Sayfalar

9 Ekim 2010 Cumartesi

Milli Takımdaki Düşüşün Nedeni

Sistem yok, mentalite yok, ruh yok, mücadele yok, akıl fikir yok, teknik direktör yok, o yok bu yok; doğal olarak rakip elin kolunu sallaya sallaya, hiç zorlamadan üç farkı yaptı, gitti. Maç içinde Türkiye açısından fazla bir şey değil, hiç bir şey göremediğim için fazla bir şey demeye gerek yok. Önceki maçlardaki oyun da zaten çoğu kişi gibi beni de tatmin etmemişti. Almanya'ya yenilmek önemli değil, gurbetçileri başları önde, Almanların alaycı tezahüratları ile staddan çıkartmak kısacası çatır çatır oynayamamak esas üzüntü verici olan.

Benim düşüncem biraz daha farklı. Hiç dallanıp budaklandırmadan söyleyeyim, Galatasaray ve Fenerbahçe ne zamanki tekrar Türkiye Ligi'nde lokomotif olur, tabi bunu derken federasyon bakımından korunarak kollanarak değil bileğinin hakkıyla çatır çatır bu işi başarırlar, şampiyonlukta 80 puanların üzerine çıkılır, bu başarıda da takımlarında oynayan Türk oyuncular tamamlayıcı değil baskın olurlar, takımın başında da Türk Milli Takımı'nın ne olduğunu, nasıl oynaması gerektiğini bilen bir teknik adam olur, işte o zaman yine deriz ki karşımıza kim çıkarsa çıksın, onlar bizden korksun. Yemişim Anadolu kulüpleri de artık Galatasaray, Fenerbahçe'yle başabaş oynuyor, ligin kalitesi arttı laflarını. Bunları diyenler de herşeyin farkında ama değişim hoşlarına gidiyor sadece, onlar da biliyorlar aslında Galatasaray ve Fenerbahçe'nin kalitesi düştüğünü, Anadolu kulüplerinde değişen bir şey olmadığını; ondan sonra Milli Takım niye Almanya'da top oynayamadı diye sorarlar, 80li yıllara döndük derler tabiki. Bursaspor, Trabzonspor, Beşiktaş ve diğerleri en iyi oldukları dönemlerde bile Milli takım açısından bir başarı kazanılamadı, kazanılamaz da. Sadece biraz Beşiktaş'ı tenzih edebilirim bu konuda. Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazandığı dönemde Ankaragücünü, Gaziantepspor'u 6,8 geçerken, Adanaspor'u zoru zoruna 4-3 yendiği maç önemliydi. Çünkü Galatasaray taş bir takımdı ve Adanaspor onu zorladığı zaman sorgulanırdı. Şimdi bakıyorsun takım helva gibi, nereden tutsan elinde kalıyor, Fenerbahçe'nin de Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadığı dönemler için de aynı şey söylenebilir.

Diyeceğim şudur ki, Milli Takım'ı tek bir maçta yermek tabiki doğru değil ama ne olursa olsun milli takımın iyi olması için Galatasaray ve Fenerbahçe'nin tekrar bu ligin başına geçmeleri, bununla birlikte bu takımlarda oynayan yerli oyuncuların takımlarında tamamlayıcı değil esas rolde olmaları gerekiyor. Sercanla, Ömer Erdoğanla, alınmayan Volkan Şenle, Selçuk İnanla vs. bu işler yürümez. Bu isimler Milli takımda esas oğlan olacak kapasiteye sahip değiller, olamazlar, anca tamamlayıcı olurlar. Çünkü kendi takımlarında oynarken üzerlerinde herhangi bir baskı yok, insiyatif alma hiç yok; Galatasaray ve Fenerbahçedekilerin ise kulübün kapısından itibaren baskı başlıyor, insiyatif almazsan zaten bu takımlarda kalamazsın. Milli takımda da bu baskıyı kaldırabilecek böyle insiyatif alabilecek oyuncular ancak bu kulüplerden olabilir.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Tüm Galatasaray Bloglarında Olması Gereken Yazı:

