hayret ediyorum ben. Arkasındaki Ufuk'un hep gece hayatından bahsediliyor, izleyenler iyi çalışmadığını söylüyor. "Aykut olmaz, bu yükü kaldıramaz, Ufuk kaleye geçsin" diyenler Fenerbahçe ile oynanan maçta yediği golden sonra "Büyük takım kalecisi değil" diye sanki o sözleri söylememiş gibi ortalarda dolanabiliyorlar. Böylesi bir ortamda bırak hatalı gol yemeyi, gol yiyenin "tu kaka" edildiği şartlar altında bizler Aykut ve Ufuk'tan harikalar yaratmalarını bekliyoruz.


Kimseler kusura bakmasın ama Hakan Şükür'ün kulübün çok kötü yönetildiği ve durumun her geçen gün daha kötüye gidecekmiş gibi göründüğüne dair geçen Cuma Radyospor'da yaptığı açıklamalara tüm kalbimle katılıyorum. Eski Fenerbahçe gibi olduk adeta. Alıp öğütüp tükürüyoruz futbolcuları, üstüne üstlük bir de para kaybediyoruz bunu yaparken. Sportif A.Ş. ile Futbol A.Ş. birleşmiş, çok süper olmuş, aman ne güzel! Ama daha UEFA kupası ön elemesinde elenme tehlikesi ile burun burunayız ve o kaleye geçip Galatasaray'ı kurtarması gereken adamları çoktan yerin dibine sokmuş haldeyiz. Bu Galatasaray'da Türk Kaleci olmak hiç kolay değil, bana göre yapılacak iş hiç değil. Mucize yaratacak gücün yoksa bil ki yarın öbür gün falanca ülkeden gelecek Kilimcinin Köroğlu kaleyi devralır, 3 milyonu vurur gider sen yine işini çok iyi bilen yönetimin stepnesi olarak kenarda hava kaçırırsın.