Yazıyı biraz önce Şef Gümüş Kıvrım'da okudum. Blog yazarı Goldenaxe yazıyı ekşisözlükte bloom isimli yazardan alıntılamış. Okuyunca gerçekten bloom'un kalbinin en derinlerinden çıkmış bir yazı olduğu apaçık ortaya çıkıyor ve Goldenaxe'ın da dediği gibi kötü zamanda Galatasaray'ı desteklemenin önemi bu yazıda mevcut. Bu yazıyı bulup bloguna taşıyan Goldenaxe'e teşekkürler. Ayrıca Galatasaray'ı ağırlıklı olarak inceleyen bloglarda olması gereken bir yazı olarak görüyorum. İşte ekşisözlük yazarı bloom'dan Galatasaray'ın ve Galatasaraylılığın tanımı:

"Hagi'nin hırsı, Kewell'ın yüzündeki gülümseme, ilk yarısını 0-2 önde kapattıkları maçı 3-2 kaybeden Real Madrid'li futbolcuların şaşkınlığı, 5 metreden vurduğu kafayı Taffarel'in nasıl çıkardığını anlamaya çalışan Henry'nin boş gözlerle etrafa bakışıdır Galatasaray. Hagi'nin 30 metreden çatala astığı golün arkasından Sabri Ugan'ın attığı çığlık; Ömer Üründül'ün kupa gelince dudaklarından dökülen "korkunçç bir şeyy" feryadıdır. çıkık omzuna aldırmadan maça devam eden Bülent kaptan'ın inancına; uefa finalindeki son penaltıyı gole çeviren Popescu'nun deparına; Fatih Terim'in gözyaşlarına; Metin Oktay'ın "bizi sevenleri üzmeyelim baba" cümlesine bakmak gerekir ona dair sevginin ne olduğunu; nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için. Kimi zaman Meksika'da bir hapishane duvarında çıkar karşına adı, kimi zaman Ryan Giggs'in kariyerine dair anlattığı bir hikayede ya da Gregory Coupet'in bir röportajında... unutturmaz kendini, unutamazsınız. Türkiye denince Galatasaray gelir aklına dünyadaki bir çok kişinin. Hakan Şükür gelir, Hagi gelir, Popescu gelir, Fatih Terim gelir.

Galatasaraylı olmak, torununa, çocuğuna, arkadaşına, kardeşine anlatacak bir şeylerinin olmasını sağlar. Turgay Şeren'den bahseder eskiler, Coşkun Özarı'dan bahseder, Prekazi'den bahseder, Metin Oktay'ı düşürmez dilinden misal. Şampiyon kulüpler kupası'ndaki yarı finali anlatırlar. efsanevi Manchester maçlarına değinmemek olur mu? onu da yaparlar. ya da Neuchatel maçlarını. Biraz daha yaklaşırsın bugüne, 4 yıl üst üste şampiyonluk ve akabinde hiç yenilgi almadan gelen uefa kupası, süper kupa... 17 mayıs 2000 hani. Türkiye'nin tek yürek olduğu gün. Dünya üçüncüsü olan milli takım'ın ilk 11'indeki 7 futbolcu. Sivas'ta 5-3 biten maçta arda'nın hırsı; Hasan Şaş'ın umudu; Cevat hoca'nın inancı meze olur muhabbetlere.

Galatasaraylı olmak, futbol mevzubahis ise, yılmamayı öğrenmektir. Mamuttur galatasaray zira. 1-2'lik maçı son 10 dakikada 3-2 kaybeden Maldini'li Milan'ın sahadaki "n'oluyor a... k..." duruşudur. 10 kişi kalan takımın mücadelesini gören Arsene Wenger'in yüzündeki endişedir.

Yenilmiyor mu? Yeniliyor. Fark yemiyor mu en büyük rakibinden? yiyor. Adı sanı duyulmamış takıma elenip avrupa'ya veda etmiyor mu? ediyor. ama ne fark eder ki? neyi değiştirebilir tüm bunlar? sevgisini mi eksiltir taraftarının; inancını mı azaltır; daha az bağırmasını mı sağlar tribünde? hiçbiri.. hiçbirini yapamaz. o yüzden galatasaraylılık sadakat ister. sabır ister; her koşulda bağrına basmayı gerektirir takımı. kaypak aşklar gibi günübirlik olmamıştır; ezeldir, ebed olacaktır."

Evet, geçmişle yaşamak insana fazla birşey kazandırmayabilir ama iş takım taraftarlığına gelince geçmiş; asaletin ve azametin tekrar hatırlanması için önemlidir. Bunu taraftar unutmaz, zaten bilir de önemli olan o takımı yönetenler ve oynayanlar bunun farkında mı?

3 Ekim 2010 Pazar

Rijkaard Görevden Alınsın!!!

Rijkaard'ın görevden alınması için tüm şartlar halihazırda mevcut. Kovulsun ya da medeni bir şekilde yollar ayrılsın. Yerine konuşulmaya başlasın isimler Lucescu'sundan Martin O'Neill'ına kadar. Tamam savunulacak hali kalmadı gibi görünüyor Rijkaard'ı destekleyenler için. Takım o hale geldi ki, Çatladıkapıspor'a arşı bile 1-0 öne geçse hemen skorun üzerine yatacak bir sisteme döndü iyice yapı. Özgüven denilen birşey kalmadı. Sistem hiç olmadı. Öyle mi? Öyle görünüyor. Rijkaard geldi geleli alınan oyuncular hep kalbur üstü isim yapmış oyuncular oldu. Onları da bir türlü harmanlayamadı saha içinde. Ona da varım. Türkiye'de futbolcular teknik direktör gönderir, bunun bilincindeler ve eğer başarılı olmak istiyorsa futbolculara kendisini sevdirmeli. Rijkaard'a saygı sonuna kadar ama sevgi var mı? Çok az ona da kabul. Üstüne daha derbi falan oynamadan 3 yenilgi almış bir takımın teknik direktörü. Nereden tutmaya çalışırsan elinde kalıyor, farkındayım.

Ama nankörlük yapılmasın. Şu takım Rijkaard'ın ilk 10 haftası haricinde doğru düzgün bir araya gelmedi. Görüldü işte, sadece Baros'un gelmesi bile takımın çehresini nasıl değiştiriyor. Arda, bu takımın sadece varlığıyla bile önemli bir unsuru. Sahaya çıkıp hadi oynayalım dese iki hareket yapsa bir anda takımın konsantrasyonunu üst seviyelere sahip bir iki oyuncudan biri belki de şu anda sadece O. Artı bir de Servet belası var. Oynatabilirsen defansı tek başına kaldırır, o yapıya sahip; ama kaprisli. Hangi teknik direktör futbolcunun kaprisini çekmek zorunda? Çekebiliyorsan oynat, çekemiyorsan gönder B takımına Beşiktaşlı Yusuf ile beraber oynasın oralarda. Takımda kaleci eh işte, Sabri milli takımda banko kendi takımında idare eder. Harry geçen sezon beklentilerin çok üzerindeydi bana göre ve O'nu bu performansa ulaştıran Arda ve Keita idi. Bu sene onlar da yok. Dolayısıyla Harry de Arda gelene kadar ya da Pino Keita'laşana dek yok sayılabilir. Misimovic ise daha gelmedi ne zamanki Arda, Baros gelir ondan sonra tartışmaya başlanır onun performansı da. Yönetimsel bazda da t.d.nin en güvendiği isim olan Üstünel'in gönderilmesi de işin başka bir tarafı.

Yani bardağın dolusunu mu boşunu mu görmek lazım şu anda. Normal şartlarda görevine son verilmesi lazım. Ama bir sakatlık iki kaprisli, arkasından iş çevirebilen futbolcular yüzünden bu kadar inanaılan bir teknik direktör gönderilmeli midir? Bana göre beklemek lazım ama nereye kadar diyene de lafım olmaz, olamaz.